ANNEM VE GÖKYÜZÜNDEKİ TURNALAR – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______10 Mayıs 2014_______

ANNEM VE GÖKYÜZÜNDEKİ TURNALAR

Hakan Paksoy
Paylaş:

 

Sevgili Anneme her yıl küçük hediyeler alırdım. Ama gerçekten küçücük şeylerdi. Mesela üzerinde o anneler gününün yılı yazılı olan seramikten yapılmış, telefonla konuşan bebek, Anneciğim ölene kadar evimizi duvarını süslemiş, hiç inmemişti. Hatta Ondan sonra vefat eden Babamın sağlığında da asılı kalmıştı. En son, Baba Ocağı kapanana kadar…

1982 ya da ’83’ün Anneler Günü idi. Ankara’da üniversitede okuyordum. Şehirlerarası telefon görüşmelerinin santrale yazdırılarak görüşüldüğü yıllardı.

O sene için ne yaparım, nasıl yaparım diye düşünürken bir telgraf çekmek aklıma geldi. Hem gecikmiştim hem de pazar günü eline geçmeliydi. O günün şartlarında en kolay, hatta tek yoldu.

Hiç unutmuyorum, Mithat Paşa Postanesinden çekmiştim o telgrafı. Metni okuyan memurun, okuduktan sonra kafasını kaldırıp bana çok güzel ifadelerle baktığını hatırlıyorum.

Telgrafta; “Anneciğim, seni, turnaların gökyüzünü sevdiği kadar sevdiğimi biliyor musun?” diye yazmıştım.

Annem, beyin felci olduğu son 1,5 yıl hariç, o cümleyi hiç unutmamıştı. Her zaman bu telgraftan bahsedip; “ne kadar güzel sözlerdi. Ben de sizleri çok seviyorum Oğlum” diyerek beni okşar, mutluluğunu belirtirdi.

31 Temmuz 2012’de uçmağa vardı. Ölümü üzerine yazmayı çok istemiştim ama ölümünü kabullenememiş olsam gerek, bir türlü elim kaleme varmamıştı. Hatta bahsederken “rahmetli” bile diyemiyordum. Benzer duyguları Ağabeyimin de yaşadığını görüyordum.

***

Anne deyince; evlatlarının, o yaşadığı müddetçe çocukluktan çıkamadığı kadın geliyor aklıma. Gecenin bir yarısı, sabaha karşı hala gelmemiş olan oğlunu merakla bekleyen, geldiğinde, yanında daha önce tanımadığı bir arkadaşı bile olsa, derin bir oh çekerek hemen onlara sofra açan, yatak seren kadın. Sessizce, söylenmeden… Çocuklar rahat etsin, aman oğlan mahcup olmasın düşünceleriyle evladını karşılayabilen tek kadın…

Bunu, Annemi kaybettiğimde bütün ruhumla hissetmiştim ki O Mübarek Kadını kaybettiğimde 53 yaşına yeni girmiştim.

Felçli olarak yattığı son zamanları hariç, ne zaman yanına gitsem, fırsatını bulduğum anda başımı dizlerine koyardım. Daha neredeyse başım dizine değmeden bir el başıma konar ve okşamaya başlardı. O andan itibaren huzur dolar, varsa, dertlerimi paylaşırdım.

Eğer konuşacak bir konumuz yoksa: “iyi ki doğurmuşum Sizleri. Benim iki oğlum var iki de kızım” diyerek Ağabeyimle birlikte evdeşlerimizi de bu sevgi halesinin içine alıverirdi.

Hani, bir kediyi sevmeye başladığınızda hemen bir mırıltı duyarsınız ya, ben de kedileri o zamanlar anlardım.

Türk Harsında ana kucağı kavramının ne anlama geldiği, vatanın tarifinin niçin ana ile denkleştirildiği o zaman daha iyi anlaşılıyordu. Sadece biz Türklerde var olan, çok uzun bir gurbetten hele de arzu edilmeyen bir ayrılıktan sonra yurdumuza gelince toprağın öpülmesi de ancak bu şekilde izah edilebilecektir. Tıpkı annenin elini öpercesine… Çünkü vatan anadır o da bağrına basar evladını, ne zaman ve nereden ve ne şekilde gelirse gelsin…

***

Hastalığında da, felç yatarken bile birkaç defa koynuna girmiş, göğsüne yatmıştım. Ellerini kımıldatamazdı dolayısıyla sarılması mümkün değildi. Ancak, ruhunun beni sarıp sarmaladığını hep hissediyordum.

Hasta olan oydu belki ama benim ruhumun onun sıcaklığına ihtiyacı vardı. Bunu biliyordu sanırım ve bu ihtiyacıma karşılık veriyordu.

Nihayet emr-i Hak vaki olmuş, her canlı gibi O da emanetini teslim etmiş, “ayaklarının altındaki hülyaya” yolculuğu başlamıştı.

Taziye süresince dostlar hiç yalnız bırakmamışlardı. Ayrılık ramazan ortasında gerçekleşince aynı yoğunluk bayramda da sürmüştü. Bu ziyaretçilerin birisinin Annem hakkında söyledikleri hayatımın sonuna kadar şerefle taşıyacağım hatıra olarak hafızama kazınmıştı.

Bu kişi memleketimiz Maraş’ın gömlekçilik yapan, hem insan olarak hem de mesleğinin erbabı olan bir esnafı idi. Ağabeyim ve bana: “Babanızı pek tanımıyorum ama Hoca’m [Annem] gerek insan olarak gerek öğretmen olarak marka bir isimdi” dediğinde nasıl bir mirasın sahibi olduğumuzu daha iyi anlamıştım.

Köylerdeki yıllar

Annem, eskilerin deyimi ile dikiş öğretmeni idi. Öğretmenlik yaptığı yıllarda yarışmalarda dereceye girerek yurtdışında defilelere katılmış olan bir dikiş öğretmeni.

Kız enstitüsünden mezun olmuş, hayata köy biçki dikiş kursu öğretmenliği ile başlamış, tayin olduğu köyün (Babam müdahale ettiğini söylerdi muzipçe) köy enstitüsü mezunu öğretmeniyle [Babam] hayatını birleştirmiş bir insan.

Ben ilkokula başlayana kadar köylerdeydik. Ancak bir kısmını hatırlamakla birlikte çoğunu Annem ve Babamdan dinlediğim: kaymakam, belediye başkanı, milli eğitim müdürü ve bazen valinin de olduğu tam kadro protokolün katıldığı sergileri beğenilir ve çok ilgi çekerdi.

Bu sergilerde köyün kızlarının el emeği göz nuru işlerin yanında, Annemin yaptığı ve kızlara da öğrettiği pasta ve bisküviler de muhteşemdi (hele ben çok severdim).

Bütün köy bu sergilerde seferber olurdu. Köy için değişik bir olay olmakla birlikte daha fazla, çok sevdikleri öğretmenlerine destek vermek daha önemliydi.

Bunu nasıl sağladılar diye baktığımda görünen de açıktı. İkisi de her sıkıntılı günlerinde, ihtiyaçları olduğunda yanlarında olmuşlardı insanların. Özellikle insanların hastaları olduğunda, o günlerin zor şartlarında ilk yardımı onlar yapmışlardı. Daha da önemlisi en fakirinin sofrasında, katığı ayran ve kuru soğan olan bulgur pilavına büyük bir iştahla kaşık sallamışlardı. Buna mukabil, Annem eğer ilçeye ya da şehre inmişse, köyün arabası O gelene kadar beklerdi hem de şoför mahalli “Hoca’nıma” ayrılmış vaziyette olurdu.

Bu bildiklerim, mühendislik hayatımın başlangıcında, köylerde geçen kısmında ve daha önemlisi de Hayat Arkadaşımla yolumu bulmama çok yardımcı olmuşlardı.

Şehre geliş…

Sonra; sonra ben daha ilkokula başlarken –ki Ağabeyim 4. Sınıfa geçmişti- Annem, kız enstitüsü mezunu öğretmenlere tanınan önlisans hakkından yararlanarak iki yıl, Ankara’da, Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu’nda okudu. Bu iki yıl bize Babam bakmıştı. O da yetmedi, ‘80’de tanınmış olan lisans tamamlama hakkı için, ben üniversitede iken Ankara’ya geldi ve başardı. Hatta 12 Eylül’de, sabahleyin “kalk Oğlum, ihtilal oldu” diyerek darbe haberini verdiğinde fırlayıp kalkayım derken yataktan düşmüştüm.

İlkokulu bitirdiğimde bitirme hediyem; “başarılarının devamını diliyorum, sevgili Oğlum” diye yazarak imzaladığı Dede Korkut Kitabı idi.

Çok ilgilenmiyormuş gibi görünse de beni bir istikamete sevk ediyordu.

***

Annemden ve bir buçuk yıl sonra O’nun yanına giden Babamdan sonra, “Baba Ocağı”nı kapatırken ortaya çıkan eski fotoğraflara bakıyorduk. Onlarda, hayatın akışı içinde pek de farkında olmadığımız; görevini hakkıyla yerine getiren bir öğretmen, kendine güvenen, hür, ayakları yere basan, Cumhuriyetin var ettiği bir Türk kadını ile O’nu her şartta desteklemiş, cesaretlendirmiş, önünü açan bir erkek vardı…

Erkeği ile at yarıştıran Banu Çiçek ve evdeşi ile düşman üstene kılıç sallayan Yüzü Örtülü Bamsı Beyrek gibiydiler…

Onlar bana özgürlüğü sevdiren insanlardı.

Bu iki mütevazı insan, iki güzel öğretmen İstiklal Harbi sonrası Türk milletinin çağı yakalama mücadelesinin örneğiydiler…

Kadının Türk toplumu içindeki yerinin neresi olması gerektiğini yaşayarak öğretenler onlardılar.

Annem ve Onunla el ele gönül gönüle yaşamış olan gerçek bir mücadele adamı Babam… Nur içinde yatsınlar.

***

Bugün yine bir Anneler Günü…

Sevgili Anneciğim, Seni her geçen gün artan bir özlemle ve “turnaların gökyüzünü sevdiği kadar seviyorum”. Ama bu sefer “biliyor musun” diye sormayacağım çünkü artık bildiğini biliyorum, canım Annem…

Yaşayan bütün annelere sağlık ve mutluluk, uçmağa varmışlara yüce Tanrı’dan Rahmet diliyorum.

Anneler Günü’nüz kutlu olsun…

 

 

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları