AVRUPA VE BİZ – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

-
_______28 Temmuz 2016_______

AVRUPA VE BİZ

Aziz Bozatlı
Paylaş:

İlber Ortaylı’nın “Avrupa ve Biz” kitabı, biz Türklerin Avrupa ile ilişkilerini başlangıcından günümüze kadar incelemekte, batılılaşma serüvenimiz ve Avrupa ile ilişkilerimize tarihi perspektiften bakmamıza yardımcı olmaktadır.

İlk müracaatımızın üstünden yarım asırdan fazla bir zaman geçmesine rağmen kamuoyumuzda Avrupa Birliğine (AB) girip giremeyeceğimiz veya AB’nin bizi birliğe alıp almayacağı konusunda yapılan tartışmalarda, AB’nin esasen “Kültürel bir birlik” olduğu gözden kaçırılır. Nitekim birliğin fikir babası Papalık’tır. Yüzyıllardır birbiri ile savaşan Hıristiyan toplumlarının kendi aralarındaki savaşların, İkinci dünya savaşı ile artık son bulmuş olması arzusuna dayanır. Gene göz ardı edilen bir diğer husus, birliğe müracaatımızdan günümüze kadar geçen zaman içinde her iki taraf toplumlarında ve dünya konjonktüründe büyük değişimler olduğudur. Bu arada birlik lüzumundan fazla büyüyerek hazmetme kapasitesini aşmış, dağılma emareleri göstermeye başlamıştır. Nitekim 2016 yılında İngiltere halkının %52si, kendi tanımlamaları ile “İngiltere’yi AB’den geri alma” olarak niteledikleri, AB den ayrılma yönünde bir irade ortaya koymuştur. Bu arada incelenmesi gereken bir diğer konu da Türklerin Avrupa ile ilişkilerinin geçmişidir. İlber Ortaylı’nın yazdığı ve bu güne kadar 7.nci baskısı yapılan “Avrupa ve Biz” kitabı bu bağlamda, Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerini çok geriden başlayarak incelemektedir. Yaşanmış tarih, bize gelecek için çok önemli ipuçları verir. Ne kadar uzak geçmişi bilirsek, o kadar uzak geleceğe yön verebiliriz. Yazarın kitabın değişik bölümlerinde belirttiği görüşleri ve ilginç anekdotlar özüne dokunmadan, mümkün olduğunca kendi üslubuna sadık kalınarak, birkaç ana başlık altında özetlenerek sunulacaktır.

Batılılaşma Serüvenimiz

Türk batılılaşması, adı konmadan ve üzerinde tartışılmadan zaruri sebeplerden ötürü başlamış bir süreçtir. Türkiye’nin Batı kültürü ile temasında bazen olumlu sentezler ortaya çıkabildiği gibi, bazen de yerli kurumların zedelenmesi yıkılması ve yenisi ile ikame edilememesi gibi sarsıntılar olabilmiştir. Batılılaşma adı altında gelişen değişim sürecinin tepki ve tartışmaları da beraberinde getirmesi doğaldır. Türkiye’de sağ ve sol dünya görüşleri, ekonomik ve sınıfsal bir temele değil, hayat tarzı seçimine dayanır. Toplumun bir kesimi, Batı tarzı hayatı refahla ve Doğulu kültür ve hayatı da sefaletle aynileştirerek mukayese ederdi.

Her devirde Batıyı hiç bilmeden sevenler olduğu gibi nefret edenler de vardı.

Türk inkilabı, 150 yıl boyunca hiçbir zaman sınıfsal kavga ile paralel gitmemiştir. Osmanlının ilk meclisinde de sınıfsal bir yapı yoktur.

Bir ülke batılılaşırken mühendis batının tekniğini alır, filozof felsefesini yorumlar ve bir sürü aklı kısa kalabalık da batıda gördüğünü taklit etmeye kalkar.

Türk batılılaşması, bir hesaplaşma, bir didişme meselesidir.   Türkiye’de batılılaşma zorunlu idi. Bunun derecesini ise ananenin kuvveti ve aydın-bürokratın Batıyı tanıma ve bilme seviyesi tayin etti. Batılılaşma, Batıyı iyi öğrenerek yapılır. Biz ise sathi eğitim ile sathi aydın yetiştirerek, sathi hayata devam ediyoruz.

Batılılaşma Dönemi Kadroları

Osmanlı dönemi, modernleşmesi için kadro yetiştirmeyi ve okullaşmayı belli ölçüde başarmıştır. Cumhuriyete de önemli ölçüde miras bırakmıştır. Mülkiye, Mektebi Sultani (Galatasaray), Baytar Mektebi, Orman Mektebi, Mühendislik, Tıbbiye bu dönemde açılmıştır. Ziya Gökalp gibi bir filozof-sosyolog ve Mehmet Akif gibi bir şair, Baytar Mektebinden çıkmıştır. Birçok siyasi oluşum bu okullarda filiz vermiştir. Osmanlı memur ve zabiti, mektep yanında geniş bir coğrafyada yetişir. İmparatorluğu iyi bilen bu sınıf, kendisini Hükümdarın değil devlet ve milletin zabiti olarak görür. Bu örgütlü ve hareketli sınıf imparatorluğu gerçekten iyi bilir. Genç yaşta olgunlaşırlar. Bu nesil mutlakıyet rejimi içinde doğuyor, meşrutiyet bocalamaları içinde yürüyorlar, cumhuriyeti kurup, tek bir partiyi yönetiyorlar ve demokrasiye de geçiyorlar. Atatürk, İnönü, Fevzi Çakmak, Asım gündüz, Fethi Okyar ve diğerleri.

Batı Avrupa ordularında asker ve sivil memur dediğin adamlar muhafazakardır. Ama Rusya ve Osmanlı’da bunlar devrimci ve düzen karşıtı adamlardır. Bunlar okuyorlar analiz yapıyorlar Batı ile temasa geçiyorlar. Bu toplumların en uyanık insan malzemesidir bunlar.

Batılılaşma ve Eğitim

Osmanlıda eğitim teşkilatlanması son derecede başarılıdır. Buralar laik okullardır. Buralarda önceleri Kuran ve din bilgisi dersleri de okutuluyor, ancak diğer derslerin ağırlığı ve önemi din derslerini ikinci plana atıyordu. Zira müspet ilimler öğrenmek zorundasınız. İşte tam bu noktada mektepliye karşı medreselinin itirazı baş gösterdi. Bu muhalefet günümüze kadar gevşemeden devam etti

Tanzimat devri ileri gelenlerinin, eğer bize batılılık lazımsa onu da bizim yapmamız lazım diyerek kurdukları Galatasaray Lisesi; Türkçemizi, Türk tarihini, Türk edebiyatını ve bir Batı dilini en iyi şekilde öğreten, panzehir bir okuldur. Şimdiki maarif böyle bir okul kuramadı. İngilizce eğitim veren tüm üniversiteler birer skandaldır. Ne İngilizceyi öğreniyorlar ne Türkçeyi.

Türk inkılabı teknik eğitime ve tababete daha önceleri başladığı için başarılı olmuştur. Bugün Türkiye bu iki dalda da çok öndedir. Ancak hukuk inkılabımız tamamlanamamıştır. Edebiyat, toplumun değişmesini anlatamamıştır. Keza iktisatta da kendini tamamlayamadı.

Günümüzde ise, Türkiye’nin seçkin insan yetiştirme programı yok.

Avrupa ile Siyasi İlişkilerimiz

Haçlı seferleri ile Doğudan alınanlar Batıya (İtalya’ya ) taşınmıştır. Geleceğin Avrupası İtalya’da oluşmuştur. İtalya Avrupa’nın çekirdeğidir, hocasıdır. İtalya kültürünü bilmeyen Avrupa’yı bilmez. Maalesef Türkiye’de Batının anlaşılmadığı, İtalyan kültürünün bilinmemesinden bellidir. İtalya aslında kıtanın küçük bir modelidir. Bankacılık, gazete, borsa, ticaret odaları, muhasebe sistemi hep İtalyanların icadıdır. Gemicilik terminolojisi ve ilk bilimler akademisi de onlara aittir.

Avrupa’daki kavimler 15. asırdan beri birbiri ile savaşmaktadırlar.30 yıl savaşları Katolik-Protestan savaşı gibi görünse de kimin kimle savaştığı belli olmayan, bütün Avrupa’nın karıştığı topyekün bir savaştır. Bu savaş sonrasında yapılan 1648 Vestfalya barışı ile bazı diplomasi kuralları benimsemiştir.1815 Viyana anlaşması ve 1856 Paris Barış anlaşması ile de uluslararası ilişkiler daha düzenli hale gelmiştir. Avrupa devletleri diplomatları ülkemize gelince yerli Rum, Ermeni ve Yahudilerden sınırsız sayıda tercüman istihdam ediyorlardı. Bunlar diplomatik dokunulmazlık kazanıyorlardı. Hatta bunlardan Murat Tosunyan isimli Ermeni asıllı bir Osmanlı vatandaşı, sonradan İsveç’in İstanbul büyükelçisi bile olabilmiştir.

Türkiye’nin 900 yıllık tarihi Avrupa ile beraberdir. Ülkemizin adını bile Avrupalılar (İtalyanlar) koymuşlardır.(Turchia-Turcmenia) Türkiye demek zaten “Avrupa’nın ortasındaki İslam” demektir.

Türkiye 9 asırdır Avrupa ile itişerek, kakışarak ve bazen da ittifak içinde bulunarak bir arada yaşamaktadır. İlk Avrupa birliği, Papalık ve Osmanlı (Halifelik) arasında 1623 yılında Venedik merkezli bir birlik olarak düşünülmüştür. Fakat ondan sonraki birlik arayışlarında Türkiye ve Rusya yoktur.

1856 Paris Barış anlaşması gereği, Osmanlı bir Avrupa devleti olduğu için, Java ve Endonezya’dan gelen çocuklar okutulup, Osmanlı pasaportu verilerek Avrupa’da rahatça dolaşımları sağlanabiliyordu.

Kapitülasyonlar 1699 Karlofça barışından sonra yaygınlaşmaya başlamıştır. Karşılıklıdır, ama biz kullanamadık.

AB tarihi bilinçaltını yok sayamaz. Mesela;  Alman kamuoyu Akdenizlileri istemiyor. Almanlar Avusturya ile zaten kardeş, Macarlar Avusturya’nın bir parçası, Polonya Almanya’nın arka bahçesi, Slovenya zaten elindedir. Buna göre Almanya AB içinde olağanüstü büyüyecek ve AB er veya geç Balkan problemine bulaşacaktır.

Türkiye, problemli kendi güneydoğusu ile Balkanlar arasındadır. Bu iki bölgedeki huzur ortamından Türkiye de karlı çıkar. Huzur her zaman iyidir. Ama içinde olmadığımız takdirde çıkacak hengamede Türkiye o kadar zarar görmez.

Avrupa ile Kültürel İlişkilerimiz

1453 te İstanbul fethedildiğinde Papa II Pius, Fatih Sultan Mehmet’e Hıristiyan olmayı teklif eder. Helenizm aslında sadece Batının değil Şark ve Akdeniz dünyasının ortak kültürüdür. Büyük İskender ile yayılmıştır. “Yahudi Düşmanlığı” aslında Müslüman kültüründe yoktur. Bu, Batının empozesidir, kaynağı da Rusya’dır. Rusya bir dönem hem Müslümanlara ve hem de Yahudilere eziyet etmiştir.

1800’lü yılların başında Avrupa’da ayaklanmalar oldu. Avusturya ve Rusya bunları bastırdı kaçan elitler Osmanlıya sığındı. Albay Kolciezski “Sefer Paşa”, Çaykovski diye birisi “Sadık Rıfat Paşa” oldu. Borcezki “Mustafa Celalettin” oldu. (Bunun torunu da Nazım Hikmet’tir) Kaçan bu insanlar Müslüman olmuşlar ama hayat tarzlarını değiştirmemişlerdir. Bunlar aracılığıyla salon geleneği oluşmuştur.

Bugün Avrupalı Oryantalizmi kısmen de olsa insanına öğretmiştir. Ama onlar için Türk demek, “militan davranışlı, fetihçi, yıkıcı” demektir. Bu imaj, Avrupalının zihninden kolayca silinmez. Bu gün Bosna’da, Bulgaristan’da Türklüğünden vazgeçmeyen asimile olmayan bir zümre var. Avrupa’da üç milyon proleter ve entegre olmaya hiç niyeti olmayan Türk var. Bunlar korkutucu unsurlar.

Avrupalılar Haçlı seferleri ile Anadolu’nun bir kısmına yerleşmişler, Urfa, Antakya ve Kudüs’te krallıklar kurmuşlardır. Geldikleri gibi gidiyorlar. Çünkü, dil ve gelenekleri öğrenmiyorlar. Müslümanlarla, Yahudilerle ve hatta doğulu Hıristiyanlarla bile araları kötü idi. Bu tarihi gerçeklik doğrultusunda, bizim AB toplumları ile kaynaşmamızın düşünülmesi biraz hayalcilik olsa gerek. Nitekim Avrupa’ya gönderdiğimiz insanlar 3 nesildir kaynaşmadan paralel bir toplum oluşturmuşlardır.

Batıda farklı insanların bir arada yaşama kültürü yoktur. Batıda Antisemitizm yani Yahudi düşmanlığı uzun süre problem olmuştur. Batı Dünyası, bir avuç Yahudi’yi hazmedememiştir. Muhtelif kavimlerin bir arada yaşama kültürü, Akdeniz Toplumlarına has bir vasıftır. Örneğin Balkanlarda Osmanlı hâkimiyetinin bittiği gün, kitleler birbirini katletmeye başlamıştır. Mesela 1912 de Yunan Ordusu Selanik’e girer girmez Yahudi katliamı yapmıştır.

Batı insanı Doğu insanı ile beraber yaşamaya alışık değildir. Kurtuba Endülüs Müslümanlarından alındığında, Büyük Cami’in sütunları arasına ikon ve aziz heykelleri yerleştirilerek bozulmuştur. Bugünkü Avrupa’nın temelinde bu tutum vardır. Üniversalizm öyle lafla veya 3-5 kişinin benimsemesi ile olmaz. Toplumların onu bir yaşam biçimi haline getirmeleri gerekir. Bu, mektepte de öğretilmez, bunun mektebi tarihtir. Doğu insanı, Ortadoğu insanı, Akdeniz insanı, 5000 senedir severek nefret ederek birbirini görerek Batılı ile beraber yaşıyor.

Batıdaki Türk düşmanlığının sebebi Anti-Türk eğitimdir. Anti Müslümanlık değil. Batının gözünde Türk demek, “militan” demektir. Roma mirası üzerine oturan kavim demektir. Arap’a aynı derecede düşmanlık yoktur.

Benim kimliğim yok, ben beynelminelim, diyemiyorsunuz. Çünkü muhataplarınız beynelminel değil, sizi “Türklük” kompartmanı içinde algılarlar. Kimlik sahibi olmadan hayata devam edemezsiniz.

Biz Avrupa kültür sisteminin bir parçası değiliz. Vakıa, biz Şarkın da bir parçası değiliz. Biz Akdeniz kültür çevresinin toplumuyuz.

Türkiye Batı karşısında teknik bakımdan uçurumu aşmıştır.  Türkiye batı teknolojisinin dilini ve kalıplarını bilir. Türkiye’nin Osmanlıdan beri Batı dünyasında iltifat etmediği kalıp, kültürel hayattır. Ama artık Avrupa’da da kültürel hayat değişmektedir ve Amerikanizmin tesiri altındadır.

Türkiye AB’ye Girebilir mi?

Türkiye bugünkü bölgesel dengesizlikler ve sosyal sınıflar arasındaki uçurumla Batı Avrupa’ya giremez. Türkiye kültürel bakımdan anarşi içinde bir ülkedir. Tarihi mirasına sahip değildir. Vergi toplayamayan bir ülkedir. Buna rağmen, asayiş ve adalet yönünden fena değildir. (Günümüzde yazarın bu konularda görüşlerinin kısmen değişmiş olacağını düşünüyorum. A.B.) Gerilla savaşını kazanmış bir Ordusu ve etkin bir Hariciye Teşkilatı var. Ama rafine çalışmasını bilen bir polisi yok. İçişleri Bakanlığı bu memleketin coğrafi bilincine bile sahip değildir. Bu Bakanlık, İmparatorluğun Dahiliye Nezareti sağlamlığı ve duyargasına sahip değildir.

1991 yılında Unesco’nun İspanya’da yapılan ve yazarın da katıldığı bir toplantısında İngiltere eski dışişleri Bakanı Lord Owen, geleceğin Avrupa Birliği çerçevesini çizerek “Çekler Macarlar ve Polonyalılara karşı geçmişte komünizme karşı koydukları için borcumuz var. Bunlar birliğe girecekler ama Türkiye Avrupa’ya giremez” der.

AB içinde homojenite yok.  Germanik Blok ile Akdeniz Ülkeleri arasında derin farklılıklar var. Almanya, doğu ve güneye doğru genişlemek isteyen bir güç. 30 devletli bir Avrupa’nın olmayacağını herkes biliyor. AB’nin kültürel, ekonomik ve demografik olarak kendini yenileme kabiliyeti yoktur. İçlerindeki etnik sorunlar da bizimkinden kat be kat beterdir. O yüzden bu birliğe girmek gerekir ama, fazla bağlanmadan ve her an bavulunu toplayacak “iç güveyisi veya gelin kız” durumunda girmemiz gerekir. Bir kriz anında kolayca terk edip hayatınıza devam etmelisiniz.

Batılı Tipin Karşıtı Doğulu Tip Var mı?

Kimliğin oturmadığı, iyi tarif edilmediği, benimsenmediği yerde ulus ve vatan coğrafyası da benimsenmez. Tarih benimsenmezse, coğrafya da benimsenmez ve kimlik eksik teşekkül eder.

Her toplumun bir eğitim tarzı vardır. Ve o eğitimle bir insan tipi yaratılır. Sosyal statüsü ne olursa olsun aristokrat, işçi, köylü, bu insanların belirgin bir belkemiği vardır. Batılı dediğimiz insan tipi bu belkemiğinin etrafında şekillenir. Bu tip güçlü çizgilere sahiptir ve Germanik bir karakter taşır. Halbuki bu anlamda Müslüman bir insan tipi mevcut değil. Müslüman bir ortak-pazar kuramazsınız. Belkemiği belli bir Müslüman tarifi yapamazsınız. Müslüman sadece ibadet eden adam değildir. Bu bir kültür tipi olmalıdır. Zaman ve mekan referansları, yaşam kalıpları, yaşam tarzları ile aynı eğitimden geçmiş olmaları gerekir. Yani öyle bir İslam dünyası var ki, kendini tarif etmiş, kimliğini ortaya koymuş ve kimliğini kültür yoluyla yeni nesillere aktarabilmiş değil. 12.nci asrın Müslümanı bunu başarmıştı. Ortak Müslüman uygarlığını yaratan Türk, İranlı, Arap, Sami, Hindu idi, hepsinin bir ortak edebiyat platformu vardı. Ama karşınızda bir “Hıristiyan Alemi” var.

Hıristiyanlık batılı insanın belkemiğini oluşturan kurumdur. Kiliseye gitmeyen için bile geçerlidir bu. Eğitimin referans noktaları Hıristiyanlığa aittir. Bu referans noktaları ferdin bilinç ve muhakemesini şekillendirir. Batı demek <Hıristiyan-Helen uygarlık demektir>. Bu kiliseden çıkmayan sofu için de, komünist militan için de geçerlidir.

Bu gün bir Siyonist Yahudi, Yahudiliğin hiçbir kuralını yerine getirmez ama bir Yahudi kimliği vardır. Şeriatın emrine uysa da uymasa da bu ulusal kimliğini ortaya koyar. İşte bu kimlik sayesindedir ki iki bin yıl yabancı diyarlarda, yabancı kültürlerin ortasında yaşayan fakat bu arada kendi ecdadından tevarüs ettiği kültürel referansları da muhafaza eden bir < Yahudi Tipi> teşekkül etmiştir.

Hıristiyan medeniyeti dediğimiz zaman sadece kiliseye gidip papazın elini öpen insan anlaşılmamalıdır. Hıristiyan medeniyeti bir bütündür. İçinde kilise de vardır, üniversite de, devlet de, hukuk nizamı da. Türkiye’de Müslüman-aydın tipi dediğimiz kişilikte hakikaten bir kimlik bunalımı vardır. Bir Müslüman tipinden söz etmek mümkün değildir. Müslüman dünyası 13 ve 14 asırdan beri kendini yeniden üretememiştir

Sonuç Yerine

Sonuç olarak, Batı ve tüm dünya ile ilişkilerimizi sağlam temellere oturtmak için, kültürümüzü tarihi temelleri üzerinde, çağdaş ölçülerde yeniden üretip, demokrasiyi içselleştirmemiz gerektiğini vurgulayan yazarın bu konudaki tespitleri ile yazımızı sonlandıralım.

“300 yıllık Türkiye modernleşme tarihinde, bir tek Atatürk dönemidir ki, iyi niyet ve istekle, Türk tarih ve toplumsal düşüncesinin cihana açılmasına çalışılmıştır. Farsça, Hintçe, Sanskritçe ve Çince bileceksiniz ki, Türklerin tarihini inşa edesiniz.1933 te Nazi iktidarından kaçanlar sayesinde Türk Üniversitelerinde tüm bu bilimlerin temelleri atılmış ama devam ettirilememiştir. Bu ananeyi tekrar canlandırıp bir Rönesans yapmamız gerekir. Dışa açılmak için ticari faaliyet yetmez. Dünyayı koruyup sevecek bir kültürel açılım gereklidir. Aksi takdirde derinliksiz, pragmatizme saplanmış, bir toplum olursunuz”

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları