ÜSTAD, OTORİTE, ŞEYH VEYA EFENDİ – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

-
_______22 Temmuz 2015_______

ÜSTAD, OTORİTE, ŞEYH VEYA EFENDİ

Necdet Özkaya
Paylaş:

22 Temmuz 2015 

Hüseyin Atay, iyi niyetle bilime ve Kur’ana uygun olarak tarikat şeyhlerinin bir kısım önerilerde bulunmuş. Hiçbir şeyh bu zamanda müritlerini ne serbest bırakır, ne de okumaya, öğrenmeye, düşünmeye özendirir. “Ne mutlu Müslümanım” yani “Elhamdülillah Müslümanım” sözleri yerine falanca tekkeye ve bu tekkenin reisine bağlı olmayı “hamd” ve “şükür” vesilesi olarak müritler kabul etmek zorundadır.

Tekkeleri, zaviyeleri, dervişleri ve şeyhleri bu ülkenin ilkokulundan üniversitesine kadar istismarların dışında öğrencileri okumaya, araştırmaya, muhakeme etmeğe, akıl yürütmeye özendiren, yeni buluşlar için bu ortam hazırlayan liseler ve üniversiteler var mıdır? Asıl sorun budur. En az üç asırdır karşılaştığımız siyasi, iktisadi, toplumsal ve kültürel meselelerimizin çözemeyişimizin en büyük sebeplerinden birisi ezberci, nakilci ve öğrencilerde hiçbir heyecan uyandırmayan eğitim ve öğretim sistemidir.

Sayıları bini aşan, milyonlara varan öğrencileriyle İmam Hatip Liseleri eğitimimizin canına okuyan, ocağına incir ağacı diken son eğitim reformudur(!) Bu sayılarla eğitim millilikten çıkartılacağı gibi İslami olmaktan da çıkacaktır. Sadece ve sadece AKP’nin tam anlamıyla arka bahçesi olacak, başbakanın buyurduğu gibi “hem dindar, hem kindar” bireyler yetiştirilecektir. Kindarlıkla İslamlaşmak ne mene şeydir? Kur’an’a aykırı olarak kindar nesiller yetiştirmek İslam ahlakına, faziletine nasıl uygun düşecektir.

Müslümanları binbir parçaya bölmek Kur’an’ın hedeflediği tevhide ve din kardeşliğine aykırıdır. Bu aykırılıkları göz ardı ederek fetva veren üstatların sayıları maalesef her geçen gün artmaktadır.

Hüseyin Atay, yukarıda bahsettiğim kitabının 147’nci sayfasında: “Kur’an ilmin şaşmazlığını Allah’a verilmiş, insanın ilim otoritesi (üstad) olamayacağını ortaya koymuştur.

“Allah bilir siz bilemezsiniz.“ (Bakara 2/216, 232) Düşünün “siz” kelimesinin içine aklınıza gelen her varlığı, her dinden, mezhepten, soydan tanınmış bütün kişileri sokarsınız. Ayet hiç kimsenin ilmine güvenilemeyeceğini ifade eder. Peygamber de olsa, verdiği bilginin muayene edilmesini anlatır. Hüseyin Atay Hoca’nın belirttiğine göre, ilk Müslümanlar Kur’anın ilimden bu amacını çok iyi anlamışlar ki, kendi Peygamberini de sorguya çekmişlerdir.

Bugün mensubu olduğumuz partinin liderine, bağlı olduğu tekkenin şeyhine, hatta cami imamının söylediklerini sorgulayacak ve onlara itiraz edebilecek kaç babayiğit vardır.

Çalıştığı gazetesinde iktidara muhalif yazı yazan kimselerin, iktidarın emri ile kovulan gazetecileri çok iyi biliyoruz. Bir parti liderinin teşkilatlara genelge göndererek falan gazeteyi almayın, falan köşe yazılarını okumayın diye talimat verdiği bir Türkiye’de, ne demokrasiyi gelişir ne fikir dünyası zenginleşir ne de sanatta ileri bir adım atılabilir.

Kalkınmanın en önemli motoru da demokrasidir, hürriyetlerdir. Adalet olmadığı yerde güvensizlik ve korku vardır. Güvensizlik ve korku bir topluma egemen olduğunda, artık bu toplumdan, teşkilatlarından hayır beklemeyiniz. Korkak bireyden olsa olsa dalkavuk, yalaka en kibar ifadesiyle emir kulu olur. Türkiye bugün medyası ile bürokrasisi ile partileriyle korkuyu iliklerine kadar duyuyor. Hatta geleceği için daha da büyük endişe ve korku içindedir. Çocuklarımız, torunlarımız nasıl bir Türkiye ’de yaşayacaklar? Bu korkuya kapılan insanların daha güvenli olacakları bir yerlere sığınmaları kadar tabii ne olabilir? Tekkelere, tarikatlara, cemaatlere giden insanların artışının sebeplerinden birisi de budur. İşsizlik korkusu çeken gençlere iş, aş ve eş kapısı açanların güçlerini kaydetmesi mümkün değildir. İş, aş ve eş bulacaksa, aklını, fikrini, mantığını, vicdanını efendi hazretlerine teslim etmeye hazırdır. Böylece iki cihan saadetine kavuşacaktır.

Ne acıdır ki koca Devlet-i Aliye’yi bitirip parçalayan hastalık bugün Türk milletine musallat olmuş vaziyette. Üstatlar, efendiler, hazretler, meşayıh-ı kiram vs. adlarla “yedek ilahlar” gibi faaliyet göstermektedirler.

Kur’ani ifadesini Yaşar Nuri Öztürk’ten öğreniyoruz: Firavunları yaratanlar, zalimlere uşaklık edenlerdir. Firavunları yaratan kültürde, söz söylemenin büyük bedellerinin olduğu tecrübeleri ile bilen toplumlar suskunluğu tercih ederler. Dilinin yüzünden hapishanelere düşen, zindanlara atılan, canına kıyılan nice şairlerin, ilim irfan sahiplerinin hikâyeleri yazılı ve sözlü olarak yüzyıllardan beri anlatılıp durmaktadır. Bir batılı (Bryan Mogee) “söz olmazsa bilgi olmazdı” diyor. Atasözümüz ise “dil kesik, baş selamet”, “söz gümüş ise herhalde sükût altındır.“ bir başka atasözümüzdür.

Hâlbuki doğru olan, doğru zamanda ve doğru insanlar tarafından sözler makbuldür. Kavga etmek için söz söylemenin bir yararı yoktur. Bugüne kadar da olduğuna şahit olmadık. Söz ile savaşı kesmeli, ama baş kesmemeli.

Üstat olarak tanınan şahısların birçoğunu şahsen tanıma imkânım oldu. Tanıdığım günlerde bunlarla tanış olmanın heyecanlı hatıralarını yıllar yılı başkalarına anlatarak, bir bakıma ne kadar önemli bir kimse olduğumu, muhataplarıma hissettirmeye çalıştım. Seneler sonrası büyüklü küçüklü üstatların yazdıkları bu gün milletimizi birbirine düşürmektedir. Ülkeyi tefrikanın eşiğine getireceğini ne yazık ki o günlerde tespit edemedik ki. Meğerse üstatlar Türk milletinin geleceğini tahrip etmek için tahrip kalıpları yerleştirmişler. O gün atılan nifak tohumları serpilmiş, gürleşmiş ve bu devletin kurucu kadrolarına ağza gelen hakaretler ve insafsız mesnetsiz suçlamalar, onların yazıları örnek gösterilerek yapılmaktadır. Her şahıs gibi Mustafa Kemal Atatürk’ün ve arkadaşlarının da hataları olmuştur. Bu hataları gösterip terbiye dairesinde eleştirmek başka şeydir. Küfre varan ifadeler kullanarak onlara hakaret etmek başka bir şeydir. Akıl ve ilimin dışına çıkarak atılacak her adımın kur’anı inciteceği hiç unutmamak gerekir.

“Batılılaşma mikrobu” Osmanlıya bulaşınca Müslüman kalem erbabı buna karşı çıkmış kendi dinimizi ve medeniyetimizi savunmuşlardır.

O günün okullarından, yani medresede, medrese hocalarından, Osmanlının karşılaştığı büyük ve hayati soruları çözebilecek öneriler çıktı da, buna rağmen o günün devlet adamları bu önerilere bağlı tedbirleri almadıkları için mi Osmanlı “mikroba” kapılarak medenileşmeyi seçti.

II. Abdülhamit döneminde açılan hukuk fakültesinde Avrupa kanunları ve roma hukuku okutuldu.

Ortadoğu modernleşmesinde batılı bilim ve teknolojilerine yönelmekten çok o dünyanın giyim kuşam, batı tarzı konak ve saraylarına önem verildiğini biliyoruz.

Recai Zade’nin “Araba Sevdası” veya Hüseyin Rahmi’nin “Alafranga” yeni adı ile “Şıpsevdi” veya Peyami sefa’nın “Fatih Harbiye” romanları yanlış batılılaşma örnekleri ve anlayışları ile doludur.

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları