Aydın Modasında Yeni Trendler – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______25 Mayıs 2011_______

Aydın Modasında Yeni Trendler

İskender Öksüz
Paylaş:

 
          14.06.2010 
 
          İkinci Dünya Harbi’ne kadar Batı entelektüeli, dünyada geri ve ileri ırklar bulunduğuna, gerilerin yok olup ilerilerin hâkim olacağına iman etmektedir. Bernard Shaw, geri ırkları ortadan kaldırmanın en insanî yolu diye -yarı şaka, yarı ciddî- zehirli gazı tavsiye ediyor. Birinci Dünya Harbi’nden önceki aydın teorilerinden biri de harbin insanlara rahmet olduğu, dinamizmi, hayatiyeti arttırdığı…

          Birinci harp, dünyayı dehşetiyle sarstıktan sonra entelektüeller, gözlerini kırpmadan bu sefer kayıtsız şartsız sulhçu oluyor. Bu arada geri ırklar düşüncesi ciddiyetle devam ediyor. Hitler asla bu modanın öncülerinden değil. Sonuna ancak yetişiyor.

          1930’larda Bertrand Russel, İngiltere’nin kayıtsız şartsız silahsızlanmasını talep ediyor. İngiltere ordusunu terhis edince medenî dünya mahçub olacak, İngiltere’yi tehdit etmeyi aklından bile geçirmeyecektir. Nazi Alman saldırısının bütün Avrupa’yı teslim almasına ancak birkaç yıl vardır… Barış modasından en çok etkilenen Fransa’nın, birinci harpteki güçlü direnişinin tam aksine birkaç haftada Almanlar’a teslim olmasının temel sebeplerinden biri barışçı aydınlar.

 

          Entelektüeller cemaati

          İkinci Dünya Savaşı başlarken moda tekrar değişir. Artık ırkçılığa karşıyızdır. Fakat komünizm ne güzel şeydir öyle! Francis Fukuyama, “neo-konservatif” hareketi, 1930’lar ve 40’larda, New York Şehir Üniversitesi’ndeki bir grup Yahudi öğrencinin başlattığını söylüyor. Bunlar, o yılların aydın modasına uyuyorlardı, yani komünisttiler. Troçkistlerle Stalinistler okulda ayrı kafeteryaları kullanıyordu. Sonra moda komünizm aleyhine değişti  ve onlardan Bush’a uzanan yeni muhafazakârlık doğdu.  Nereden nereye diye şaşırmayın: Değişmeyen tema, ABD’nin dünyaya yeni bir düzen getirmekle vazifeli kılındığıdır. Düzenin niteliği zamanın aydın modasına göre değişebilir.

          İster bilim olsun ister teknoloji, ister hukuk, ister dışişleri, her mesleğin bir disiplini vardır. Değişik görüşlerin ne kadar farklı olabileceğini bu disiplin sınırlar. Uçuk fikirlere her zaman yer vardır. Hattâ uçuk fikirler ve  inovasyon, teşvik edilir; ama uçuşun sınırları bellidir. Bir fizikçi, yakında yerçekimi kanununun iptal edileceğini ve cisimlerin serbest bırakıldığında göğe doğru uçacağını, çünkü kendisinin böyle hissettiğini söyleyemez.

          Bu sınırlamalardan vareste bir meslek var galiba: Aydın olmak! İşte bu “mesleğin” uçuşta sınırları yok. Tek kısıt -sık sık değişen-  entellektüel modadır.

          Thomas Sowell, “Entellektüeller ve Cemiyet” adlı eserinde aydınları ve aydınlığın tarihini inceliyor.

          Görüyor ki fikirlerin modaya uygunluğu şart… Gerçeğe uygunluk gerekmiyor. Peki içinde yaşanılan toplumun değerleri ve menfaatleri? Burada bir kural var gibi: Aydın olmak istiyorsanız, savunduklarınızın toplumunuzun görüş ve menfaatlerine mümkün mertebe ters olmasında yarar var…  Başka türlü “yeni ve çarpıcı” olmak, hani frenkçesiyle “contraversial” veya “avant-garde” olmak zor.

          Devrim kaçınılmazdı!

          Nihayet, aydınlığın bir kuralı daha beliriyor: Fikirlerinizi -moda değiştiği takdirde tabiî- hemen değiştirebilir, bir öncekinin tam tersini aynı rahatlıkla savunabilirsiniz. (Bakınız, meselâ neo-conlar.) Bu, asla aydın olmaya engel değildir.

          Thomas Sowell, her şartta, her halde ve her işte, bir gün bir şeyi savunurken, ertesi  gün tam tersini savunup “haklı” olabilen bu aydınların bu marifetlerine bir izah arıyor. Bunlar olsa olsa “mesh edilmiştir (anointed)” diyor. Bu tabir bana Özdemir İnce’nin “ana rahmine haklı düşmüş” tiplemesini hatırlattı.

          Hep yabancılardan mı misal vereceğiz. Buyurun bizim aydınlarımızın 1970’lerine bakın. Türkiye’de ve dünyada devrim kaçınılmazdı. Bunu bilim söylüyordu. Bilim, benim sizin bildiğiniz burjuva kimyası, fiziği, sosyolojisi falan değil, “tarihî maddecilik” bilimiydi. Yanılmıyorsam bir cumhurbaşkanımız bile, “solcu olmak adam olmaktır” buyurmuştu.

          Aradan yirmi yıldan az bir zaman geçti. 9.11 oldu. O ikiz kulelerin “dokuz-onbir”i değil.  Bu bizim tarihle 9.11: Dokuz Kasım 1989. Berlin Duvarı’nın yıkılışı. İki yıla kalmadı, garantili devrimin öteki büyük ülkesi de “fareyi tuttuktan kelli, kedinin rengi önemli değildir” deyip kapitalist hallk cumhuriyeti olmasın mı! Birkaç yıl içinde aydınlarımız toparlandı ve bu sefer post-modern oluverdiler. Nedir post-modern? Size hiç bir şey değildir gibi gelebilir ama yanılırsınız. Her şeydir… Herhangi bir konuda, günün objektif gerçeğini alın, onun tam tersini söyleyin. İşte odur. Tam da aydınlığa yakışır bir mekanizma. Yeterince yaratıcı, kontraversial, zıt mı zıt ve yenilikçi!

          Şu anda nasıl aydın olunur? İki temel şart varmış gibi görünüyor:

          Millet devletinin, veya popüler tabirle “ulus devlet”in sonunun geldiğine iman edeceksiniz. Türkiye, Türk, Kürt, Çerkez, Laz, (burayı uzatabilirsiniz; bir teoriye göre 36, bir diğerine göre ellinin üstünde  etnisite sayabilirsiniz) karışımından oluşan bir mozayiktir.

          1970’lerin solunu nostalji ile yad edecek, o günlerin silahlı terörist ihtilalcilerinin aslında demokrat gençler olduğunu ve haksızlığa uğradıklarını söyleyeceksiniz. Bunlar gerçek mi? Şimdi gerçeklerle insanların kafasını karıştırmayın lütfen!

          Bu yazdıklarım aklı selim sahiplerine biraz uçuk komedi (farce) gibi gelebilir. Aydınlar kendi aralarında bunlarla eğlense ve topluma başka bir etkisi olmasa işi bu tatlılıkta bırakabiliriz. Fakat onlar modanın dalgasında sörf yapıyor ya… O dalga başka kesimleri de etkiliyor. Bakıyorsunuz, iktidar olsun, muhalefet olsun, politikacılar da aydın olma yarışına kapılmış gidiyorlar… Sonunda toplumla ters köşeye yatıyor ve bitiyorlar.

          Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşmalarında “Faşizme geçit yok!”, “Türk Dil Kurumu’nu eski haline getireceğiz!” ifadeleri, aydın olmanın yukarıdaki ikinci şartına uygundu. Bilmeyenlere açıklayayım, 1970’lerde, bu sözdeki “faşizm”, Stalin’in tarifine uygun olarak kullanılıyordu ve o açıdan gayetle doğruydu. İnanmazsanız, Orhan Hançerlioğlu’nun Felsefe Sözlüğü’ne bakınız. Sovyet Felsefe Sözlüğü’nden alınan bu maddeye göre faşist, “komünist olmayan” demektir.

          Türk Dil Kurumu’nun eski hali de toprağı bol olsun, 2008’de kaybettiğimiz Oxford Üniversitesi Türkoloğu Geoffrey Lewis’in, “Türk Dil Devrimi- Felaket bir başarı” kitabında anlattığı, Türkçenin imhasının karargâhıdır. Kurumun “o haliyle” açtığı yaralar daha yeni kabuk bağlamaktadır ve kalıcı tahribatın ne olacağını henüz bilmiyoruz.

          İktidar politikacıları ise yukarıda saydığım aydın modası dalgasının birinci şartına daha yakın duruyorlar: “Türk”, milletimizin değil, otuzu, beki de elliyi aşkın etnik gruptan sadece birinin adıdır.  Her ne kadar Anayasamız, “Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı herkes Türktür” dese de bu öyle değildir ve nasıl olsa bu darbe anayasası değiştirilecektir.

          Bunlar aydınların, onların etkisindeki basının ve her ikisinin de etkisindeki politikacıların “gerçekleri”. Peki gerçeğin gerçekleri ne?

          ‘Biz’ kim ‘öteki’ kim?

          Son bir kaç haftada peşpeşe iki anketin sonuçları açıklandı. Birisi, “Türkiye’de Toplumsal Eşitsizlik” diğeri “‘Biz’lik, ‘Öteki’lik ve Ayrımcılık” başlığını taşıyordu. Bundan sonra birincisine kısaca “Eşitsizlik Anketi”, ikincisine de “Ayrımcılık Anketi” diyeceğim.

          Halkımız özlediği sola kavuşmak için iştiyak içinde midir? Ah şu CHP eski sol haline gelse de oraya akıversek mi demektedir? Buyrun Eşitsizlik

          Anketi’nin bulguları:

          Kendilerini “ortanın solunda” vasıflandıranlar 1990 yılında toplumun yüzde 22’si iken 2009’da yüzde 13’üdür. Yanlış anlaşılmasın, burada “ortanın solu” ile solun her renginin toplamı kastediliyor. Rahmetli Ecevit’in solculuğu zamanındaki ortanın solu değil. Ne dersiniz, iktidara gelmek için solculuk yapmak akıllı bir yol mu?

          Peki ya mozayik Türkiye? Ayrımcılık Anketi’nde “Etnik kimliğiniz nedir?” diye soruluyor. Deneklerden yüzde 66’sı, “Etnik bir dilim ve kültürüm yoktur, tamamen Türk dili ve kültürü içersinde yaşıyorum” cevabını veriyor. Yüzde 20’si, “Hayatımda birinci sırada Türk dili ve kültürü gelir, etnik dilim ve kültürüm benim için ikinci sıradadır” cevabını işaretliyor. İkisinin toplamı yüzde 86. Türk kültürü ile hiçbir bağım yoktur, tamamen kendi etnik dilim ve kültürümle yaşıyorum diyenler yüzde 2. Yüzde 8 ise Türk dili ve kültürünün ikinci sırada yer aldığını ifade ediyor. Hata payı da yüzde 2,3 imiş.

          Kim yaptırmış bu faşist anketi diyeceksiniz. Sık sık Soros’un adıyla birlikte anılan Açık Toplum Vakfı ve Boğaziçi Üniversitesi. Haklısınız, toprağı bol olsun Hançerlioğlu’na ve Stalin’e göre bunlar da faşistin hasıdır.

          Bu araştırma, geçmiş on yıllarda yapılan bir dizi araştırmayla aynı sonuçları vermektedir. Değerli akademisyen Tayyar Önder, “Türkiye’nin Etnik Yapısı” kitabında bu araştırmaların bir meta-analizini (analizlerin analizi) veriyor. Önder’den öğrendiklerimiz de enterasan. Ayrımcılık Anketi’nde zımnen, konuşulan birinci dil sorulmaktadır. Önder, meta-analizinde, dilin kendisini bir gruba ait hissetme yüzdeleriyle örtüşmediğini gösteriyor. Kürtçeden başka bir dil bilmediklerini ifade edenlerin yarıdan fazlası, “kendinizi ne hissediyorsunuz?” sorusuna, “Türk” cevabını vermektedir.

          Siyasilere bir kaç soru…

          Şimdi aydınların mozaiğini ne yapacağız? Siyasilere de başka bir Açık Görüş yazımda sormuştum, tekrar sorayım: “Siz etnisiteleri alt alta koyup topladığınızda 72 milyon çıkacağını mı sanıyorsunuz? On milyonu zor bulursunuz. Bu mudur siyaset stratejisi?” Şimdi görüyorum ki, on milyon demekle neredeyse iki kat abartmışım.

          Peki aydınların bu fedakârane çalışmalarının kamu oyuna hiç mi etkisi yok? Olmaz olur mu?

          Anketlerde bu da görülüyor. Erkek-kadın, Kürt-Türk ve Sünni-Alevi ayrımcılığı sorgulanmış. Her üçü için de ayrımcılık yapılıyor mu sorusuna bir epey “Evet” cevabı alınmış. “Peki siz hiç hakkettiğinizden daha azına razı olmak zorunda kaldınız mı?” sorusuna alınan cevaplar  tam tersine ilk soruya verilen cevabın yanlışlığını gösteriyor. Her üç mutasevver (hipotetik mi desem?) ayrımcılık için de grupların evet cevapları hata sınırları içinde birbirine eşit! Yani, mesela, Sünniler de Aleviler de Alevilere karşı ayrımcılık yapıldığı kanaatinde ama “hakkettiğinizden mahrum kaldınız mı?” sorusuna verilen “evet kaldım” cevaplarının yüzdesi Sünnilerde de Alevilerde de eşit çıkıyor! Demek ki ayrım yok. Türk-Kürt ayrımcılığı için de aynı. Yapılıyor mu? Evet yapılıyor. Sizin hakkınız alındı mı? Her iki grupta da alındı diyenler eşit. (Kürtlere Kürtçe sorulmuş!)

          Birinci cevap, aydınlarımızın ve siyasilerimizin yarattığı moda dalgasının bir miktar sonuç verdiğini gösteriyor. İnsanlar ayrımcılık yapıldığı fikrine ikna oluyor. “Siz hakkettiğinizden azını mı aldınız?”a verilen ‘evet’lerin eşitliği ise aydınların ışığını değil gerçeği yansıtıyor.

          Star, 14 Haziran 2010

 
 

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları