AŞKIN MİRACI HALLAC-I MANSUR  

 

Türk edebiyatı yeni bir eser daha kazandı. Eserlerini çok akıcı bir üslupla kaleme alan Orhan Yeniaras’ın yeni kitabı, Hallac-ı Mansur’un hayatını anlatıyor. Hallac-ı Mansur Abbasiler döneminde yaşayan büyük İslam sufisidir. Asıl adı Hüseyin’dir. Babası Mansur’la birlikte hallaç olarak çalışmaktadır. Kazancının az olmasına rağmen babası oğlu Hüseyin’i medreseye göndermiş okutmuştur. Hüseyin medresede Kuran hadis ve tefsir dersleri almıştır. Tefsir hocası zamanın tanınmış din bilginlerinden Ahmet Semerkandi’dir.

Hüseyin’in bilgisi ve zekâsı birlikte çalıştıkları hallaç arkadaşlarının dikkatini çeker. Babasına “Hüseyin’i, Sehl Hocanın dergâhına gönder orada gelişir büyük bir âlim olur” derler. Mansur da oğlundaki cevheri görmüştür. Hüseyin’i Sehl Hocanın Tuster’de bulunan dergâhına götürür.

Sehl Hoca Hüseyin’i dergâhına kabul eder. Sehl Hoca’nın dergâhında Hüseyin, “Sehl Hoca’nın taktığı isimle Hallac-ı Mansur”, çalışmaya başlar (Mansur’un oğlu Hallac). Çileye girer. Çilesini başarıyla tamamlar.

Manevi yolda ilerlemenin şartları inanç ve sabırdır, Allah’a inanmaktır. Hazret-i Muhammed’in Allah’ın kulu ve peygamberi olduğuna inanmaktır.

Hallac-ı Mansur inançla ve sabırla çalışmaya başlar. Sehl Hoca’nın yanında sekiz yıl geçirir Öğrenme isteği çok fazladır. Sehl Hoca’dan nasibini almıştır Başka hocaları da tanımak onların bilgilerinden de nasibini almak için dergâhtan ayrılır Bir müddet Basra’da bir müddet de Bağdat’ta Cüneyd-i Bağdadi’nin dergâhında çalıştıktan ve onlardan da nasibini aldıktan sonra Bağdat meydanlarında sokaklarında halkı irşat etmeye başlar. Halkla konuşur sorularını cevaplar. Hacca gider. Öğrenme isteği sonsuzdur. Bu maksatla, yani öğrenme isteğini tatmin etmek için seyahate çıkar. Türk illerini, Hindistan’ı ve Çin’i dolaşır. Çin’de ve Hindistan’da o ülkelerin rahipleriyle konuşur, onların düşüncelerini öğrenir. Onlarla tartışır. Bu arada Bağdat ve Basra’da yaptığı gibi halkla konuşur. Bu konuşmalarıyla Çin’de ve Hindistan’da çok sayıda kişiyi İslam’a kazandırır. Zamanının tanınmış hekim ve matematikçileriyle de dostluklar kurar onlarla ilmi konuları tartışır.

Tarih, Hallac-ı Mansur’un Enel Hak demesi sebebiyle öldürüldüğünü yazar. Oysa Hallac-ı Mansur’dan dan önce de Enel Hak diyen İslam sufileri olmuştu. Onlar öldürülmemiştir.

Hallac-ı Mansur un öldürülme sebebini anlayabilmek için o günkü Abbasi Toplum yapısını ve Hallac-ı Mansur’un İslam’ı yorumunu bilmek gerekir.

Abbasi İmparatorluğu Asya ve Afrika’ya yayılmış çok geniş topraklara sahiptir. İslam’ın ilk halifeleri hilafet görevini İslam Devletine hizmet etmek için kabul etmişlerdi. Hilafeti saltanat sürülecek bir makam olarak görmüyorlardı. Hz. Ebubekir ölüm anında yerine oğullarından birinin değil Hilafet makamını doldurmaya en ehil gördüğü Hz. Ömer’in getirilmesini vasiyet etmişti.

Hz. Ömer ölüme yöneldiği anda yerine oğlu Abdullah’ı tavsiye etmesini önerenlere “Bir evden bir kurban yeter” cevabını vermiş yerine oğlu Abdullah’ın getirilmesini kabul etmemiştir. Hilafet makamını hizmet makamı, fedakârlık makamı olarak görüyorlardı.

O devrin Abbasi halifeleri ne Hz. Ebubekir, ne Hz. Ömer, ne Hz. Ali, ne de Hz. Osman’dı. Saraylarında debdebe ile yaşıyorlardı. Halkın sıkıntılarından da habersizdiler.

Halifelerin saraylarında debdebe ile yaşamalarına paralel devletin diğer yöneticileri ve valileri de mal biriktirme peşindeydi, fethedilen topraklarda yönetimde bulunan valiler binlerce dönüm toprağa sahip olmuşlardı.

Bu geniş topraklarını işletmek için çok sayıda işçiye ihtiyaç vardı. İşçi olarak Zengibar’dan getirtilen zenci kölelerle, arapların mevali dedikleri arap olmayan beyaz köleler çalıştırılıyordu.

Köleler gayriinsani şartlarda çalıştırılıyordu. İnsan gibi görülmüyorlardı. Ağır çalışma şartları altında çalışmaları, horlanmaları sebebiyle köleler kendi aralarında örgütlenmişler isyan başlatmışlardı. Kervanlara baskın düzenliyor, muhafızlarını katlediyor, mallarını yağmalıyorlardı. Kimse isyanın nedenleri üzerinde düşünmüyordu.

Kur’an da zekât farz ibadet olarak belirtilmiştir. Verilmesi mecburidir. Fakat Müslümanın sorumluluğu zekâtını vermekle bitmemektedir. Kur’an 20’den fazla suresinde sadaka ile ilgili hükümler getirmiştir. Bakara suresinin sadaka ile ilgili ayetlerinde, bir Müslüman’ın mallarının ihtiyacından fazlasını fakirlere sadaka olarak verebileceğini bildirilmiştir.

Peygamberimizin hadisleri Kur’an’ın açıklamasıdır. Peygamberimiz “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” “Çalıştırdığın işçinin ücretini teri kurumadan ödeyiniz.” demektedir. Yine Kur’an’ın bir ayetinde “Allah, cennet karşılığı müminlerin malını satın almıştır. “ der.

Kur’an hükümleri Peygamberimizin hadisleri ile birlikte değerlendirildiğinde İslam’ın toplumsal dayanışmayı emrettiği anlaşılır. İslam fertlerin mal edinmesini zengin olmasını yasaklamıyor, zengine sorumluluk yüklüyordu. Zengin etrafını gözetmek varsa ihtiyaçlarını karşılamakla görevliydi.

Hallaç haksızlık karşısında susamazdı. Bütün zerreleriyle İslam’a inanmıştı. Yaşadığı devir Abbasi toplumunda İslam’ın tam uygulanmadığını görmüştü. İslam, tefeciliği, karaborsacılığı yasaklamıştı. Bu yasaklara rağmen toplumda tefecilik, karaborsacılık yaygındı. Büyük toprak sahipleri çalıştırdıkları kölelere insana yapılmayacak muameleyi yapıyor, köleleri topraklarında insanlığın kabul edemeyeceği şartlarda çalıştırıyorlardı. Oysa İslam ayırım yapmaksızın bütün insanlara eşit davranılmasını, kölelerin de hakkının verilmesini emrediyordu.

Kölelik uygulaması da tefecilik ve karaborsacılıkta İslam’la uyuşmuyordu. Hallaç, Bağdat’ta halka hitaben yaptığı konuşmalarda tefeciliği, karaborsacılığı, köleliği, büyük toprak sahiplerinin köleleri insan gibi görmeyen uygulamalarını şiddetle eleştirdi. Belki de bu sebeple özel mülkiyetin karşısında ortak mülkiyeti savundu. Hallaç’ın konuşmaları fincancı katırlarını ürküttü. Geniş topraklarında köle çalıştıran Abbasi bürokratları, Hallaç’ın konuşmalarını kendi çıkarları açısından tehlikeli görüyorlardı. Hallaç susturulmalı hatta yok edilmeliydi.

Hallac-ı Mansur’a düşman olan Abbasi bürokratlarının en tehlikelisi Vasıt Valisi Hamit Bin Abbas’tı. Son derece entrikacı olan bu adam Abbasi sarayına yakınlaştı. Halifenin güvenini kazandı, Onun veziri oldu. Hedefi Hallaç’ı ortadan kaldırmaktı. Adamlarını Bağdat sokaklarına saldı. Yalancı tanıklar buldurdu ve Hallaç’ı şikâyet ettirdi, kadılar üzerinde de baskı kurdu.

Yargılanması sırasında Hallac-ı Mansur’a Enel Hakk’ın ne demek olduğunu da sordular. Hallac “Ben yokum, yalnız O vardır. Yani yalnız Allah vardır. Enel Hakk’ın anlamı budur.” dedi.

Aslında kadılar Hallac-ı Mansur’u mahkûm etmeye yetecek delil bulamadılar. Hallac-ı, Hamit Bin Abbas’ın ağır baskısı sebebiyle idama mahkûm ettiler.

Vezir Hamit Bin Abbas mahkûmiyet hükmünü Halifeye onaylattı.

Hallac-ı Mansur Bağdat’ta kamçılanarak ve taşlanarak öldürüldü. Hallaç, Allah dostu bir dervişti. Medresede, dergâhta öğrendiği bilginin gizli kalmasını doğru bulmuyordu. Bilgiden halk da yararlanmalıydı. Dergâhtan da bu sebeple ayrılmıştı. Meydanlarda halkla buluştu. Abbasi toplumundaki yanlışları kölelere yapılan haksızlıkları görüyordu. Bunları anlattı. Abbasi bürokratlarının düşmanlığını kazandı. Haksız yere öldürüldü, şehit oldu.

Orhan Yeniaras Hallac-ı Mansur’u ve o devir Abbasi İmparatorluğu toplumunu çok güzel anlatmış. Bu güzel kitabı yazdığı için kendisini tebrik eder teşekkürlerimi bildiririm.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*