ATATÜRK FİRAVUN MUYDU? – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

-
_______2 Ağustos 2015_______

ATATÜRK FİRAVUN MUYDU?

Necdet Özkaya
Paylaş:

02 Ağustos 2015

Yıllar yılı fısıltı yolu ile zeminin ve ortamın uygun olduğu dönemlerde de basın yoluyla Atatürk’e “diktatör, “deccal”, “firavun” dediler. Benim ilk gençlik yıllarım bunları ve benzeri sözleri duymakla geçti. Söylenenlere inanmak, söyleyenleri adeta kutsayarak üstat, diyerek gözümüzde, zihnimizde, gönlümüzde büyüttük. Onları bir kahraman olarak gördük ve gösterdik.

İki günden beri gazetelerin birkaçında göze çarpan bir haber vardı. Devlet kanalı olan TRT Türk kanalında “Kendi Gök Kubbemiz” adlı belgeselde Osman Yüksel Serdengeçti’nin Samsun’da yaptığı bir konuşma yer aldı. Bu konuşmasında Serdengeçti “…Tam 27 yıl tanrılar gibi konuştular. Firavunlar gibi saltanat sürdüler…” demiş. ( Sözcü Ve Cumhuriyet 13-14 Temmuz 2015 )

Benim çok zamandan beri gerek arkadaş sohbetlerinde gerekse seyrek de olsa yazdığım yazılarda, “Üstâd” diye bahsi geçen kimselerin bizi ne kadar yanlış yönlendirdiklerini yana yakıla anlatmaktayım. Serdengeçti gibi bir Türk milliyetçisinin Atatürk düşmanlığını kabullenişimizi kendimizi ayıplayarak bu hatadan kurtulmak istiyorum.

Serdengeçti’nin “Bir Nesli Nasıl Mahvettiler?“ İsimli bir kitabı vardı. Onu ve “Mabetsiz Şehir”i senelerce okuduk, her okuyuşumuzda Atatürk ve İnönü’ye kinlendik. Kinlenmekle kalmadık, onlarla aklımız sıra alay ettik. “Beton Mustafa” benzetmesini bir büyük buluş gibi birbirimize aktardık. Şimdiki betonlaşmış canlıları görünce yanlışlığımızın büyüklüğünü daha iyi anlamış oldum.

***

“Bütün Dünya Dergisi”nin 1 Temmuz 2015 sayısında Atatürk ‘ün Balıkesir Hutbesine yer vermiştir. Hutbeyi dikkatlice baştan sonuna kadar okuyunca Atatürk’e firavun, diktatör veya despot demenim yanlışlığı ötesinde bir iftira, hatta büyük bir günah olduğunu belirtmek istiyorum. Mustafa Kemal’in Balıkesir Hutbesi 7 Şubat 1923 tarihinde Zağnos Paşa Camii’nde yaptığı ünlü ve tarihi bir konuşmadır.

“Ey Millet, Allah birdir, şanı büyüktür, Allahın esenliği, sevgisi ve iyiliği üzerinize olsun.

Peygamber Efendimiz Hazretleri Cenabı Hak tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Temel kanunu, hepimizce bilinmektedir ki, yüce Kur’andaki manası açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyiz ruhu vermiş olsun, dinimiz son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe uyuyor ve uygun düşüyor. Eğer mantığa ve gerçeğe uymamış olsaydı, bununla diğer ilahi tabiat kanunları arasında çelişki olması gerekirdi. Çünkü tüm evren kanunlarını yapan Cenabı Haktır.”

Bu ve benzer düşünceleri ve inancı olan Mustafa Kemal Paşa’ya dinsiz imansız demek hiç yakışık alır mı? Bunu her kim söylerse söylesin mutlaka günaha girmiş olacaktır.

Hutbenin bir bölümünde de Atatürk, camilerin niçin ve ne maksatla yapıldığını anlatarak; camiler itikat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmasının gerekli olduğunu düşünmek yani konuşup tartışmak, danışmak için yapılmıştır.“ Dedikten sonra minberden inmiş çeşitli kişiler tarafından sorulan yirmiden fazla soruya cevap vermiştir.

“Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşündüklerini anlamak istiyorum. Milli amaçlar, milli irade yalnız bir kişinin düşünmesinden değil, milletin bütün kişilerinin, arzularının, emellerinin ve öğrenmek istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim.”

Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve düşünün böylesi bir davranışın sahibine “firavun” demek kime ne kazandırır? Olsa olsa yetişmekte olan nesillere Türk devletinin kurucusu olan bir zata karşı olumsuz duygular aşılanmasına sebep olur. “Mahvolmuş Bir Nesle” bakarak yeni mahvolmuş kuşaklar yetiştirmek için gayret sarf edenler çok büyük ihtimalle tarih mahkemesinde mahkûm olacaklardır.

Yaşadığımız çok partili bu dönemde lütfen parti liderlerinden hangisi vatandaşın önüne çıkarak “ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşüncesini ağlamak istiyorum” demek tenezzülünde bulunmuştur.

Mustafa kemal paşa bu konuşmayı yaptığı dönemde yani 1920 yıllarda “çoğulcu, katılımcı demokrasi” kavramı henüz icat edilmemişti. Atatürk sivil bir kimse değildi. Askerdi, hem de büyük zaferler kazanmış bir büyük askerdi. Türk ordusunun başkomutanı, Büyük Millet Meclisinin kurucusu idi. Zağnos Paşa Camiindeki yapıldığı tarihte cumhuriyet henüz ilan edilmemişti. Edilip edilmeyeceği de belli değildi.

Bugün milli irade, seçimi kazanıp iktidar olan partinin daha açık ifadeyle onun liderinin tekelindedir. Meclisteki ve dışındaki diğer partilerin varlıkları aldıkları oylar milli iradeye dâhil değildir. Bu anlayışın karşısında 1923 yılında Mustafa Kemal Paşa’nın milli irade perspektifinin genişliğini anlamak hiç de zor bir şey değildir.

Ömür boyu dinlediğimiz Cuma hutbelerinde hatiplerin cemaate “sizlerin de duygu ve düşüncelerinizi öğrenmek istiyorum” dediğini hiç duydunuz mu, yaşadığınız mı?

Peygamber efendimizin hutbe anlayışı, cemaatle bakışı bu muydu? İlahiyatçı ve tarihçi bilgiler, Peygamberin bulunduğu topluluklarla, insanların Resülullah’a rahatça, çekinmeden soru sorduklarını ve kendi fikirlerini de açıkça söylediklerini anlatmaktalar. Peygamberden sonra saltanatların kurulduğunu, sultanların zalimce ve merhametsizce davrandıklarını biliyoruz.

Camide hatibin, sınıfta öğretmenin, kışlada komutanların, partilerde genel başkanların, bakanlıklarda bakanların, hükümette ve mecliste başbakanların yetkili ve tek söz sahibi olan bizim gibi ülkelerde yıllardan beri baş gösteren sorunların çözülmeyişinin sebeplerinin en büyüklerinden birisinin de bu olduğunu yaşayarak gördüm ve şahit oldum.

***

Milli Eğitim Bakanlığından binbir emek, zaman ve para harcanarak üretilen sistemlerin bakanın “iptal edin, yok edin” emriyle yerle bir edildiğini hazin bir şekilde gördüm. En son örneklerinden birisi de özel dershaneleri kaldıran kanunun anayasa mahkemesi tarafından iptal edilişi dolayısı ile ortaya çıkan kargaşadır.

Dönemin başbakanının “dershaneler kapatılmalıdır” emrini yerine getirmek için bakanlık öyle akıl almaz tedbirlere başvurdu ki, işin içinden çıkılacak gibi değildir.

Benzer bir durumu İstiklal Harbi’nden hemen sonraki günlerde de görüyoruz. Fakat sonuç bugünkü ile çok farklıdır.

Mustafa Kemal Paşa yapılacak bir anayasa değişikliği ile cumhurbaşkanına büyük millet meclisini kapatma yetkisi ister. Ancak bu isteği yerine getirilmemiştir çünkü çok yakın kadrosu içinde bulunan Esat Mahmut Bozkurt ile Şükrü Saraçoğlu karşı çıkmışlardır. Karşı çıkışlarının gerekçesini dinleyen Atatürk onlarla hak vererek isteğinden vazgeçmiştir.

“Tek adam” olarak anlatılan Mustafa Kemal, “tek adam” olmayı isteyen Tayyip Erdoğan’ı mukayese ederek kararı siz veriniz.

Necip Fazıl Kısakürek, Osman Yüksel Serdengeçti gibi yaşça büyük olanlar Cumhuriyeti kuran bu kadroyu alabildiğine subjektif ve kışkırtıcı tavırlar yerine, objektif davranarak bu insanların hataları ve sevapları ile anlatsalardı, inanıyorum ki toplumumuz bu ölçüde ayrışmamış olacaktı.

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları