Başarmaları Mümkün Değil Ama Diyelim Ki Başardılar Sonra Ne Olacak? – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

Bahattin Karakoç vefat etti

Büyük şair, değerli insan Bahattin Karakoç vefat etti.
-
_______1 Nisan 2013_______

Başarmaları Mümkün Değil Ama Diyelim Ki Başardılar Sonra Ne Olacak?

Fuat Yılmazer
Paylaş:

“Ümitlerini hayallerini ve rüyalarını bırakarak pişmanlıklar içinde yuvarlanan insan artık ihtiyarlamıştır” diyor John Barymore. Türk ve Türk Milleti olarak hayallerimizi umutlarımızı ve rüyalarımızı bırakmak gibi asla ve asla bir düşüncemiz ve lüksümüz olamaz.

Türkiye’nin büyük sıkıntılar içinde olduğunu biliyoruz. Sıkıntıların böyle devam etmesine izin verirsek daha büyük ve onulmaz yaralar açacağının da farkındayız.

Biliyoruz ki kendinden önceki iktidarın yanlışlarının yekûnundan faydalanarak 2002 yılında iktidara geldi AKP hükümeti. O tarihten bu güne kadar gücüne güç katarak iktidarını devam ettiriyor. Bu kadar uzun süre katlanarak güçlenmenin sebepleri içinde dış güçlerin kendi emelleri için verdiği destek olduğu gibi halka kendini kabul ettirmekte zorlanan rakiplerinin olması da önemli bir faktör.

İktidar olduğu 2002 yılında başlayarak otuz altı etnik gruptan bahsetti. Ama bu konuyu her açmasında bu gruplardan dört veya beşini dillendirebildi. Geriye kalan 31 etnik grup isimlerini zikredemedi. Eminim ki eğer bilmiş olsa idi Türk Milletinden hınç almak düşüncesiyle zevkle söylerdi. Geçmiş teki olanları takip edenler, bu partinin zihniyetinin Türk’le problemli olduğunu bilirler. Zaten dillendirdikleri beş etnik grubun ilk sırasında Türk vardı, Türk’ü etnik grup olarak kabul ediyordu.

Orduyu, yargıyı etkisizleştirmek için başladıkları işlemi devletin diğer kurumları üzerinde de yaptılar. Devletin ordusunu yönetmiş Genelkurmay başkanını bile çete kurmak ve yönetmekten içeri aldılar, Türk Savcısı! Türk Ordusunun Genelkurmay başkanı hakkında müebbet hapis istedi. Vatanın birliğini dirliğini bozmak suçundan içeri alınmış KCK lılar bile serbest bırakılırken, Hükümeti yıkmak için teşekkül oluşturmak suçu işlediği söylenen Askerlere müebbet hapis istenmesi devleti yıkmak bölmek suçunun daha hafif olduğunun düşünüldüğünü ortaya koydu.

Karşılarında kendilerini engelleyecek güç kalmayınca “anaların gözyaşının dinmesi”, ”demokrasi”, “özgürlük” maskesiyle Milli ve üniter yapımızın bozulması için terör faaliyetleri yapan örgütle görüşmelere başladılar. Tabi bunları gizli yaptılar. Farkına varanları şerefsizlikle itham ettiler ama sonradan her şey açığa çıkınca şerefsizlik kelimesinin nerede kaldığını Türk halkına söylemediler.

Adına önce “açılım” sonra “çözüm süreci” diyerek bölücülerle, onun müebbede mahkûm olmuş liderleriyle müzakerelere başladılar. Bölücülerin dağ kadrosu ve siyasetle iştigal edenleri bile inanamadıkları noktaya geldiler. Şimdilerde Milletin büyük bölümünü oluşturan Türk kesimine ve devlete açık ve aleni tehdit eder durumdalar.

Bu tavizleri aldıktan sonra 21 Mart’ta Diyarbakır’da nevruz şenlikleri yaptılar. Bu toplantıda her türlü bölücü yıkıcı eylem ve söylem yapmalarına rağmen güvenlik ve adli güçlerince hiçbir şey yapılmadı. Nasıl yapılsın ki Diyarbakır’ın Emniyet Müdürü Terörist cenazesine ağlamayacaklara ağır hakaret etmemiş mi idi? Veya Türk Devletinin Adalet bakanı “benim yaptığım işe sen kanı niye durduruyorsun diye soruşturma açacak görevli var mı?” diye savcı ve hâkimleri tehdit etmediler mi?

Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu mümkün olduğu kadar özetledikten sonra iki nokta üzerinde betimleme yapmak istiyorum. İlk’inde görüşlerimi ortaya koyacağım. İkinci aşamada ise ortaya bir resim çizip sorular soracağım.

Devletin kurucu iradesine ve ülkenin bin yıllık egemen gücüne bunlar yapılırken onların da sessiz ve tepkisiz kalması beklenemezdi. Bu kadar pervasızlığa bu toprakların sahipleri sessiz kalabilir mi diye düşünürken sesler gelmeye başladı.

Başbakanın “Her türlü milliyetçiliği ayaklarımızın altına aldık alırız” açıklamasına Türk Milletinin temel dinamiklerinden bir olan Türk Ocağının yeni Başkanı tarafından tepki gösterilmiş usulü dairesince hükümet uyarılmıştı.

MHP Ülke çapında dokuz miting yapmak için program hazırladı. Bunun ilkini Batının büyük şehirlerinden Bursa’da yaptı. Bu miting halkın uyanmaya başlamasının işareti olacağı için çok önemli idi. Nitekim o önem kavranmış ki canlı heyecanlı ve aynı zamanda sayı olarak bayağı büyük bir kalabalık vardı. Genel başkan Bahçeli Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu özetledi. Özetlemenin bir yerinde zaten dolu olan millet çok anlamlı bir tepki verdi. “ÖL de Ölelim, Vur de vuralım”. Bahçeli’nin cevabı “Merak etmeyin onunda zamanı gelecek” oldu. Bu tip sosyal vakıalarda dikkat edilmesi gerekenlerden biride, karşılıklı sesli düşünmeye orada bulunan toplumun genelinin vereceği tepkidir. Bahçeli ve topluluğun bir bölümü arasında geçen bu konuşmaların orada bulunanların yekûnu tarafından tasvip görmesidir. Yani ortaya atılan bir görüş bir grup tarafından değil orada bulunan topluluğun yekûnu tarafından alkış ve tezahüratlarla onay almıştır.

Bursa mitingi aklıselim sahibi olanlar tarafından ince ince irdelenmesi gerekirken ağlamaktan sorumlu başbakan Yardımcısı Bakanlar Kurulu toplantısı hakkında basına bilgi verirken aklının değil duygularının yönlendirmesiyle “mitingi sayısal olarak küçük” diye doğru olmayan sözlerle tenkit etti. Sonra daha büyük bir gaf yağarak Devlet Bahçeli’nin sözleriyle ilgili “savcıları göreve çağırdı.” Hükümet kanadı bununla da kalmadı, Başbakan Grup toplantısında söz konusu diyalog hakkında esti gürledi. Yalnız bu sözlerin arkasında bir gerçek vardı oda Bursa toplantısı gerek kemiyet gerekse keyfiyet olarak Başbakanın huzurunu kaçırmış gözükmesiydi.

Bu tepkilere MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli “Bursa’da söylediklerini kararlılıkla söylediğini, sözlerinin arkasında olduğunu, vatanı bölenler olumsuz tavır ve davranışlarını devam ettirirken bizim duracağımızı kimse beklemesin “ diyerek te bu konuda kararlı olunduğunu bir kere daha ilan etti.

Bu olayın hemen arkasından 300 den fazla Türk aydınının hazırlayıp imzaladığı kesin hükümlü üç maddelik bildirinin açıklanması. Arka arkaya gelişen olaylar Türk insanının moralini yükseltti.  İmzalayanlar Türk Milliyetçiliğinin, Türk Tarihinin, Türk solunun duayenlerinin olması “Mevzubahis vatansa gerisi teferruattır” sözünün ne kadar geçerli olduğunu bir kere daha ispatlamış oldu.

Bu tepkileri şöyle okumakta fayda var; Bu topraklarda Selçuklulardan başlayıp Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti ile devam eden Türk Milletinin egemenliği kolay sağlanmamıştır. Bu toprağı vatan yaparken sayısız şehit ve gazi vermişiz, toprağın her santimetre karesi kanla sulanmıştır. Kan vererek, can vererek, yüzyıllardır emek harcanarak vatan yapılan toprakların bir karışı bile üç beş densiz istedi diye kimseye teslim edilemez. Bu toprağı dün koruyup kollayan Türk Milleti yarınlarda da koruyup kollamakta kararlıdır.

Yoksa aklına düşen her zıpır ben şurayı istiyorum derse, hele bu zıpırlar zaman zaman mevzi kazansalar içten ve dıştan da büyük destek görseler de muharebeyi kazanmaları mümkün değildir.

Hangi aklıselim kafa 1000 yıllık ecdat yadigârı vatanımızı başkasına bırakacağımız veya bu topraklarda ikinci, üçüncü sınıf insan konumunu kabul edeceğimizi düşünür?

Gelelim ikinci noktaya; bu yönü ile düşünüldüğü zaman sonuç ne olur birde bunu düşünmekte fayda var.

Bunların hepsi bir varsayım ama düşünmenin de yanlışı olmaz. En azından doğruyu bulmak adına yapılmaktadır. Bugün her şey oldubitti olarak sunulmasına rağmen daha bu hamur çok su kaldırır gözükmektedir.

Onların deyimi ile “çözüm süreci” onların istediği gibi gitti, başardılar diyelim, Önce bu çetenin kullanım süresi dolmuş mudur?

Kullanım süresinin dolduğuna karar vermesi gerekenler yani bu çeteden faydalanan devletler kendi aralarında kullanım süresi ile ilgili mutabık kalmışlar mıdır?

Anlaştılarsa, anlaştıkları şartlar neler olabilir?

İmralı, Kandil, BDP ve KCK ortak bir noktada samimi şekilde buluşmuşlar mıdır?

 Bu grupların hepsi ile hükümet arasında hiç bir pürüz kalmamış mıdır? Yoksa dışa öyle mi gözükmek istenmektedir?

Şayet olumsuz bir durum olursa kendilerini garantiye almak istemiş olamazlar mı?  Teröristlerin sınır dışına çıkma şeklinde mutabık kalabilecekler mi?

Diyeli ki anlaştılar nereye gidecek veya nereye gönderilecekler, bu durum karşılıklı kabul görecek mi?

Gittikleri yerlerde okey oynamak gibi ortam mı hazırlanmıştır, yoksa bunlar neler yapacaktır?

Resmi ilanı yapılmasa da Irak Kürtleri bir devlet kurdu, İran, Suriye ve Türkiye Kürtleri birleşebilecekler mi? Diyelim ki birleştiler çevresindeki devletler kendilerinin zayıflama ve yıkılma sonucunu getirecek bu gelişmelere nasıl bakacaklar? Birleştiler diye düşünsek acaba Başlarına Barzani mi geçecek, Öcalan mı veya başka birimi?  Bunda anlaşabilecekler mi? Varsaydığımız bu devletin yaşaması için denizden de kapısının olması lazım nereden kapı açacaklar? Suriye’den olması şu an için imkân dışı Acaba Türkiye’den mi olmasını düşünürler? Öyle bir durum olursa Türkiye’nin devletliği kalır mı?

Diyelim ki bu da olmadı veya istemediler. Türkiye’de Anadolu devleti isminde (Özal öyle düşünmüş ya) bir federasyon kuruldu. Bizim olan Diyarbekir’i kendilerine mal edenler, Bugün bile Edirne’de, Sakarya’da, Aydın’da vs. yerlerde sokağa çıkıp kabadayılık yapan PKK zihniyetliler Edirne’de bizim derslerse ne olacak?

Gelelim önemli noktaya; Anadolu coğrafyası, üzerinde yaşayanların rahat bırakılmayacağı kadar önemli bir toprak parçasıdır. Bölücüler hedeflerine ulaştıktan sonra bu topraklar rahat yüzü görecek mi? Türk Milliyetçilerin yıllardır beyan ettiği, Meclis başkanı sayın Çiçek’in geçen bir soruya verdiği cevapta söylediği gibi dün ASALA’ yı başımıza bela etmişlerdi, onu bir kenara çektiler PKK yı kullandılar şimdi onu da kenara çekecekler onun yerine neyi ikame edecekler?

Yani Anadolu coğrafyasında yaşayan milletin Türk ve Müslüman olduğu için Hıristiyan âlemi tarafından rahat bırakılma durumu olabilir mi?

Bu ve bunun gibi birçok sorunun üzerinde düşünülmeli hazır olunmalı diye düşünürüm.

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları