B. Tekin İSFAHANLI – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______14 Nisan 2012_______

B. Tekin İSFAHANLI

Milli Düşünce Merkezi
Paylaş:

 

 

haberakademi.net’den

 

Dr. Abdulkadir SEZGİN Hoca ile Söyleşi

 

B. Tekin İSFAHANLI

 

 

 

 

 

Sitemiz yazarlarından Dr. Abdülkadir SEZGİN Hoca ile merhum S. Ahmet ARVASİ Hoca hakkında konuştuk. Bu aralar isminden sıkça bahsedilen “Ülkücü Kadro” dergisinden tutun, “ülkücülük”e kadar pek çok mevzuya değindiğimiz söyleşi oldukça uzun olduğu için iki parça halinde yayınlayacağız.

Hocam, Arvasi Hocayla bir araya gelip tanışmanız nasılolmuştur?

Dr. ABDÜLKADİR SEZGİN: Ben Arvasi Hocayı kitaplarıyla tanıdım. Kendini Arayan İnsan ve İnsan ve İnsan Ötesi” kitaplarını okudum. 1970’de Şehzade Camii Cuma Hatibiyim. Aynı zamanda Türkiye Milli Talebe Federasyonu Tiyatro Müdürüyüm.”Yoldaş Maria’nın Gugulisi” diye bir oyun sahneye koyduk; Egeli arkadaşımız Yalçın Tan’ın yazdığı bir oyun. Komünizmle dalga geçen müthiş bir komedidir. Bir taraftan müdürlük bir taraftan da Cuma hutbeleri okuyup, namaz kıldırıyorum. Hutbeyi de kendimiz yazıyoruz; Federasyonda teksir edip, Türkçe metnini de Cuma çıkışında müezzinlere dağıttırıyoruz. O dönemde benim gazete köşelerinde çıkmış hutbelerim de var.

Arvasi Hocanın İnsan ve İnsan Ötesi kitabını –yanlış hatırlamıyorsam– beşe bölüp, hutbe olarak okudum ve teksir edip cemaate de dağıttım.

Hocayla benim tanışmam, Hoca’nın Fikirtepe Eğitim Enstitüsüne öğretmen olarak tayin olmasıyla başlar. Daha çok Ahmet B. Karabacak’ın “Milli Hareket” dergisinde buluşuruz, konuşuruz, arada ev toplantıları olur. Bu arada biz bir vakıf kurduk: Türk Gençlik Vakfı. Bu vakıf hala çalışıyor. Merkezi Bağlarbaşı’nda. Benim amcam oğlu Osman Sezgin vakfın başkanı.12 Eylül döneminde Hoca tutukluydu. Vakfı 5 kişi kurduk. Bir arkadaşımız vefat etti. 12 Eylül sebebiyle de bir arkadaşımız “kaçak” durumundaydı. Sermaye 250 kişinin kurduğu “Marmara Birlik” isimli kooperatifimizden elde ettiğimiz gelirdi. Biz 250 kişinin içinden 5 kişi temsilci olarak kurduk Vakfı. 250 bin lira sermaye ile (bugünkü değeri 250.000 TL).Vakfın beş üyesinden üçünün bulunmayışı, benim Ankara’da oluşum sebebiyle Vakıf faaliyeti durmuştu. Vakfın çalışamamasından dolayı bankadaki paramız dolmuş parasına düştü. O dönemde diğer sıkıntılara ilave olarak bu tür sıkıntılar davardı.

Yani Türk Gençlik Vakfı bu şekilde bir serüvenden geçti ama kapatılmadı. Ahmet B. Karabacak’ın çocukları, yakın arkadaşları vakfı faaliyet yapıyor olarak gösterdi. Ancak sonuç olarak bankada sadece bir dolmuş parası 250 bin lira (kısa mesafe dolmuş ücreti de buydu) parası olan bir vakıf olarak kaldı.

Ahmet Arvasi Bey vefat edince başkanımız Arvasi gibi biri olsun diye, Arvasi’ye kısmen benzeyen dürüstlüğüyle, hayatı ve yaşayışıyla İsmail Hakkı Yılanlıoğlu’nu bulduk. Kocatepe Camiini yaptıran kişidir. Dernek başkanı olarak, halktan toplanan paralarla ikram yapmayan kendi cebinden yapan birisidir. Yavuz Bülent Bakiler’in kayınpederi. Kendisine gittim ve “Arvasi Hoca’nın başkanlığını yaptığı vakfın başkanlığını yapar mısınız?” dediğimde “Vallahi bu şeref bana yeter” diyerek kabul etti. Kendisi İstanbul’a taşındı ve birkaç sene sonra o da vefat etti. Ondan sonra da Ahmet B. Karabacak devam ettirdi. Sonunda vakfın yönetimini Doç.Dr. Osman Sezgin’e verdik, şu anda çok ciddi çalışmaları ve kurumları olan vakıftır.

Üniversite gençlerine, bilim adamlarına, hanımlara hat, tezhip, ebru, minyatür gibi hizmetler veren ve eğitim kurumları olan bir vakıf haline dönüştü. Ahmet Arvasi Beyle en önemli ortak çalışmamız bu vakıftır. Bir amacımız var orada Seyyid Ahmet Arvasi Üniversitesi kurmak.

Hocayla evine giderek, toplantılarına katılarak bir takım faaliyetlerimiz oldu ama önemli bir belgemiz var elimizde “Ülkücü Kadro Dergisi”. Bu dergi 17 ya da 18 sayı çıktı. 1977- 1978 yıllarında. MHP bunun teşkilatlara ve ocaklara girmesini yasakladı.

Neden?

Dr. ABDÜLKADİR SEZGİN: Aykırı görüşler. Radikal milliyetçi görüşler ileri sürüyorduk. Ben o kadro dergisinde 15.sayfada yazı yazıyordum. Yazdığım yazının başlığı çok orijinal: “TürkHalk Şiirinde İçtimai Meseleler” öyle şeyler yazmışım ki bugün baktığımda keyif alıyorum. Mesela o gün bir şair, şiir yazmış. “Vatanıma harp sanayi kursalar/Kursalar da kurban kesseler beni”. Bunu yazının başlığı yapmışım. Halk şairlerinin, âşıkların sosyolojik meselelerle ilgili şiirleriyle anlatmışım olayları. Mesela bir siyasi faaliyeti; MHP 16 milletvekili çıkarmış, 20 tane çıkarsa grup kuracak. Yunusun bir şiirini koymuşum; “Müezzinlik bizim oldu / İmam oldum uyan gelsin”

Camide imam olmazsa, müezzin imam olmuyor mu? Biz imam olamadık ama müezzin olduk uyan varsa gelsin demişiz ve onun sosyolojik yorumunu yapmışız. 25.000 olmuş tirajı derginin ki Hergün gazetesi o zaman 500’e düşmüş satışı. Sonunda dergiyi yasaklayan rahmetli Türkeş, bizleri çağırdı ve gazeteyi bize teslim etti.

Arvasi Hocaya bir köşe tahsis edildi, Sakin Öner genel müdür oldu. Hoca orada “Türk-İslam Ülküsü” diye yazmaya başladı. Bunu niye anlatıyorum? Daha önce rahmetli İbrahim Kafesoğlu’nun- çok hoş, mübarek, aziz bir adam– çok değerli “Türk İslam Sentezi” diye bir kitabı vardı. Milliyetçi düşünce sistemine de Türk İslam Sentezi denirdi.

Türk İslam Ülküsü, Arvasi Hoca ile dilimize girdi. Hoca’nın bir iddiası vardı, buna sonuna kadar katılıyoruz. “Sentezi olan şeylerin analizi de olur ayrışması da olur, Türklük ile İslamiyet öyle bir vuslat halindedir ki bunun analizi de ayrışması da olmaz”. Onun için “Türk İslam Sentezi” düşünce sistemini tam olarak karşılamıyordu, o bir geçiş deyimidir ve süresi de dolmuştu. Onun için Türk Milliyetçiliği fikir/düşünce sisteminin adı Türk İslam Ülküsüdür. Türk’ün İslam hayali tarih de gerçekleşmiş bir durumdur.

Hoca’nın o görüşünden de yararlanarak geçtiğimiz cumartesi günü “Risale-i Nur” ekibinin yaptıkları “Hutbe-i Şamiye ekseninde İslam Birliği ve Küresel Barış” diye bir sempozyumda bir tebliğ sundum. Şimdi “Haber Akademi”de yayınlanıyor yazım. Orada onu anlatmaya çalıştım. İslam Birliği Hz. Peygamber’in nübüvveti ile başladı. Otuz yıllık hilafet sonrasında sona erdi(Hz. Hasan’ın halifeliğiyle).Ne zamana kadar İslam Birliğinden bahsedemeyiz?

Hz. Hasan’ın halifeliğinin bitişi ve Hz Hüseyin’in şahadeti ile başlayan dönemden 1055 yılına kadar söz edemeyiz. Kaç tane halife var? Emeviler, Abbasiler, Endülüs’e gidenler, Fatımi devletini kuranlar, bir sürü halife var. Kaim Biemrillah’ın 1055’de Büyük Selçuklu Hakanı Tuğrul Bey’e “Gel beni kurtar” diye mektup yazması üzerine gelip Bağdat’ta halifeyi çapulculardan kurtarması ve onun Tuğrul Bey’e tek yakalı altısı yakasız yedi kaftan giydirerek “Yedi Cihanın Sultanı” ve “Hilafetin ortağı” unvanını verene kadar İslam birliğinden söz edemeyiz. Bununla İslam’ın sancaktarlığı görevinin Türklere geçtiği kabul ediliyor. Bunu en iyi anlatan da Osman Turan. Nur içinde yatsın. İşte bu sebepledir ki, 900 yıldır İslam Birliği’nden bahsedilebilir. (Olayın yaşandığı devir ile Osmanlı’nın çöküşü arası). Osmanlı ile İslam Birliği de çöktü. Şimdi İslam Birliği olsun diye bir sürü uğraşma var. Bu hayal çok güzel bir hayal.

İnşallah gerçekleşir. Bu gerçekleşecek ise yine Türkler tarafından gerçekleştirilebilir. Bu birliği başka hiç bir güç sağlayamaz.

İşte Hoca’nın Türk İslam Ülküsü de buna yöneliktir. Bunun kadar da kabul görmüş fikir yoktur.

Hoca beni ilk önce yazılarımdan tanıdı. Fizik olarak gidip geliyoruz ama o zamanlar kavga var, evimize güneş batmadan gitmek zorunluluğu var. Daha sonra Ecevit hükümeti geldiğinde 1 Mayıs mahallesine öğretmen olarak tayin edildi. Emniyetçiler, Hocam canınızı kurtaramazsınız, gitmeyin dedikleri için okula gitmiyordu, sürekli rapor alıyordu. Ancak asla ümidini kaybetmiş biri değildi. Doğru bir adamdı.

Hocam, Arvasi Hoca’nın şahsını bize analiz edebilir misiniz?

Dr. ABDÜLKADİR SEZGİN: Önce isminden başlayalım. Arvasi aile büyükleri çocuklarının kimliklerine “Seyyid” ismini yazdırıyorlardı. Yani “Seyyid” onun aynı zamanda resmi adıdır. Hoca Peygamberin şemailini okursanız orada anlatılan suretle çok yakınlık, benzerlik gösterir. Ne sarışındır ne esmerdir ne de beyaz tenlidir. Beyaza yakın esmer veya sarı havası da verebilen orijinal bir görüntüdür. Hoca ne söylemişse birilerinde ne eksiklik görmüşse onun doğrusunu yaşayan bir kişidir.

Mesela Hoca arada bir Ankara’ya gelirdi. Özellikle 1980 öncesinde MHP Genel İdare Kurulu’na Hoca’yı listeyi delerek seçtirmiştik. İhtilal olup tutuklandığında da o işte emeği olan hepimiz kahrolduk. Hoca’nın Ankara’da erkek kardeşleri vardı ama Hoca Ankara’ya geldiği zaman benim evime gelir misafir olurdu. İlk önce fark edemedim, keyif de alıyordum Hoca’nın benim evimde misafir olmasından. Kışın Ankara’da şimdikinden daha soğuk bir kış, eksi 29 – 30 görülmüş, ev kuzey tarafta, Ankara’da kuzey tarafta evlerde bir tek oda ısıtılır, Hocayı o evde misafir ediyoruz, iki tane çocuğum var o zaman, daha okula gitmiyorlar, hanım ve çocuklarla soğuk oda da kalıyoruz. Fakat daha sonra fark ettim ki Hoca benim evime özel bir amaçla geliyor; beni eğitmek, bendeki kabalıkları yontmak için geliyor.

Bunu öğrendiğimde de fevkalade keyif aldım. Bu arada o nedir diyebilirsiniz? Her Türk erkeği gibi biraz kaba bir insandım. Gerçi müftülüğümde biraz yontulmuştum. Hanımlara vaaz etmeye ilk başladığımda, namaza 1,5 saat kala başlıyordum yakın bırakıyordum. Fakat müftü efendi genç, gelen kadınlara bakıyor denilmesi endişesini yaşadığım için ön tarafa gelen birkaç tane yaşlı hanım var onlara bakarak konuşuyorum. Bu yüzden camiinin dolup dolmadığını kalabalığı da ölçemiyordum.

Bir gün kadın hakları diye bir şey çıktı basında. Bende bunu onlara anlatayım dedim. Bunu ilk defa otuz yıl sonra Azerbaycan da açıkladım, sonra Turgut Altınok’un çıkardığı Hergün’de yazı yazdım bu anlatacağım olayı. Kadınlara vaaz ederken, İslam’ın kadınlarla ilgili düşüncesini anlatıyorum: “Dinimiz de kadın evin sahibidir. Dinimizde çay yapmak, çamaşır yıkamak, evi süpürmek erkeğin görevidir. İster yapar ister yaptırır. Kadın bunlarla mükellef değildir”. Aslanlar gibi de kahramanca bir iş yapar gibi anlatıyorum bunu hadislerle, ayetlerle. Yeni de evliyiz hanımla. Akşam oldu eve gittim, evde hiçbir hazırlık yok. Hergün pasta, börek,çörek olurken o gün yoktu.

“- Hanım ne oldu hasta mısın?” dedim “Yok” dedi. “Peki, ne oldu?” dedim. Hanım dedi, “Bugün komşularla müftüyü dinlemeye gittik.” dedi. Sonra fark ettim hocalar bunu niye anlatmıyorlar diye. Dedi ki, “Gel bak şeriatı müftünün evinde de uygulayalım, cemaat sözünü tutsun. Fukara olduğumuzun farkındayım, sen kırarsın diye bulaşığı ben yıkarım, ama sen ne yaparsan onu yiyeceğiz.”

Ben ne bu olayı anlattım ne de hanımlara vaaz ettim otuz yıl boyunca. Azerbaycan’da Din Müşaviri iken 1995 mayısında uluslararası bir sempozyum hazırlamışlar, Suriye, İran,Irak’ tan din adamları ve ulema gelmiş. Türkiye’den de büyük elçi ile gittim.Büyük elçi de sen burada kal bir konuşma yap dedi.

Adamlar öyle nutuklar çekiyorlar ki hayali bir din anlatıyorlar. Orada çıktım bir konuşma yaptım.

Dedim ki, benden önce konuşanların konuştuklarının dinde olduklarını düşünmeyin. Ne benim ülkemde, ne de bu konuşan Şii’lerin ülkesinde kadınlara hak vermiyoruz dedim. Şeriatı Müftünün evinde uygulamak diye de bir yazı yazdım Türkiye’de.

Hoca orada anlattıklarımın beni olgunlaştırmadığını düşünerek beni biraz daha medenileştirmek, Peygamber’in hayatını düzgün kavramam için beni eğitmek istiyordu. Hoca’dan çok şey öğrendim. Nur içinde yatsın. Hoca ne söylemişse onu hayatında uygulamış insandır ve dinde kaynağını bilen adamdır. Din adamı değildir, eğitimi din değil pedagoji hocasıdır. Ancak Hoca ahlakıyla kemale ermiş bir insandır.

Arvasi Hoca yaşadığı zamanda toplumda yeterince anlaşılmış mıdır?

Dr. ABDÜLKADİR SEZGİN: Hoca’nın ömrünün en çok geçtiği yer Balıkesir ve Bursa’dır. Hoca bulunduğu her yerde sözüyle, dindarlığıyla, hayatıyla, herkese örnek olmuş, çevresinde halkalar oluşturmuş bir insandır. Hoca, işin ilginç tarafı devlet tarafından Kürtçü zannedilerek bütün memuriyeti boyunca takibe uğramıştır. Hoca’nın ne alakası var Kürtçülükle?

Ama Hoca Kürtçe bilirdi. Arvasi ailesi Kürtçe bilir. Çünkü Kürtlerle barışık bir hayat sürdürmek için Kürtçe öğrenmişlerdir. Hatta Van’dakiler Arvasi ailesini Kürt bilirler. Çünkü bulundukları bölgede herkes Kürtçe konuşur, onlar da Kürtçe konuşmak zorunda kalırlar. Ama aile asla Kürt olma iddiasında bulunmaz.

Hoca 12 Eylül zindanlarından çıkınca MGK Genel Sekreterliği bir konferans için Ankara’ya çağırdılar ve resmi arabayla alıp geldiler. Kürsü de bir orgeneral takdim konuşması yapıyor ve Hoca’yı kürsüye davet ediyor. Doğu Meselesi konuşulacak.

Hoca çıkıyor ve “Sayın Sekreter, değerli generaller beni buraya bir Kürt’ün ya da bir Kürtçünün, Kürtçülük hakkındaki fikirlerini dinlemek için çağırmışsanız özür diliyorum. Çünkü devlet beni 25 sene Kürtçü diye takip ettiğini biliyorum. Ben ne Kürdüm ne de Kürtçüyüm. Eğer kan tahlili yapabilecekseniz ben ırkken Arabım ve Hz. Peygamberin soyuna mensubum. Ama ben Türk Milliyetçisiyim. O sebeple Kürtçülük konusunda beni dinlemeye çağırmışsanız özür diliyorum, seçiminiz yanlış” diyor.

Ardından kürsüye GenelSekreter çıkıyor “Arkadaşlar, Hoca haklı. Ben istihbarat kayıtlarını inceledim, 25 sene takip etmişiz. Bu gafleti nasıl yapmışız bilmiyorum. Biz buraya Hoca’yı Kürtçü olduğu için değil Seyyit Ahmet Arvasi olduğu için çağırdık ve onu dinlemek istiyoruz. Kendisinden de devlet adına özür diliyorum” diyor.

Hoca tekrar kürsüye çıkıp iki buçuk üç saat konuşuyor. Onun birinci bölümünü Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü yayınladı. İkinci bölüm ise devlet sırrı gibi saklandı ama yanılmıyorsam o bölümde birinci bölümle birleştirilerek daha sonra yayınlandı.

Köy koruyuculuğu da Hoca’nın oradaki konuşmasından çıktı. Hoca’nın dediği şey, evini, hayvanlarını koruyacak hiç doğulu adam yok mu, niye hep oraya batılıları yolluyorsunuz. O bölgenin insanına da görev verin. II. Abdülhamit’in Hamidiye Alayları örneği gibi.

Hocam, Arvasi Hoca ile Merhum Alparslan Türkeş arasındaki dostluktan bize biraz bahseder misiniz?

Dr. ABDÜLKADİR SEZGİN: Evet. Şimdi enteresan bir durum var, onu anlatayım. Arvasi Hoca eşine siyaset yapmama konusunda söz veriyor. Konuşma yapacak, seminer verecek ama particilik yapmayacak. Biz de Ankara’ya Kongreye geldik, Hoca’nın da haberi olduğunu sanmıyorum. Anlaştık arkadaşlarla,Ahmet B.Karabacak başta olmak üzere, Hoca’yı MHP Genel İdare Kuruluna seçtireceğiz. İşte el ilanları hazırlandı,birtakım listeler yapıldı ve Hoca İdare Kuruluna seçildi.

Hoca’nın hanımı da o gün radyoyu dinlerken, radyoda MHP Genel İdare Kuruluna girenler sayılıyor ve listede Hoca’nın da ismi okunuyor.

Hanımı ve çocukları da Arvasi Hoca’ya bir din büyüğüne saygılı olur gibi saygılıdır. Hanımı bunu duyunca birden bire bozuluyor ve “ Ahmet, sahtekâr seni” diyor. Hoca da “Hayırdır hanım niye bu şekilde hitap ediyorsun?” diyor. “Hani bana söz vermiştin siyaset yapmayacaktın?” diyor hanımı.

Hoca, “Hayırdır partiye mi üye olmuşum?”diyor. Hanımı, “Ne üyeliği, Genel İdare Kuruluna girmişsin” diyor. Radyodan dinliyorlar gerçekten böyle.

Tam bu esnada telefon çalıyor “Genel Başkanımız Alparslan Türkeş Bey sizinle görüşecektir” deniliyor.

Telefonda Merhum Türkeş:

-Ahmet Bey tebrik ederim Genel İdare Kuruluna seçildiniz.

Hoca:

– Nasıl olur ben aday olmadım, benim böyle bir şeyden haberim yok ve ben devlet memuruyum.

– Ben devlet memuruyum ve emekliliğime2 ay kala bunu yapamam.

– Daha iyi ya 2 ay sonra emekli olursunuz, yarın da toplantı var bekliyoruz.

– Olmaz ben bunu yapamam ve benim kendime saygım var.

– Bakın size hak veriyorum ancak olaya bir de benim yerimden bakın, “Ahmet Bey“Seyyit”tir, dindar bir adamdır, Türkeş de buna razı değildir, böyle bir adamı göreve getirmedi.” diyecekler. Bana böyle bir haksızlığı yapabilir misiniz?

– Peki beyefendi yarın geliyorum.

Diye bir diyalog geçiyor. Velhasıl Hoca genel idare kuruluna seçiliyor. Seçildikten 2 ay sonra da emekli oldu. Ayrıca Ülkücü Kadro ile ilgili birtakım görüşmelerde de Arvasi Bey ve diğer arkadaşlarla birlikte Türkeş Bey’e gidip konuştular. Bir keresinde, Agâh Oktay Güner’le ilgili olumsuz bir yazı çıkmıştı. Agâh Oktay Güner o zaman Ticaret Bakanlığı Müsteşarı idi.

MHP’de aday olacağı, Türkeş Beyden sonra da Genel Başkanlığa aday olacağı söyleniyor. Allah rahmet eylesin, bizim Başbuğ Ali(Ali Uğur), Cenkhan Yılmaz ismiyle Siyonizm’le ilgili yazılar yazıyordu. Başbakan Yardımcısı Alparslan Türkeş’le görüşmek üzere o Konuyu konuşmak üzere Ankara’ya bir heyet gitti. Sözcü Ahmet Arvasi Beydi.

 

– Efendim diyor, siz kendinizden sonra lider olarak Agâh Beyi mi seçtiniz? Eğer böyle ise biz sizden sonra liderimizi kendimiz seçmek isteriz.

Rahmetli Türkeş de,

– Kim söylüyor bunları, yok böyle bir şey, diyor. Bana 5 aday önerildi ben sadece bir kişiyi milletvekili seçeceğim, söz verdim adamın aleyhinde yazmayın, diyor.

– Peki, efendim ama bir şartımız var. Sayın Müsteşar Siyonizm aleyhine bir yazı yazsın, göndersin, bizde onu yayınlayıp altına tavzih (açıklama) yapalım. İstediğiniz gibi hatta daha iyisini yazarız.

Türkeş Bey de Agâh Bey’i arıyor,

–  Ülkücü Kadro ekibi yanımda diyor, sen Siyonizm’le ilgili bir yazı yaz, arkadaşlar yayınlayacak senin kırılmanı düzeltecek bir yazı yazacaklar.

Hoca da, “Bu adam hayatta bu yazıyı yazmayacak” diyor. Agâh Bey hala bu yazıyı yazmadı.

Hocam, Arvasi Hoca ülkücü camia içerisinde bir yere sahip ve faaliyetleri var. Bu faaliyetlerinden bahseder misiniz? Camiada Hoca neler yaptı?

Dr. ABDÜLKADİR SEZGİN: Şimdi ülkücülüğün ne olduğunu sözle anlatmak çok zordur. Eğitimini yapmazsanız, sadece bilgi edinmek çok bir şey edindirmez. Eğitim bir şeyi hayat haline dönüştürmektir.

Marangozluk şudur diye 10 cilt kitap okuttuğunuz adam eline testere almamışsa marangoz olma ihtimali yoktur. Eğitim, bilgiyi hayat haline dönüştürme işidir. O eğitimler insanları kâmil insan yapar. Taptuk Emre dergâhında Yunus’a 20 yıl bu amaçla odun taşıttırılmıştır. O olmasa Yunus,Yunus emre olur muydu?

Türk İslam ülküsünde de; yalan söylemeyen, haram yemeyen, her yediği lokmanın bana helal mi diye sormayı düşünen bir nesil yetiştirmeyi hedefliyordu. Ülkücülük buydu. Bunda muvaffak olduğumuzu söyleyemeyiz. Ama çok ciddi mesafeler alınmıştır.

Emperyalist güçler ve içerdeki adamları ve örgütleri de bunu engellemek için çok gayret gösterdi. Engeller kendiliğinden ortaya çıkmadı. Hala süren tartışmalar, iç çekişmeler, kasetler ve başka şeyler kendiliğinden olmuyor ki. Herkesin hesabı ayrı.

Döner kıbleli yerde namaz caiz değildir. İnsanların istikameti belli olması lazımdır. İnsanların istikametinin belli olması için de genç yaşta nefisten arınmış ve şeytanın baskısından kurtulmuş olması lazımdır.

Bir adam hem yalan söyleyip, hem ülkücüyüm diyorsa; helal haram ver Allah’ım, kulun ne bulursa yer Allah’ım diyorsa ülkücü olmaz.

Onun için toplumdaki bireylerin yetiştirilmesi lazımdır. Hz. Ali gibi, Hz. Hasan gibi Hz. Ömer gibi Hz. Ebubekir gibi idealist insanların yetiştirilmesi kolay değildir. Bu işte tek tek insanlarla uğraşmak gerekir.

Tarikatlar, tasavvuf sûfilik yaygın halk mektepleridir. Seyyid Ahmet Arvasi bunu gerçekleştirmek için bütün bir ömür çalıştı. Osmanlı Devleti’nin sonu ve cumhuriyetin başlarındaki din büyükleri de bunu hedefliyordu. Abdulhakim Arvasi, Said Nursi ve kısmen Süleyman Tunahan da bunu istiyordu.

Biri iç mimari denilebilecek bir ruh dünyasında çalışıp Necip Fazıl gibi bir hamurdan “Üstad”ı şekillendirirken, diğeri tek tek insanların ateist olmaması için fertlerin imanını kurtarmaya çalışıyor; üçüncüsü de Kur’an unutulmasın, hiç olmazsa cenaze namazı kıldıracak kadar Kuran okumayı bilen adam yetiştirmeyi meslek edinmişti.

Tek tek insanları doğru iyi bir Müslüman yaparsak insanlar doğru adam olurlar. Efendim Müslüman’ın yanlışı, kabahati olmaz mı, her birimiz doğru adamlar mıyız? Zaten herkes doğru adam olsa yeni bir eğitime niye ihtiyaç olsun?

Ben her yerde anlatıyorum; Ben bir Alevi’yi hacca davete gittim Hacıbektaş’a. Dedim ki:

“Başkan’ımız sizi hacca davet ediyor.” Adam dedi ki “Bir dakika, biz çocukluğumuzda bizi büyüklerimiz çağırırdı, siz artık çocuk değilsiniz söylediklerime riayet edeceksiniz, bundan bütün Müslümanlara haram olan bize de haramdır. Ayrıca biz Seyyidiz, bundan böyle elinizin emeği, alnınızın teri olmayan hiçbir şeyi yemeyeceksiniz. Biz buna riayet ederiz. Şimdi de bunu hatırlatarak bir soru sormak istiyorum: Başkanınızın davetini kabul eder, hacca gidersek, bize harcayacağı para, bize helal para mıdır?”

Böyle bir soruyu benden önce hiçbir diyanetçi duymadı.Binlerce adam hacca götürüldü, misafir olarak gitti ve bu soruyu sormadı,yalnızca Hacıbektaş’lı bir adam sordu bunu. Bir dakikalık sükûttan sonra ben kendisine, “Hayır, bu para size helal değil” dedim. “Biz bu parayı hacca gidenlerden aldığımız fazla paradan karşılıyoruz. Onlara da biz bu parayı senden fazla alıp senin adına şu yerlere harcayacağız da demiyoruz.” Dedim. İşte bu adamın sorusu ülkücülüğün temeli olmalıdır. Bu adam benim gözümde iyi bir Türk, iyi bir Müslüman’dır.

Şimdi genelde diyorlar ki, yok efendim önceden başkaları çalıyorlardı, şimdikiler hem çalıp hem yapıyorlar. Bir de bunu söyleyenler günde beş vakit namazını kılan, oruç tutan insanlar. Demek ki daha tam Müslüman olmak için daha çok zamana ihtiyacımız var. Böyle bir sözü asla bir Müslüman’ın söyleyeceği bir söz olamaz.

Dini bilgi tek başına hiç bir şey değildir. Şeytanın, daha önce meleklere hocalık yaptığı din kitaplarında yazılıdır. Bu bilgi onu lanetlenmekten ve kovulmaktan kurtaramamıştır. Bunun içinde eğitim son derece önemlidir.

 

Zaten tarikatlar eskiden yaygın eğitim kurumlarıydı. Tarikat ruhani, dini kurum değildir. Eğitim kurumudur. Hz. Peygamber savaştan döndüğünde Medine’de ne diyor? “ Küçük cihadı kazandık sıra büyük cihatta”. Büyük cihat nefis terbiyesidir. Bu konudaki en iyi örneğimiz, Arvasi Hocaydı. Arvasi Hoca’nın eserlerini herkese öğretebilirsek, dünyada da mutlu oluruz, ahirette de.

 

Yoksa iyi hitabetle ve yalanla, halkı kandırarak iktidar olmak mümkündür, ama âdil olmak mümkün değildir. Unutmayalım, Ama yalanla gelenler yalanla giderler.

Röportajın devamı yayınlanacaktır

 

 

 

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları