DİKTATÖR KELİMESİ HAKARET DEĞİLDİR – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

-
_______12 Temmuz 2015_______

DİKTATÖR KELİMESİ HAKARET DEĞİLDİR

Talat Şalk
Paylaş:

Talat Şalk: Diktatör kelimesi hakaret değildir

Nurzen Amuran’ın bu haftaki konuğu Emekli Cumhuriyet Savcısı Talat Şalk oldu. AKP’nin hukuk alanındaki düzenlemelerine değinen Talat Şalk, özellikle Yargıtay ve HSYK’nın durumunun hiç de iyi olmadığını ifade etti.

İşte o söyleşi:

Nursen Amuran: Bir hukukçu gözüyle son yıllarda olanları değerlendirelim. Bu hafta 12 yıllık AKP İktidarında Hukuk açısından neler oldu sorusunun yanıtını sizden alalım. Her ne kadar siyasetin dışındasınız ama sade vatandaş olarak seçim sonuçlarını nasıl değerlendirdiniz?

Talat Şalk: 7 Nisan seçimlerinde milletimiz hiçbir partiye tek başına hükümet kurmaya yetecek oyu vermedi. Ülke koalisyon hükümetiyle ya da dışardan desteklenecek azınlık hükümetiyle idare edilecek. Türkiye uzun süre hükümetsiz kalamaz. Parti liderlerinin ve Cumhurbaşkanının Türkiye’nin hükümetsiz kalmaması için çalışmalarını hızlandırmaları gerekir. Seçim sonuçlarına göre uzun soluklu koalisyon hükümetleri veya diğer partilerin dışardan desteklemeleri şartı ile bir azınlık hükümeti kurulması mümkündür. AKP tek başına iktidar olacak oyu alamamıştır. Erken seçimin her açıdan riskleri vardır.

DİKTATÖR KELİMESİ HAKARET İÇEREN BİR KELİME DEĞİLDİR. BİR ELEŞTİRİDİR. MUHATABINA YASAL SINIRLARI AŞTIĞINI BAŞINA BUYRUK KARARLAR ALDIĞINI ANLATIR.

Son yıllarda yargıyı meşgul eden davalar arasında bir hayli fazla hakaret davaları yer alıyor. Özellikle medya sektöründe. Eleştiriyi hakaret olarak algılayıp dava açanlar çoğunlukta. Hakaretin sınırları net çizilmediği için mi sorun çıkıyor yoksa eleştiriye karşı gözdağı olarak mı bu davalar kullanılıyor? Sonuçta demokrasi zarar görüyor. Ne yapılabilir?

Hakaret suçları da ceza kanunlarında tarif edilmiştir. Demokrasilerde eleştiri esastır. Medyanın görevi, iktidarda olanın her yaptığını övmek, alkışlamak değildir. Araştırır, kamu görevlilerinin eğri bir hareketini görürse yazar, bunu kamuoyuna duyurur. Eleştirir hem de şiddetle eleştirir. Eleştiri hakaret değildir. Bugün dediğiniz gibi hayli hakaret davası var. Tabii ki açılan davaların amacı kişiler üzerinde baskı kurmak yıldırmaktır. Burada mahkemelerin çok dikkatli olması gerekir. Aklımda iyi kaldıysa Yargıtay diktatör denmesini hakaret kabul etmiş. Oysa diktatör kelimesi hakaret içeren bir kelime değildir, bir eleştiridir, muhatabına yasal sınırlarını aştığını başına buyruk kararlar aldığını anlatır. Bu konuda AİHM birçok kararında eleştirinin çok sert yapılabileceğini belirtmiştir Bu konuda AİHM kararları daha demokratiktir. Özellikle siyasetle uğraşanlar için bu hoşgörü sınırlarını daha da geniş tutmuştur. Eleştiriye bakış açısı siyaset kültürüyle alakalıdır. Bu yüzden bizde de kamu görevinde bulunanların da eleştiriye açık ve tahammüllü olması gerekir. Aksi davranış demokrasinin gelişmesine zarar verir.

AKP İKTİDARI DÖNEMİNDE HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ İLKESİ ÇİĞNENMİŞTİR

12 yıllık AKP iktidarında en fazla” hukuk devleti” ilkesi zarar gördü. Hak ve adalet duyguları zedelendi. Bunun unutulmaması gerekir. Bir hukukçu olarak bu süreçte neler olduğunu yeniden kısaca özetler misiniz?

Türkiye Cumhuriyeti hukukun üstünlüğü ilkesini benimsemiştir. Yasama ve yürütme organlarıyla İdare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır. Bu organlar ve idare, Mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez. Sizin de dediğiniz gibi, AKP iktidarı döneminde, hukukun üstünlüğü ilkesi çiğnenmiştir. Hukukun üstünlüğü ilkesi hem yürütme hem de yargı tarafından zedelenmiş, Türkiye’de yargıya duyulan güven azalmıştır. Uydurma delillerle Ergenekon, Balyoz, Oda Tv ve benzeri davalar açılmış, aydınlanma sürecinin liderleri sayabileceğimiz aydınlarımız, gazetecilerimiz, bilim adamlarımız yanında kuvvet komutanları, orgeneraller, daha alt rütbedeki generaller, görevde bulunan diğer rütbelerdeki subaylar ve emekli subaylar tutuklanmış ve senelerce tutuklu kalmışlardır. Ordumuz, bilhassa Deniz Kuvvetlerimiz, bu operasyonlardan büyük zarar görmüştür. Delillerin sağlam olmadığını gören ve bu davalarda tahliye kararı veren yargıçların HSYK tarafından hemen tayinleri çıkarılmış, uydurma delillerle dava açılması, suçsuz insanların yıllarca hapiste tutulması, hukuka duyulan güveni sarsmıştır. Sizin de dediğiniz anımsatmakta yarar var. Tekrar ediyorum. Bütün bu olanlarla “Hukukun üstünlüğü” ilkesi zarar görmüştür.

“YOKSA YARGITAY’I KAPATTINIZ MI”

7 Haziran seçimleriyle birlikte hukukta bir restorasyon sürecinin başlaması öngörülüyor. Seçim öncesi CHP, HDP, MHP’nin ortak vaatlerinden biri de bu restorasyon vaadiydi. İşe önce yargı kurumlarından mı başlanmalı yoksa hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı yasal düzenlemeler mi ele alınmalı?

Özgürlükleri kısıtlayan yasalar da önemlidir. Yargı kurumları da önemlidir. Siyasetçilerin her iki konuyu da birlikte çözmesi gerekir. Sözgelimi Yargıtay’da üye sayısı 560’ı buldu. Bu sayı çok fazladır. Bu sayı neden fazlalaştı? AKP zihniyeti hukuki engellerle karşılaşmak istemiyor. Yargıtay üyelerini emekli olmadan değiştirmek mümkün olmadığı için, Yargıtay’daki üye sayısını çoğalttılar genellikle kendi kafalarına uygun üyeleri seçtirdiler. Yargıtay Daire Başkanlığından emekli olan bir arkadaşımız anlatmıştı. Yıllarca önce Yargıtay, Avrupa’ya bir gezi düzenlemiş, geziye 40 Yargıtay üyesi katılmış. Avrupa’da bazı ülkelerin Yargıtayları ziyaret edilmiş. Ziyaret edilen ülkelerden birinde, zannedersem Almanya’da, bir Alman Yargıtay üyesi herhalde kırk kişiyi çok fazla görmüş, hayretle, ”yoksa Türkiye’de Yargıtay’ı kapattınız mı?” diye sormuş. O tarihlerde bizim Yargıtay’ın üye sayısı 200 civarındaydı. Şimdi 560. Bu sayı çok çok fazla. Bunun üzerinde mutlaka durulmalı. Çünkü Dosyaları okuyanlar raportörlerdir. Ayrıca HSYK’nın da her yönüyle ele alınması gerekir.

ŞÜPHEDEN SANIK İSTİFADE EDER DİYE BİR TEMEL HUKUK KURALI VARDIR

Siz yıllarca zor davaların savcılığını üstlendiniz. Yargıda, sizin döneminizden başlayarak hep göz ardı edilen en büyük sorun nedir?

Cumhuriyet savcıları ve yargıçlarının her birinin ayrı dünya ve siyasi görüşü olabilir. Önemli olan kararlarında bu görüşlerinin öne çıkmamasıdır. Cumhuriyet savcısı olduğum için anlatacaklarım ceza dosyalarıyla ilgilidir. Suç işlediği iddiasıyla şüpheliler getirildiğinde, işlendiği iddia olunan suçla, suça ilişkin deliller objektif olarak değerlendirilmelidir. Ben uzun yıllar terör suçlarına baktım. Hangi örgüt mensubu getirilirse getirilsin, önce delilleri araştırdım. Delil yoksa dava açmadım. Çok az delil varsa ve bu deliller mahkûmiyetine yetecek gibi görünmüyorsa, isnat edilen suç ağır da olsa tutuklanmasını istemedim.” Şüpheden sanık istifade eder” diye bir temel hukuk kuralı vardır. Biz DGM’de çalışırken delillerin değerlendirilmesinde dikkatliydik. Ama benim gözlemim, genelde bu temel hukuk kuralına uyulmadığı, çok zayıf delillerle şüpheliye çok ağır cezalar verildiğidir. Bugün de mesleğe avukat olarak devam eden arkadaşlarla konuşuyorum. Süreçlerin aynı işlediğini söylüyorlar. Mutlaka beraat etmesi gerekenlerin cezalandırıldığını söylüyorlar. Yargılamalarda delillerin ne denli önemli olduğunun bilincinde olan yargıçların sayısında artış yok, ne yazık ki.

YARGININ GÜVENLİĞİNİ KORUMAK BİR ANLAYIŞ MESELESİDİR

Şu andaki HSYK hangi yönleriyle eleştirildi? HSYK’nın yeniden yapılanmasında yargı güvenliğini sağlayacak yürütmenin dokunamadığı nasıl bir oluşum gerekli?

Yıllardır aktif hukukçu değilim. HSYK’nın uygulamalarının tamamını bilmiyorum. Ama bana da garip gelen bazı uygulamaları var. Bir yargıç paralelci diye tanınan biri hakkında tahliye kararı vermişti. Kararı veren yargıcı tanımıyorum. İnfaza bakan Cumhuriyet Savcısı o yargıcın kararı için “yok hükmündedir” dedi ve kararı uygulamadı. Karar gerçekten doğru olmayabilir. Yargının tarafsızlığına gölge düşüren bir karar da olabilir ama bir savcı olarak bir yargıcın kararına“ yok hükmündedir” diyemezsin, kararın acilen kaldırılması için yetkili mercilere müracaat edersin. O savcının bir disiplinsizlik soruşturması geçirmesi gerekirdi. Aslında Anayasa’da yargı güvenliğiyle ilgili önemli hükümler var. Yargının güvenliğini korumak bir anlayış meselesidir. Yargı toplumu ayakta tutan en önemli kurumdur. Yargının önemini, başta yürütmeyi ellerinde tutanlar ve yasama organı idrak etmeli yargıdan ellerini çekmelidirler. Hemen şunu da tekrar etmeliyim: Yargı mensupları da yargının tarafsızlığına gölge düşürecek davranış içinde olmamalıdırlar.

HSYK’ya üye seçimlerinde ehliyet ve liyakatin ön koşul olarak değerlendirilmesi HSYK’nın saygınlığı açısından önemli değil midir?

Elbette, HSYK seçimlerinde ehliyet ve liyakat birinci derecede önemlidir. Hatırladığım kadarıyla son HSYK seçimlerinde gruplaşmalar olmuştu. Ehliyet ve liyakata da önem verdiklerini söylediler ama ne derece değerlendirildi bilmiyorum.

HSYK görevlerini yerine getirirken tartışmaya yol açmayacak kararlar alabilmesi için, ne gibi yasal kriterlere ihtiyacı var?

Tek bir kriter var. Kararları alırken bağımsız olmaları yeterlidir. Başka kritere ihtiyaç yoktur. Önemli olan bağımsız bir yapıya kavuşmasıdır.

ANAYASA HÜKÜMLERİNİN GEÇERLİLİK KAZANMASI İÇİN HSYK’NIN DA HİÇBİR TESİR ALTINDA KALMAYACAK ŞEKİLDE TAM BAĞIMSIZ OLMASI GEREKİR.

Yargıç bağımsızlığının korunması açısından daha hangi düzenlemelere, ihtiyaç var?

Biraz önce de kısaca değinmiştim. Anayasa’da yargıç bağımsızlığının korunması için önemli hükümler var.” Hiçbir organ, makam merci kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve yargıçlara emir ve talimat veremez. Genelge gönderemez tavsiye ve telkinde bulunamaz. Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz. Yargıçlar ve savcılar azlolunamaz. Kendileri istemedikçe Anayasa’da gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz, bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması sebebiyle de olsa aylık ödenek ve diğer özlük haklarından yoksun kılınamaz.”

Anayasanın 138-139.maddelerinde yer alan bu hükümler yargıç bağımsızlığının korunması için çok önemli hükümlerdir. Bence bundan daha güçlü hükümler olamaz. Ancak Anayasa hükümlerinin geçerlilik kazanması için HSYK’nın da hiçbir tesir altında kalmayacak şekilde tam bağımsız olması gerekir. Hatırlayacaksınız 12 Eylül Anayasa referandumuna büyük propaganda ile gidildi. ”HSYK tam bağımsız” olacak denildi. Ama bugünkü uygulamalara bakarsak tam bağımsız olduğunu söyleyebilir miyiz? 2008 yılına kadar Fransız HSYK’sında üyeleri Cumhurbaşkanı seçiyormuş, Adalet Bakanı da Kurula Cumhurbaşkanı adına başkanlık ediyormuş. Bu düzenlemenin yanlışlığı ortaya çıkınca 2008 yılında yapılan bir anayasa değişikliğiyle Cumhurbaşkanı ve Adalet Bakanı devreden çıkarılmış, kurul yargı mensuplarının seçimiyle oluşturulmuş. Bu çok önemli. Bizde de yargıç bağımsızlığı için seçimin yargıçlar tarafından yapılması ön koşul olmalı. Adalet Bakanı ve Müsteşar dâhil idareden hiç kimse Kurulda yer almamalıdır.

Batı’nın da tepki gösterdiği çok tartışılan İç Güvenlik Yasasında acil olarak hangi düzenlemelerin bir an önce değiştirilmesi gerekiyor?

Sadece bir yönüyle değerlendireceğim:

İç Güvenlik Yasası, “Kuvvetler Ayrılığı” ilkesine aykırıdır. Dolayısıyla Anayasa’ya aykırıdır. Çünkü Yargıcın ve Cumhuriyet savcısının yetkilerini Valiye vermektedir. Bir de içinde kişi özgürlükleri için tehlikeli düzenlemeler vardır. Bence ya tümüyle kaldırılmalı veya titiz bir şekilde yeniden gözden geçirilmelidir.

TOPLANTI VE GÖSTERİ YÜRÜYÜŞLERİ DEMOKRATİK EYLEMLERDİR. HAK ARAMA EYLEMLERİDİR.

Terörle mücadele konusunda şimdiye kadar çıkarılan yasalarda kavramlar geniş tutulduğu için her demokratik eylem terör faaliyeti olarak algılandı. Bu da güvenlik birimlerine kolaylık sağladı. Uzun yıllar terör davalarına baktığınız için soruyorum: Terörü hangi ölçütlerde ele almak lazım?

Hangi suçların terör suçu kapsamında olduğu yasalarda bellidir. Ceza kanunlarında suçların tarifi yapılmıştır. Yani suçlar maddi ve manevi unsurlarıyla Ceza kanunlarında tarif edilmiştir. Bir eylemin suç olabilmesi için Ceza kanunlarında maddi ve manevi unsurların verilen tarife uygun olması gerekir. Toplantı ve gösteri yürüyüşleri demokratik eylemlerdir. Hak arama eylemleridir.

Benim çalıştığım yıllarda da Ankara’da toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenlendiğinde güvenlik önlemleri alınırdı. O tarihlerde silahlı örgütlerin toplantı ve gösteriye k atılmaları ve amacından saptırma ihtimali hep vardı. O günler silahlı terör örgütlerinin en faal oldukları yıllardı. Nitekim toplantı ve gösteri hangi amaçla yapılırsa yapılsın, silahlı örgütler o toplantıları kaçırmazlardı. Burada görev cumhuriyet savcıları ve hâkimlere düşer. Belirli örgütlere ait sloganların atıldığını gören polis, sorumluluktan kurtulmak için zabıt tutar, Cumhuriyet savcılığına gönderirdi. Gönderilen kişiler hakkında dava açılmazdı.

Zonguldak’tan Ankara’ya büyük bir işçi yürüyüşü düzenlenmişti. İşçiler İstanbul-Ankara yolunda gözaltına alındı. Tam rakamı anımsamıyorum ama 300’e yakın işçi gözaltına alınmıştı. Soruşturmayı ben yürüttüm. İki arkadaşımla birlikte kısa sürede soruşturmayı bitirdik. Hiçbiri tutuklanmadı, hiçbiri hakkında dava açılmadı. Çünkü kazanılmış haklarını alabilmek için demokratik bir yürüyüş düzenlemişlerdi. Bu basit bir olay gibi gösterilebilir ama benim anılarında önemli bir yeri vardır.

Bugün gezi olaylarında çok acılar yaşandı. Gençler öldü. Oysa gezi olayları da demokratik eylemlerdi. Bildiğim kadarıyla aralarına terör örgütü elemanlarının sızmasına da müsaade etmediler. Düşünceme göre güvenlik güçlerimizin aşırı şiddet göstermesine yürütmenin yani yönetimin tutum ve anlayışı neden olmuştur. Terör örgütleri ise, amaçlarına ulaşmak için şiddeti baskıyı, topluma korku salmayı ve sindirmeyi düşünürler. Terörle mücadelede bu ayrıntı iyi bilinmelidir.

Pek çok maddesi değişmiş olduğu halde 12 Eylül Anayasası olarak algılanan yürürlükteki Anayasanın değiştirilmesi ve demokratik bir anayasa yapılması hedefleniyor. Yeni Anayasa’nın en belirgin özelliği size göre ne olmalı?

Anayasa’yı değiştirmek isteyenler neden değiştirmek istiyorlar. Önce bu sorunun bugün için yanıtını verelim:

Anayasa’dan Türklük kavramını çıkarmak, Türkiye’yi çok uluslu, çok dilli bir ülke haline getirmek için istiyorlar. Bu amaç için yeni anayasa yapılmaz millet de buna izin vermez. Bunun dışında Anayasa da yenilikler olabilir. Kopenhag kriterlerinde bireylerin bireysel özgürlüklerden söz ediliyor. Anayasa’da da bu özgürlükleri kısıtlayan hükümler düzeltilir daha çağdaş hale getirilir. Ama asıl olan, ortak vatan değil tek vatan, çok millet değil tek millet, çok dil değil tek dildir. O da Türkçedir.

Siz yurttaş olarak TBMM’den bu dönem nasıl bir çalışma bekliyorsunuz?

Söyleşinin tamamını okumak için: http://odatv.com/n.php?n=diktator-kelimesi-hakaret-degildir-1207151200

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları