‘Batı niçin hükmeder?’ – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______3 Şubat 2013_______

‘Batı niçin hükmeder?’

İskender Öksüz
Paylaş:

 

 

 

Bir önceki yazımda “Niçin geri kaldınız?” diye sormuştum. Günün havasına kapılıp da yükseklerde uçtuğumuzu zannedenlere de, 2011 itibarıyla kişi başına millî gelirde 34 OECD ülkesi arasında açık ara sonuncu olduğumuzu hatırlatmıştım.

Arkeolog/ tarihçi Morris, 2010’da yayınlanan “Batı niçin hükmeder-şimdilik” kitabında, yirmi birinci asrın ikinci yarısından itibaren Doğu’nun yeniden öne geçeceğini tahmin ediyor. Morris’in kastettiği doğu, Çin merkez olmak üzere Asya’nın Pasifik kıyıları, Hindiçini ve Hindistan.

İstanbullu (Galatasaray Lisesi mezunu), üç kez Nobel Adayı, MIT hocası Daron Acemoğlu ile James Robinson’un 2012 tarihli “Milletler niçin başarısız olur” kitabında ise Çin’in hiçbir zaman Batı’yı geçemeyeceği iddia ediliyor. Çünkü Çin, ihatacı değil, istihraççı bir toplum.

Acemoğlu ve Robinson’a göre tarih boyunca, fakat özellikle son birkaç yüzyılda iki türlü toplum var. İstihraççı (çıkartmacı mı desek?) diye çevirebileceğimiz “extractive” toplumlar ve kapsayıcı veya ihatacı diye çevirebileceğimiz “inclusive” toplumlar:

Güney Kore ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki gibi ihatacı ekonomik müesseseler halkın çoğunluğunun kabiliyet ve ustalıklarını en verimli şekilde kullandıkları iktisadî faaliyetlere katılımına izin verir,  onları bu yönde teşvik eder ve şahısların arzu ettikleri seçimleri yapmalarına imkân tanır. İhatacı olabilmeleri için iktisadî kurumlar özel mülkiyeti teminat altına almalı, tarafsız bir kanun sistemine sahip olmalı, insanların eşit şartlar altında alışveriş ve kontratlar yapmalarını temin eden kamu hizmetleri sunmalı, insanların kendi kariyerlerini kendilerinin seçmelerine ve yeni iş teşebbüslerinin piyasaya girmesine imkân tanımalıdır.

İhatacı toplumlar

İyi toplumlar, kalkınacak toplumlar -farkına varmışsınızdır- ihatacı toplumlardır. Kötüler ise istihraççı:

İhatacı dediklerimizin zıddı özelliklere sahip müesseselere istihraççı diyoruz, çünkü bunlar, toplumun bir kesiminden gelir ve serveti çıkarıp diğer bir kesiminin yararına sunmak için tasarlanmışlardır.

Terminolojiyi bir tarafa bırakırsak, Acemoğlu ve Robinson’la Rosenberg ve Birdzell’in birbirinden çok uzak olmadığını görürsünüz. Bunlar, Viyana- Şikago ekolü anlamında, liberal tezlerdir.

Acemoğlu-Robinson’daki bir yenilik, ekonomik ve siyasî müesseselerin birbirini desteklemesi ve bu desteğin sinerjik bir sarmal halinde toplumları bir veya diğer cins olmaya götürmesidir. Bu karmakarışık cümleyi açayım -ama beni de mazur görünüz kitabın tamamı bu cümleyi açmak için verilmiş misallerden ibarettir: Ekonomik açıdan kapsayıcı yönü ağır basan bir toplumda, yani birçok özel müteşebbisin birçok sektörde rekabet içinde üretim yaptığı bir toplumda siyaset de bu yapıyı koruyacak şekilde kurumlaşmaktadır. İngiltere’de parlamenter düzen böyle bir toplum yapısından doğmuştur. Amerika’da C. Vanderbilt (Varyemez Amca), J. P. Morgan, J. D. Rockefeller’lerin kurmağa çalıştığı tekel imparatorluklarının önü siyasette ağır basan çiftçi ve iş adamı teşkilatlarının kulis faaliyeti ile çıkan anti-tröst kanunları ile kesilmiştir.

Tersine, çalışanları ve tabiî zenginlikleri sömürüp bir gruba peşkeş çekmek üzere tasarlanmış ekonomik yapılar, kanunları ve siyaseti de bu yapıya göre tasarlayarak güçlenir. Öyle ki, tepedeki diktatör veya grup bir darbe ile devrildiğinde veya bir kolonizatör tarafından alaşağı edildiğinde, düzen aynen devam etmektedir. Tek fark, sömürenin değişmesidir. Darbe halinde darbeyi yapanlar eski sömürücülerin yerini alır. Emperyalistlerin ülkeyi ele geçirmesi hâlinde eski diktatörün yerine yeni koloni yönetimi geçer. Acemoğlu ve Robinson Afrika’dan, Asya’dan, Güney Amerika’dan da bu hale bol misal buluyorlar. İstihraççı ekonomi istihraççı siyaset yapısını, ihatacı ekonomi, ihatacı siyaset yapısını destekliyor. Tersi de doğru. Siyasî kurumlar kendilerine uygun ekonomik kurumları destekliyor.

Ben de Acemoğlu ve Robinson’dan ilham alıp ekonomi teorilerini istihraççı- extractive ve ihatacı-inclusive diye sınıflandırmak isterim. İstihraççı teoriler, teorilerine uygun misal peşindedirler. İki boyutta birden, yani hem mekân hem de zamanda, yani hem dünya coğrafyasında hem de insanlık tarihinde her türlü teoriye bol örnek bulabilirsiniz. Eğer bu örnekleri istihraç edip, yani maden işletir gibi bir biri ardınca çıkarıp yazarsanız size istihraççı diyebilirim. Eğer sizin iddialarınıza uymayan örnekleri de yakalayıp tartışırsanız, o zaman ihatacı-kapsayıcı olabilirsiniz. Karl Marks, bu yönden eleştirilir. Belki Acemoğlu ve Robinson’dan da bu bakımdan şüphe duyabiliriz. Önce teorilerini kurup sonra misal çıkarma seferine girişiyorlar. Halbuki istisnalar da bol: Tayvan, Güney Kore, Singapur demokrasi ve katılımcı siyaset cennetleri değildi; şimdi de değiller. İkinci Dünya Harbinin eşiğinde Japonya ve Almanya ihatacı siyasetin övüneceği ülkeler değildir ama ekonomik bakımdan Batı’nın tamamına meydan okuyacak güçtedirler.

Gelelim Osmanlı’ya. Kalkınma iktisatçıları genellikle Osmanlı’yı aşağılar. Meselâ onların piri sayılan, şimdi emekli David C. Landes, “Osmanlılar İkinci Viyana Kuşatması’ndan sonra aniden çekilerek yüzyıllar süren kötü yönetimlerini sona erdirmişlerdi.” gibi cümleler kurabilmektedir. Landes bu oksimoronu açıklamaya ihtiyaç bile duymamaktadır. Çünkü Türk’e vurmanın herhangi bir faturası yoktur; buna karşılık sayısız faydası vardır. Dünyanın göbeğinde kötü yönetim nasıl asırlar boyu sürer? Tarih boyunca insanlar niçin güzelim Batı serfliğinden bu “kötü yönetim”e doğru sürekli göç etmektedir? Galatasaray’da okumuş bir hocadan da Osmanlı’ya karşı biraz daha dikkat beklemek hakkımızdı. Kitap boyunca birkaç yerde Osmanlı’ya temas ediliyor ve her seferinde istihraççı, yani yaşayanları soyup soğana çeviren ve hasılatı cebine atan bir yönetim resmi veriliyor:

“Endüstri Devrimi ve onun açığa çıkardığı teknolojiler Mısır’a yayılmadı çünkü bu ülke Osmanlı İmparatorluğu’nun kontrolü altındaydı ve Osmanlılar Mısır’a, Mübarek Ailesi’nin daha sonra yapacağı muameleyi yapıyordu… (Daha sonra) Ülke İngiliz kolonializminin emrine girdi ki onlar da Mısır’ın refahını Osmanlı’lar kadar umursuyordu… Mısırlılar Osmanlı ve İngiliz İmparatorlukları’ndan kurtulup 1952’de de kraliyeti devirdiler fakat bunlar… ortalama Mısırlı’nın refahı ile İngiliz ve Osmanlı kadar ilgiliydi. Toplumun yapısı değişmedi ve ülke fakir kaldı.”

Yazarlar, Rus Çarlarının, Avusturya-Macaristan İmparatorlarının endüstrileşmeye ve demiryoluna nasıl karşı çıktıklarını anlatıyor. Bu noktada, “tren yolu geçsin de isterse yatak odamdan geçsin” diyen Abdülaziz Han nedense ihmal edilmiş. Sultanahmet’te sanayi sergisi için özel bina inşa ettirip sanayi panayırı açan İkinci Mahmut Han da unutulmuş. Çünkü bunlar teoriye uygun misal teşkil etmiyor.

Osmanlı ekonomik müesseseleri anlatılırken insan bir Halil İnalcık, bir Mehmet Genç, bir Yılmaz Öztuna, bir Sabri Ülgener referansı bekliyor. Hiç biri yok. Tek atıf Orhan Pamuk’un ağabeyi Şevket Pamuk’a. Gerçi o, yukarıda saydıklarıma bol bol atıf yapmış ama… Demek ikinci el tarihçilik bu kadar oluyor.

Osmanlı’da kanun hakimiyeti

Osmanlı Mısır’a soyulacak kaz gözüyle bakmış ve alabilecekleri verginin azamisini alıp halkı yoksulluğa mahkûm etmiştir? Öyle mi? Buyurun genç bir tarihçinin yakın zamanda yayınlanan çalışmasından bir pasaj (Muhammet Yıldırım, Yüksek Lisans Tezi, Süleyman Demirel Ünivsersitesi, 2001- o da Uzunçarşılı’dan almış):

“Hadım Süleyman Paşa’nın Beylerbeyliği ile Mısır’da yeni bir huzur ve refah devri başlamıştı. Mısır vakanüvisleri hep bir ağızdan kabul ediyorlar ki, o memleketi gayet iyi ve adil bir şekilde idare etti. O zamana kadar, Mısır’dan, başkent İstanbul’a hiçbir vergi  gönderilmemişti. Hadım Süleyman Paşa bunu gönderen ilk Beylerbeyi oldu. Süleyman Paşa Beylerbeyi tayin edilirken Emir Canım Havzavi adlı bir şahıs “defterdar” olarak Mısır’a gönderilmişti. Yola çıkmadan önce Kanuni Sulatan Süleyman, Havzavî’yi devlet personelinin maaşlarını dağıtıp, öbür masrafları da karşıladıktan sonra, geri kalan parayı defterlere kaydedip, başkente gönderilmesini ve hiçbir suretle Şeriata aykırı davranışlarda bulunmamasını ısrarla tenbih etti. Mısır’a varınca, o merkez hazinesine iki taksit olmak üzere 9 yük altın gönderdi. Bu sırada Süleyman Paşa 1534 (H.914) de görevinden alınmış ve yerine Hüsrev Paşa getirilmişti. Onun cesur, korkusuz ve şuursuz olduğu ve bu yüzden “Deli Hüsrev” adıyla meşhur odluğu söyleniyor. Bu şahsi özellikleri, hiç olmazsa Mısır’da barış ortamının kurulmasına sebep oldu. Bu dönemde halk evlerinin kapılarını açık bırakıp  dışarıya gidebiliyordu ve eşyalarına kimse göz koymuyordu … Havzavî 12 Yük fazla olan vergi hakkında şüphelendi ve mesele aydınlatılıncaya kadar bunun hazineye yatırılmasını durdurdu. Fikrine göre bu para zorla toplanmıştı. İfade vermeye çağrılınca, Mısır Beylerbeyi Hüsrev Paşa, bu rakamın baskı yapılarak toplanmış olmadığını, aksine daha evvelki sene Hazine-i Hümâyûna’a hiç varidat gönderilmediği, gönderilmemesi yüzünden o seneye ait tahsil edilemeyen para olduğunu bildirdi. Dolayısıyla Sultan bu ifadeden tatmin olmamış ve Şeyhülislama müracaat edip, mezkur dört yük varidat hakkında kalbine şüphe uyanması yüzünden bu parayı bir sadaka olarak harcayabilmesi hakkında dinin hükmünü sordu.”

Aslında bu pasaj, yazarların çok vurguladıkları “kanun hâkimiyeti” kavramına da güzel bir misaldir. Fukuyama, “kanun hâkimiyeti”nin sadece dinî motifin güçlü olduğu cemiyetlerde doğabileceğini söyler. Bu yüzden meselâ Çin’de bu değerin ortaya çıkışı gecikecektir…

Acemoğlu-Robinson şöyle diyor:

“Kanun hâkimiyeti tarih perspektifi içinde düşünüldüğünde çok garip bir kavramdır. Kanunlar niçin herkese eşit uygulanacaktır ki? Eğer kral ve aristokrasi siyasî güce sahip ve diğerleri sahip değilse, kral ve aristokrasi için helal olanın diğerleri için yasak ve ceza gerektirici olması ancak tabiîdir. Muhakkak ki kanun hâkimiyeti mutlakiyetçi siyasî kurumlarda hayal bile edilemez. Bu, çoğunlukçu siyasî kurumların ve böyle çoğunlukçuluğu destekleyen geniş koalisyonların yarattığı bir kavramdır.”

Şimdi tarihimizden, on birinci asırdan bir başka “kanun hâkimiyeti” anlayışı örneği vereyim. Aşağıdaki mısralar Kutad Kubilig’den alınmıştır. Hakan Kün Togdı Han konuşmaktadır:

kerek oglum erse yakın ya yaguk
kerek barkın erse keçigli konuk
törüdi ikigü manga bir sanı
keserde adın bulmagay ol mini   
(İster oğlum olsun, ister yakın çok,
İster yolcu, ister geçici konuk
Kanunda benim için birdir hepsi
Hüküm verirken fark bulmaz birisi.)

Şimdi Osmanlı ve Karahanlı’nın geniş koalisyona dayanan çoğunlukçu bir yapı olduğuna mı hükmedeceğiz? Daha neler!

Bütün bu malzemeyi, biz niçin OECD sonuncusuyuz sorusuna cevap bulabilmek için inceledik. O öyle dediydi, öbürü böyle… Peki, biz ne demeliyiz? Kadim dostum İlhan Kesici son yazımdan sonra arayıp bunu sormuştu: Peki sen ne diyorsun?

Bunlardan ve daha nicelerinden bizim sorumuza cevap olabilecek unsurları ayıklayıp şimdi bizim bir şeyler dememizin zamanıdır.

 

 

 

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları