BİAT KÜLTÜRÜ

Başlangıçta daha çok dinsel bir tema taşıyan biat, sonraları siyasal bir nitelik kazandı ve İslam devletinde yönetenle yönetilen arasında, yazılı olmayan ama üstü kapalı yapıldığı kabul edilen, bir bağlılık sözleşmesi anlamı taşımaya başladı.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Yavuz Sultan Selim’in halifeliği üstlenmesinden sonra “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi konumuna geçen” padişaha biat esastı. Osmanlı’da zaman zaman isyanlar çıksa ve biat kültüründen uzaklaşıldığı görünümü doğsa da otoriteye bağlılık anlamındaki biat kültürü şekil değiştirerek günümüze kadar devam etti..

Avrupa’da egemen olan feodal düzende de otoriteye bağlılık usulü geçerliydi. Bu bağlılık, rönesans ve reform sonrası 16 ve 17. yüzyıllarda etkisini yitirmeye başladı. Fransız devrimi ve ardından gelen sanayi devrimi batıda yavaş yavaş biat kültürünün yok olmasına ve demokrasi kültürünün yerleşmesine yol açtı.

Rönesans ve reform sonrasında görünüm değişmeye başladı. Keşifler ve icatlar peş peşe geldi ve sonuçta her şeyde olduğu gibi savaş araçlarında ve yöntemlerinde de yenilikler ortaya çıktı. Bilek gücüne dayalı savaşların yerini yeni icat edilen araçların kullanıldığı savaşlar aldı. Bilek gücünün yerini kafa gücü aldı. Öyle olunca da eski yapıyı yenileyemeyen, bilek gücünün yerine kafa gücünü yerleştiremeyen Osmanlı, savaşlarda eski başarılarını tekrarlayamaz oldu.

Konu, buluş yapmaya ve bunu yaşama uygulamaya gelince biat kültürü tersine işliyor. Buluş yapabilmek, teknolojiyi değiştirebilmek veya geliştirebilmek için bilimsel eğitim ve onun getirdiği özgür, sorgulayıcı, analitik düşünce sistemi öne çıkıyor. Oysa biat kültürü, bilimselliği dışlayan daha çok dinsel, geleneksel eğitime ağırlık veren bir ortam yaratıyor. Öyle olunca da buluş yapmak, teknolojiye katkıda bulunmak pek mümkün olamıyor.

Osmanlı, Avrupa’daki bu kültür değişimini algılayamadı. Rönesans ve reformun getirdiği aydınlanmaya giremediği ve biat kültüründen çıkamadığı, eğitimi bu paradigma değişimine göre örgütleyemediği için sanayi devrimine de giremedi. Batıda her gün yeni şeyler icat edilip teknolojide dev adımlar atılırken Osmanlı, medrese eğitimini reforme edemedi. Buna karşılık görünürde değişikliklere yol açan bir takım hukuksal düzenlemeler yapmaya çalıştı. Altyapısı olmayan bu düzenlemeler, topluma pek bir şey katamadı. Asıl olarak eğitimi, aydınlanma çağının gereklerine göre düzenleyemedi. Ve doğal olarak batı daha ileri gittiği için onlara göre daha da geri kaldı.

Medrese eğitiminde bilimsel derslerin sayıca azaltılıp din derslerinin ağırlığının arttığı dönem Osmanlı’nın bir dünya imparatorluğu haline geldiği, gücünün doruğunda olduğunun kabul edildiği Kanuni Sultan Süleyman devridir. Bu geriye atılan adımlar, Kanuni’nin, gücünün doruğuna çıkmış olan imparatorluğunu artık yıkılmaz olarak görmesinin sonucudur. Kapitülasyonların da aynı dönemde çoğalarak yaygınlaşması bu güç sarhoşluğunun bir başka yansımasıdır.

Türkiye’yi biat kültüründen çıkaracak olan adımlar Cumhuriyetle birlikte atıldı. Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü bu değişimin en temel göstergesidir… Tevhid-i tedrisat kanunu (eğitimde birlik yasası) çıkarılarak eğitimin temeli, dinsel, geleneksel esaslardan bilimsel esaslara dayandırıldı. Dini yasaların yerine çağdaş hukukun gerektirdiği yasalar çıkarıldı. Toplumun düşünce gücünü yarı yarıya düşüren kadının evde oturması yaklaşımı yerine kadının da eğitimden geçirilerek yaşama katılması teşvik edildi. Üniversiteler açıldı. Çok sayıda öğrenci yurt dışına eğitime gönderildi. Bunun sonuçları hemen alındı. Yurda dönen bu genç insanlar arasından çok sayıda besteci, sanatçı, bilim adamı çıktı. Türkiye, uzun bir aradan sonra ve çok geç kalmış olarak paradigma değişimine ayak uydurma yolunda adımlar attı. Bu adımlar, aslında bugün tartışıp durduğumuz yapısal reformların ta kendisiydi: Şeriat yasalarının çağdaş yasalarla değiştirilmesi, kadın erkek eşitliği, kadının sosyal yaşama ve çalışma yaşamına girmesi, eğitimde dinsel, geleneksel eğitimin yerini bilimsel eğitimin alması, ekonomide devletin önderliğinde sanayileşme için atılan adımlar hep bu yapısal dönüşümün halkalarıydı.

Ne yazık ki Türkiye bu yolu sonuna kadar devam ettiremedi. Geriye dönüş özlemlerinin her zaman çok güçlü olduğu bu coğrafyada Türkiye’de de durum farklı olmadı. Önce imam hatip liseleri çoğaldı, derken derslerin yapısı ve kapsamı değiştirildi. Sonunda bilim liseleri kuracağımıza yeniden Osmanlı’nın yaptığı hataya dönüp dinsel, geleneksel temelli okullar kurduk. Diğer liselerde de din eğitiminin ağırlığını artırdık. Türkiye, kısa bir süre içine girdiği bilime dönük eğitimden uzaklaşıp yeniden biat kültürüne ağırlık veren eğitim modeline döndü.

Arada farklı olarak değinilebilecek dönemlerde oldu. 1960 darbesi sonrasında kabul edilen 1961 Anayasası inanılmayacak kadar ilerici, aydınlanma çağının gereklerine uygun bir anayasaydı. Neredeyse Atatürk’ün attığı adımları yeniden alıp tamamlamaya yönelik bir ortama imkan sağlamıştı o değişim. Ne var ki 1961 Anayasasının getirdiği özgürlükleri anlayabilecek kadar olgun bir yapı henüz oluşmamıştı Türkiye’de. Bu kez bu Anayasanın getirdiği özgürlük ortamı kötüye kullanılmaya başlandı.

Özetlemek gerekirse, bu topraklarda Osmanlı – İslam kültürünün biat sistemi iki kez çok ciddi bir meydan okumayla karşılaştı. İlki Atatürk devrimleriyle geldi ve II. Dünya Savaşı sonrasında geri plana düştü. İkincisi 1960 darbesi sonrasında askerlerin önderliğinde 1961 Anayasasıyla geldi ve yine askerlerin önderliğinde 1971 darbesiyle sona erdi. 1980 darbesi ise bu durumun tuzu biberi oldu. Her iki karşı devrim sonucunda Türkiye, yeniden biat kültürünün egemenliği altına girdi.

Bugün geldiğimiz noktada liselerimizin, üniversitelerimizin, tümüyle eğitim sistemimizin hali içler acısı. Soru soramayan, sorgulayamayan, büyüklerinin dediğini kayıtsız koşulsuz doğru kabul eden, önüne konulanları sadece ezberleyen, bırakın başkaldırmayı, itiraz bile edemeyen bir öğrenci çoğunluğu var. 2016 yılında OECD’nin yaptırdığı PISA eğitim yeterliliği testinin sonuçları hangi noktada olduğumuzun açık ve acı bir göstergesi. Türk öğrenciler 65 ülkenin öğrencileri arasında matematikte 45, okuduğunu anlama ve anlatmada 37, fen bilgisinde 41’üncü sırada yer alıyorlar. Tahmin edeceğiniz gibi Uzakdoğu ülkelerinin öğrencileri en üst sıradalar. Dünyada son iki yüz yıldır yaşanan gelişmeler, soru sormayan, sorgulayamayan, analitik düşünemeyen insanların buluş yapamayacağını, teknolojiye katkıda bulunamayacağını göstermiş bulunuyor. Bunun son örneğini Uzakdoğu ülkeleri veriyor. Son 30 – 40 yıldır Cumhuriyetin ilk döneminde yapıp sonradan terk ettiğimiz yöntemi kullanarak yani insanları soru soran, sorgulayan, analitik düşünebilen insanlar olarak yetiştirerek sanayileşmiş ülkelerin arasına girmeyi başardılar.

Ülkemizin bugün içinde bulunduğu duruma bir bakalım. Liderlerinin 3 gün önce meydanlarda binlerce kişinin karşısında söylediği hamaset dolu ama saçma sapan sözlerini çılgınca alkışlayanlar, 3 gün sonra tam tersini söyleyince yine alkışlıyorlar. Çözüm süreci diye adlandırdıkları ama aslında analitik düşünebilen herkesin bu sürecin tamamı ile bir yıkım süreci olduğunu söyleyenlere, liderlerinin ağzı ile “kanla beslenenler” diye saldıranlar, kısa bir süre sonra sürecin iflas ettiğini görünce yapılanları yine alkışlıyorlar. “Muhterem Hoca Efendileri”ni art niyetli ve gizli ajandası olmakla itham edenleri din düşmanlığı ile suçlarlarken, 15 Temmuzdan sonra bu ikazı yapanları Feto’culukla suçluyorlar. Cumhuriyet döneminde kurulan kamu işletmelerini özel kesime ve yabancı yatırımcılara satarak elde ettikleri kazanımların bir kısmını yatırımlara yöneltmek suretiyle sağlanan rahatlama karşısında”, bu rahatlamanın geçici olduğunu, kalıcı refahın üretmeden sağlanamayacağını” söyleyenleri aşağıladılar. Özel kesim şirketleri ve hane halklarını hızla borçlandırdılar, ilk 5 – 6 yıl refah artışı yaratmış gibi görünen bu modelde özel kesimin ve hane halklarının borçlanma sınırına gelip dayanmasıyla sağlanan gelişmenin hızı kesilince hayali düşmanlar yarattılar, şeytan taşladılar.

Bunları neden mi yapıyorlar? Çünkü Biat kültürü, lidere kayıtsız, koşulsuz bağlı insanlar yetiştirir. Bu insanlar sorgulayamaz, başkaldıramaz, itiraz edemez. Bu insanlar sorgulayanları, itiraz edenleri başkaldıranları da asla hoş karşılamaz. Hatta sorgulayanları, itiraz edenleri, başkaldıranları liderden önce onlar cezalandırmaya girişir.

Çünkü biat kültürü ile yaşayanlar kurnazdırlar ama ardışık zekaya sahip değildirler. Tutarlılıkları yoktur. Birbirlerinin tutarsızlıklarını fark etmez ve sorgulamazlar. Kendi ihmalleri ve kazanma hırsları yüzünden sebep oldukları olaylarda, sorumluluktan kurtulmak için kolaylıkla yalan söylerler, kendilerinden başka herkesi suçlarlar ya da din olgusunu kullanarak kadere sığınırlar… Sorunlar yaşandığında, gerçeği araştırıp bulmak yerine, kendilerini ve diğer sorumluları koruyup kollamayı tercih ederler.

Türkiye biat kültürüyle insan yetiştirmeye devam ettiği sürece, Menderes’in, Özal’ın ve Erdoğan’ın yaptığı gibi organizasyon değişiklikleriyle ya geçmişin birikimini harcayarak ya da geleceğin gelirini kullanarak bir süre refah artışını yakalıyor gibi görünebilir ama bu durum sürdürülemez. Biat kültüründen çıkamadığımız, başkaldıran, sorgulayan, araştıran, bulan, eleştiren kuşaklar yetiştiremediğimiz sürece ara sıra geçici refah artışları yaşayabiliriz ama gelişmiş bir toplum konumuna gelemeyiz.

Eğer bu değişimi gerçekleştiremezsek geriye tek bir çözüm kalıyor. Macchiavelli, Türklerin mevcut otoriteye bağlılığı konusundaki şu saptamayı yüzyıllar önce Hükümdar (Prens) adlı kitabında yapmış: “Türkleri kolay kolay liderleri aleyhine ayartamazsınız. Ama bir kez ayartırsanız bu kez bağlılıklarını sizin otoritenize bağlılık şeklinde göstereceklerdir.”

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*