ATTİLA İLHAN’IN GAZİ’Sİ – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

-
_______5 Eylül 2016_______

ATTİLA İLHAN’IN GAZİ’Sİ

Aziz Bozatlı
Paylaş:

Bir önceki <Ama Hangi Atatürk> başlıklı yazımızda herkesin kendine göre bir Atatürk’ü ve bu bağlamda Attila İlhan’ın da bir <Gazi>si olduğundan söz etmiştik. 80 li yıllarda TRT de Attila İlhan’ın ağırlıklı olarak Gazi’yi anlatan doyumsuz sohbetlerini dinlemişimdir. Onun 1979-1980 yıllarında yayınlanmış makalelerinden oluşan “Hangi Atatürk” kitabında da farklı yönleriyle Atatürk anlatılmakta ve yazarın önemli görüşleri yer almaktadır. Onun <Gazi>si, antiemperyalisttir. Emperyalizme karşı verdiği Ulusal Kurtuluş Savaşı, tüm mazlum milletlere örnek olacak niteliktedir. Milli ve demokratik bir devrim yapmıştır, bu devrim Türk milli kültürü ve bir <Türk Ulusu> inşasına yöneliktir. Batıdan esinlenir ama batıcı değildir. Tam bağımsızlık şaşmaz hedefidir.

 Yazar, Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Adnan Adıvar, Fethi Okyar gibi devrim arkadaşlarının anıları incelendiğinde de farklı Atatürk tanımlarına ulaşılacağına ve Türk aydınının, Türk Sağı’nın ve Türk Solu’nun Atatürk’e bakış açılarındaki yanlışlara da dikkat çekmektedir.

 Yazarın çeşitli makalelerinde Atatürk hakkında ileri sürdüğü görüşlerini, Onun eylemlerini özetle aşağıdaki başlıklar altında toplayarak bir <Gazi> portresi ortaya çıkarmaya çalışacağım.

 Ulusal Kurtuluş Savaşı (Milli Mücadele)

 Sultan Galiyev’in “mazlum milletler” öğretisine göre; Nasıl ki bir toplumda zalim ve mazlum sınıflar varsa, uluslararasında da zalim ve mazlum uluslar vardır. Savaş mazlum ulusların toplumsal sınıfları arasında değil, mazlum uluslar ile emperyalistler arasındadır.  Yazar, M. Kemalin anti-emperyalist tavrının, daha ziyade Galiyev ile paralel olduğunu söyler.

 Yazar, Milli Mücadelede, milli izzeti nefsin gerçek itici güç olduğuna, bu savaşta emperyalizme karşı yurtsever ilericiler ile yurtsever tutucuların koalisyon oluşturduğuna, dış düşmanın fikir ayrılıklarını ertelediğine dikkat çekerek, devrimler aşamasında tutucuların tasfiye edilmelerinin kaçınılmaz olduğuna vurgu yapar.

Rusya ile ilişkiler

 III. Komünist Erternasyonal genel sekreteri Zinovyef şöyle der :” M. Kemal’in yürüttüğü siyaset bizim siyasetimiz değil ama İngilizlerin aleyhine yürütülen bir inkılap mücadelesine yardım etmeye hazırız”

 Bolşeviklere karşı olan Beyaz Ruslar’dan ellibin kadarı İstanbul’a gelirler. İstanbul hükümetleri bunlara müttefik gözüyle bakınca, Lenin de Ankara’yı desteklemeye karar verir.

 Yazar, Bolşevik fırtınasının Batıyı ürküttüğünü, Türkiye ile Sovyetlerin arasındaki bağlantıyı Kafkas milletleri ile kesmek istediklerini, bunun için de Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan’ın bağımsızlıklarını desteklediklerini belirtir. Emperyalizmin Türkiye’yi avucunda tutmak için Sovyetlerle bağlantısını kesmesi gerektiğini, 1947 den sonra Türkiye’nin her şeyini NATO’nun emrine vererek bunu kendisinin yaptığını, Atatürk’ün Türkiye’nin kuzey komşusuyla ilişiğini kestiği anda kapitalist emperyalist Batının, o zamanki adıyla İtilaf devletlerinin kucağına düşeceğini, ta o zamanlarda söylediğini belirterek günümüzdeki ilişkilere de ışık tutmaktadır.

  Lenin Ankara’ya gönderdiği büyükelçisi S.İ. Arlov’a özetle şu talimatları vermiştir:

  ”..Çarlık Rusya’sı yüzyıl boyunca Türkiye ile savaşmıştır. ..Güvensizlik ağır geçer…Eski ve yeni Rusya farkını sözle değil, işle gösterip anlatmak gerek…M. Kemal Paşa elbette sosyalist değil, teşkilatçı ve akıllı bir devlet adamıdır…Emperyalistlerin gururunu kıracağına, Padişahı da yardakçılarıyla birlikte silip süpüreceğine inanıyorum… İngiltere onların üzerine Yunanı saldırttı. İngiltere ve ABD de bizim üzerimize sürüyle devlet saldırttı.”

M. Kemal de buna karşılık, 29 Mayıs 1929 günkü gizli meclis oturumunda; “…Bolşeviklerle ittifaktan bahsediyoruz, Bolşevik olmaktan değil.” diyor, Batıdan gelen belayı defetmek için Kuzeyden güvence gerektiğine dikkat çekiyordu.

 Yazar, Lenin ve M Kemal’in emperyalizme karşı mücadelede mutabık olduklarını, M. Kemalin bu mutabakata ölene kadar sadık kaldığını, ancak sonraki yıllarda Rusların Stalin-Molotov- Beria kliğinin Kars-Ardahan ve Boğazlarda üs isteme hatasının, bizi Batının kucağına ittiğini, sonraları bu hatalarının farkına vardıklarını belirtir.  Alman tarihçisi Glasneck de Türkiye’nin Batılılarla itilafında (kurtuluş savaşında) Sovyetlerin desteğinin Türk bağımsızlığının direği olduğunu yazarak bunu doğrular.

 Yazar, günümüzde güney sınırımızdaki gelişmelerle ışık tutacak bir görüş ileri sürerek, Mustafa Kemal’in ölünceye kadar Kurtuluş Savaşında karşımızda olan ülkelerle bir ittifak sisteminde yer almadığını, bundan hareketle bizi, Ortadoğu’da emperyalist çıkarların bekçisi olmamamız gerektiğini konusunda uyarır.

 Milli demokratik Devrim

 Yazar,  Atatürk’ün sınıfsal temele dayanmayan milli demokratik bir devrim yaptığına dikkat çeker. Oysa Milli mücadele kadrolarının çoğunluğunun, müstevliyi defettikten sonra işin biteceğini, Mustafa Kemal’in Talat ya da Enver Paşa’nın yerini alacağını, Onun ulusal bir demokratik devrim yapacağını kestiremediklerini ve yolda döküldüklerini belirtir.

  Bu konuyu Atatürk Nutuk’ta şöyle açıklar: “Bütün evreleri kapsayan sezgilerimizi ilk anda bütünüyle açığa vuramadık ve söyleyemedik. İleride olabilecekler üzerinde konuşmak, giriştiğimiz gerçek ve maddesel savaşa boş kuruntular niteliği verebilirdi…Başarı için pratik ve güvenilir yol, her evreyi vakti geldikçe uygulamaktı. Ulusun gelişmesi ve yükselmesi için esenlik yolu bu idi, ben de öyle yaptım.”

 Milli Demokratik Devrim ve Atatürk’ün ölümünden sonraki dönemlerle ilgili yazarın görüşlerini şöyle toparlayabiliriz:

 “Mustafa Kemal’in talihsizliği, adına devrim yaptığı toplumsal sınıfın, yani ulusal burjuvazinin henüz Türkiye’de o tarihte oluşmamış bulunmasıdır..Lenin’in sosyalist devrimi ile Atatürk’ün milli demokratik devrimlerinin her ikisi de yukarıdan aşağıyadır. Her ikisi de adına devrim yaptıkları sınıflara sahip değildirler…Atatürk’ün devrimciliği sürekli devrimciliktir. Neden? Amacı değişkendir de ondan. Çünkü çağdaş uygarlık düzeyi sürekli değişiyor.

 Ama daha sonra devrim bürokrasiye teslim olacaktır. İşte bu nokta Türk devriminin en can alıcı açmazıdır. Çünkü bürokrasi savaş yapar, devlet kurar, devleti korur ama devrim yapamaz.  İşte Türk bürokrasisi devrimi hem saptırmış ve hem de belli kalıplar içine sıkıştırarak tutucu yapmıştır. Devrim lideri devrim kadrosuna sahip olmadığı için bürokrasiye uymuştur. Yakup Kadrinin Atatürk için “Yalnız Devrimci” tanımlaması bu yüzdendir…Dış savaş, ihtiyatlı İnönü’yü bürokrasi diktasına sürüklemiştir. Atatürk döneminin ulusalcılığı Tanzimat batıcılığının ellerine teslim edilmiştir. Demokrat Parti iktidarı ise 25 yıllık bürokrasiden bıkan halkın burjuvazinin (ağa- eşraf) peşine takılması ile oluşmuştur.”

 Türk Milliyetçiliği

 Milliyetçiliğin bir burjuva ideolojisi olduğu varsayımından hareketle yazar, Osmanlı’da burjuvazinin hem gayri Müslim hem de komprador olduğunu, bunun da Türk milliyetçiliğinin sınıfsal düzeyde boşlukta kalmasına neden olduğunu, Mustafa Kemal’in bu boşluğu asker-sivil bürokrasi, aydınlar, kısmen eşraf, kısmen de halkla doldurduğunu, bu bloku bir <ulusal kurtuluş cephesi>ne dönüştürmesini bildiğini, onun içindir ki bir yandan ulusal burjuvazi yaratma peşine düştüğünü, diğer yandan da devrimlerle kültürel ortamı feodal ümmet üstyapısından arındırmaya çabaladığını, ileri sürer.

 Türk sağı ve Türk solunun <Türk milliyetçiliği> anlayışının aynı olması gerektiğini savunan yazar, Soğuk Savaş esprisinden kurtulamamış sağcıların ”milliyetçiliği” komünizme karşı olmak, solcu geçinen zevatın ise milliyetçiliğe karşı çıkmayı ilericilik sayma hatasına düştüklerini belirtir.

 Atatürk’ün milliyetçilik anlayışının eylem düzeyinde yurt halkından <Türküm> diyen herkesin ulusal egemenliği ve tam bağımsızlığı gerçekleştirmek için birleşmesi demek olduğunu vurgular.

 Ulus ve Milli Kültür İnşası

 Atatürk Tanzimat’la Mütareke arasında bir türlü gerçek doğrultusunu bulamayan uluslaşma sürecine gerçek dinamiğini vermiş, ümmet toplumundan Türk Ulusunu çekip çıkarmıştır.  Yazarın Ulusal Kültür ile ilgili görüşlerini özetlersek;

“Ulusal kültürü ulusal geçmişten yararlanmadan yaratamayız. Bu da İnönü döneminde olduğu gibi Yunan-Latin klasiklerini başucu kitabı yapmakla olmaz…Türk toplumu gibi, emperyalizmin etkisine girmiş topraklarda nasıl komprador bir ekonomi, nasıl komprador bir burjuvazi oluşmuşsa, tıpkı onlar gibi bir <komprador kültür> de oluşur… Sömürülen ülkede sömürücü burjuvaziye direnecek olan halktır. Halk aydınlarla güç birliği yaparsa demokratik devrim hareketine kalkışabiliyor, bunu önlemenin yolu da “aydınları iğdiş etmektir.” Sızdığı ülkede emperyalizm kendi kültürünü aydınlara benimsetti mi iş tamamdır. O zaman da aydınlarla halkın arası açılır.”

 Yazar, Türk Solu’nun bir yandan komprador ekonomisine karşı çıkarken, diğer yandan ilericilik diye komprador kültürünü savunduğunu, bunun bir tuzak olduğunu bilenlerin (Türk Sağı’nın) ise, sorunu çağdaş bir çözüme ulaştıracak yerde duygusal bir tepki ile varsa Osmanlı, yoksa Osmanlı diyerek geçmişe sığındıklarını, Osmanlı’nın bizzat kendisinin bu kültürel yozlaşmayı başımıza bela ettiğini unutmuş görünerek, ondan medet umduklarını kaydeder.

 Yazar, Ümmet toplumunun Müslüman kültürünün dış etkilere direnemeyeceğini, Türk diye direnen ve kazananın sadece M. Kemal olduğunu belirtir.

  Ordu ve Politika

 Mustafa Kemal, İttihat ve Terakkiden beri ordunun politikaya karışmasına karşıdır.

 Ali Fuat Cebesoy, Mustafa Kemal ile kendisinin memleket sorunlarına dikkat çektikleri için İttihat ve Terakki cemiyeti rüesası tarafından sevilmediklerini ve Mustafa Kemal’in cemiyetle meşgul olan subayların, ya orduyu bırakmaları, ya da cemiyetten ayrılmaları gerektiğini söylediğini anlatır. İttihat ve Terakkinin 1909 kongresine Trablusgarp delegesi olarak katıldığında, M. Kemalin, “Orduya dayanan bir cemiyet, millet bünyesinde kök salamaz” dediğini kaydeder.

 Muasır medeniyet ve Batıcılık

 Yazarın bu konudaki tespitleri;

“Atatürkçülüğü Tanzimat türünden bir Batı taklitçiliği diye anlayan birçok aydın var… Mustafa kemal Paşa Padişahçı şeriatçı takımı kadar, Batı taklitçisi jöntürk aydınları ile de uğraşmak zorunda kalmıştır…Batıcılar, meşrutiyet rejimini saltanat ve hilafetiyle birlikte tutmak üzere Batıya el uzatma yanlısı olanlardır. Batı ile uzlaşıldıktan sonra mevcut meşru rejime, saltanat ve hilafete dönülecekti…Kırım savaşından sonra evlerimizde yaşantımızda büyük değişiklikler oldu. Ziynetler, saray düğünleri yaygınlaştı, büyük zenginler türedi, halk emile emile iskelet kaldı… Cumhuriyet rejimi kurulunca M. Kemal Paşa’ya en çok direnenler,  Osmanlının batıcıları olmuşlardır. Mustafa Kemal tüm batıcıları devre dışı bıraktı… Anadolu hareketi başarıya ulaşınca ‘Hürriyet ve İtilaf’ ın ileri gelenleri, Vahdeddin ve emperyalist kuklası politikacılar hep yüzüstü bırakıldılar.

M.Kemal çağdaşlaşma yanlısıydı. Çağın uygarlık düzeyini batıda gördüğü için, uygarlık doğrultusundaki atılımlarında o taraftan esinlendiği olmuştur…Bu manada M. Kemal ulusalcıdır. Bayar ve İnönü batıcıdır.”

En büyük Atatürk düşmanları Atatürk’ü kusursuz sayan ve dogma yapan hızlı Atatürkçülerdir. Bunlar onun çağdaş uygarlık anlayışını Tanzimatçı-kozmopolit bir batıcılığa indirgemişlerdir.

 Ekonomik Bağımsızlık

 Önce Emperyalistlerin Türk Ekonomisine bakış açılarını yansıtan birkaç alıntıya yer verelim;

11 Nisan 1925 tarihli The Economist’ten; “Büyük dış borç altına girilmeli, yabancılara geniş ayrıcalıklar tanınmalı…Ancak Cumhuriyet yönetiminin mutlu yalnızlık ve mutlak bağımsızlık tutkularından vazgeçmesi gerekmektedir. Yabancı sermaye sorunu Türk liderlerini düşündürmeye devam etmektedir…Ülkenin doğal kaynaklarını bir an önce geliştirmesi zorunludur…Bu ise ancak yabancıların yönetsel katkısı ve mali desteği, dış borç altına girilmesi ve yabancılara geniş ayrıcalıklar sağlanması ile gerçekleşebilir…Ancak her şeyden önce Cumhuriyet yönetiminin mutlu yalnızlık ve mutlak bağımsızlık tutkularından vazgeçmesi gerekmektedir”

 İngiliz büyükelçisi Clerk’in Doğu Anadolu’yu gezdikten sonra ülkesine verdiği 11 Temmuz 1929 tarihli rapordan;

“..Türkiye’nin doğusundaki tarımsal gerileme Ankara rejiminin geleceğini tehlikeye sokacak boyutlarda…Eğer Türkiye yükseklerde gezen mağrur başını biraz eğer ve gerçekleri görürse, ihtiyaç duyduğu kredileri güvenilir bankalardan temin edebilir…Bu yardımlar sayesinde gelişebilir, uygar ve zengin bir ülke haline gelebilir.”

 Emperyalist sistemin denetimi altına aldığı ülkeye sınırlı gelişme olanağı tanıdığına daha ötesinin yasak olduğuna değinen yazar,   Mustafa Kemal’in yeni Türkiye devletinde neyi, nasıl yapmamak gerektiğini saptamak için kullandığı yöntemin, Osmanlının yakın tarihine bakmak olduğuna dikkat çeker. Onun tarihten ders alan yaklaşımını 1923 te Fransız gazetecisine verdiği şu demeci ne güzel yansıtıyor:

 “..İhtiyatlı hareket ediyorsak, aşırı derecede kuşkulu davranıyorsak, bize çok pahalıya mal olan özgürlüğümüzü kaybetme korkumuzdandır.”

 Atatürk’e bakıştaki yanlışlarımız

 Atatürk’ü anlamakta düştüğümüz yanlışlara ve yanılgılarımıza ilişkin yazarın tespitlerinden birkaç örnek;

 “.. 40 lı yıllarda Mustafa kemal hareketinin antiemperyalist niteliği unutturulmaya çalışılmıştır… Kemal Paşa’nın ölümünden sonra gelişen İnönü diktası, seçkin aydınlar, eşraf ve bürokrasi üçgenine dayanan savaş vurguncularıyla el altından işbirliği yapılan merkeziyetçi bir diktadır. …1950-80 döneminde İsmet Paşa diktasının özellikleri Kemal Paşa döneminin özellikleri sanılmak gibi bir yanılgıya düşülmüştür. Bu perspektiften bakılınca 27 Mayıs, 12 Mart darbeleri, aslında bal gibi İnönücülüktür…Atatürkçü geçinenler İslam kültürünü yadsımaktan, İslamcı olduklarını savunanlar da şeriata dayalı devleti geri getirme arzularından vazgeçerlerse daha gerçekçi olurlar”

 Rahmetli Attila İlhan’ın Kitabını özetleyebilecek nitelikte ve kendine özgü çarpıcı bir cümlesi ile yazımızı bitirelim;

“ M. Kemal 1919 dan itibaren iktidara oynayan çeşitli kişi ve kuruluşları  birer birer haklayarak kendi tasarladığı Cumhuriyeti kurmuştur…”

 

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları