Bayram, Kadın, Aşk ve Şehadet… – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______7 Eylül 2011_______

Bayram, Kadın, Aşk ve Şehadet…

Suzan Çataloluk
Paylaş:

 

Yine şehadete uçtu vatan evlatları,

analarının kınalı kuzuları…

Kabirleri Firdevs cennetleri olur İnşAllah…..

Yıllar, yıllar ve yıllar önceydi.
Bir güz günüydü. Hani  rüzgarın hırçın, hüzünlü uğultularla yağmurları önüne kattığı, damlaların kamçı gibi her şeyi dövdüğü günlerden bir gün…
Şemsiyemle boğuşarak ana kapıya zor bela ulaştım. İçeri girerken  jandarmaların arasında yürüyen o kızı gördüm. Uzun boyu ve güzel endamı dikkatimi çekti.  Ama sanki  çok yorgundu da ayaklarını sürüye sürüye yürüyordu.  Çiçekli şalvarı vardı, üstünde yine çiçekli bir entari, nakış  nakış işlenmiş yün hırka. Beyaz başörtüsünün kenarları oyalıydı, üzerine desenli  tülbendi kalın ip gibi büküp kaşlarının üstüne gelecek şekilde başına dolamıştı.
Jandarmalar savcı Bey’in kapısını çalarken küçük koridoru geçip odama girdim.  Tam yerime oturup ilk dosyanın kapağını açmıştım ki dışarıdan çığlıkları,  avaz avaz bağıran o sesi duydum. Ağza alınmayacak küfürleri sayıp döken kadın sesiydi ve  ardından başka sesler de işittim. Sanki birileri birbirini dövmeye çalışıyor, birileri de onları azarlayarak durdurmaya çalışıyordu.
Birkaç dakika sonra sesler kesilince bir şeyler sormak amacıyla Savcı Bey’in yanına gitmek için yine küçük koridora çıktım. Kapısının önü kalabalıklaşmıştı. Üç jandarma O genç kızı adeta korumaya almıştı. Zira duvara sırtını dayayıp yere oturan orta yaşlı  kadın ona dik dik bakıp işaret parmağını sallıyordu.
Savcı Bey beni gülümseyerek karşıladı:
“-Hadiseye bakar mısınız, dedi. Kadın köy basmış. Bu bölgede böyle bir şeyi asla  düşünemezdim!”
Anlatmaya devam  etti:  Adamın biri celepmiş. Köyünde üç karısı ve bir sürü çocuğu varmış.  Köy köy gezerken o kızı görmüş. Aklı başından gidip  babasına kaç koyun edeceğini sormuş. Kız da pek istekli görünmüş. Ama resmi nikahlı hanımı bunu duyunca her işi bırakıp yalın ayak, başı kabak, hem de yalpırdak,  yollara düşmüş. Birkaç köy ötedeki köye  atmaca gibi uçmuş. Kızın evine  neredeyse  Moğol çerileri gibi dalmış ve onu saçından yakalamış.  Ortalık karışmış. Kız hiç de tırsmamış. “Varacağım, ne edeceksen et” diye meydan okumuş! Üstelik yaşı da on yedi…
Şaşkınlıkla sordum:
“-Evde üç hatun, bir sürü çocuk! Gencecik bir kız, bu adama gideceğim diye mi tutturmuş? “
Biraz sonra kadınların paylaşamadığı adam ifade vermek için içeri girince şaşkınlığım misliyle arttı. Sevimsiz, çiçek bozuğu, pasaklı, ufak tefek bir adamdı damat adayı.
Hadiseyi hemen  inkar etti. Güya iftiraya uğramış, hanımı onu çok kıskanıyormuş!
Resmi nikahlı hanım kendince bir kahramandı. Tabuları yıkıp  kumalarının, çocuklarının hakkını korumak için gidip o çıyanı saçından sürümüştü!
Sonunda Savcı Bey kızı içeri aldı. Yüzünü görünce, özellikle gözlerini, nasıl da şaşırdım! Şaşırdım,  zira  o güne kadar bu kadar güzel göz görmemiştim.  Koyu yeşildiler, renk renk hareliydiler, çok iriydiler. Simsiyah upuzun kirpiklerle çevrilmişlerdi ve badem şeklindeydiler. Yay kaşları gerginleşmiş, güzel ağzı  kasılmıştı. Siyah saçları uzundu ve iki belik halinde  iki yana uzanmıştı.
Kesik kesik anlattı kendince hadiseyi. Adama varacaktı, kararlıydı. Yirmi karısı da olsa hiç önemli değildi!
İşlem bitip de tam  kapıdan çıkarken  dayanamadım:
“-Ne kadar güzel bir kızsın sen, dedim. Ne yapacaksın bu adamı. Sana yakışan  genç biri çıkar nasıl olsa. Gel vaz geç bu hevesten!”
Önce bir heykel gibi durdu beş on saniye. Sonra yavaşça döndü,  bana baktı. Bakışları nasıl da umutsuzdu. Bütün ümitlerini kaybetmiş, son dala sarılırken onun da kopacağını hissetmiş insan bakışı vardı o güzel gözlerde.
Ardından başını yere eğdi, ancak duyulabilecek bir sesle dedi ki:
“-Sen…  Sen benim neler çektiğimi nereden bileceksin ki!”
Sonra Savcı Bey babasını çağırdı. Adam tıpkı o sevimsiz damat adayı gibi her şeyi inkar etti. Hiç koyunla değiştirir miydi kızını. En sevdiği evladı, ceylan kızıydı. Resmi nikahla, telli duvakla kızını yaşıtına verecekti elbette.
Annesi de aynı şeyleri söyledi. Köyün muhtarı hiçbir şeyden haberinin olmadığını iddia etti.
Özün özü hiç kimsenin böyle bir hadiseden haberi yoktu. Zaten ev basan kadın azıcık kaçıktı(!)…
Ardından o ceylan kız jandarmaların arasında geçti penceremizin önünden. Omuzları iyice çökmüştü, yine ayaklarını sürüyordu.
Aradan bir hafta geçmişti.
O gün duruşma yapıyorduk.  Dışarıda çisil çisil yağan bir yağmur vardı ve kurşuni bulutlarla kaplanmış bir gök yüzü. Şahit dinliyorduk.
Derken, mübaşir kapının aralığından bir dosya aldı. Jandarma getirmişti. Aldım. Üstündeki müzekkerede yazılı bir kelime gözüme çarptı: “intihar eden..”
İrkildim, içimden dua ettim: ”Allah’ım! O olmasın, o çok genç!”
İfadesini aldığımız şahit dışarı çıkarken müzekkereyi okudum. Ne yazık ki oydu! Fare zehri içerek intihar etmişti.
Savcı Bey doktorla gidip gereken araştırmayı yaptıktan sonra  hayatının ilk baharında olan o yavrucağı toprağa emanet edeceklerdi ve güz yağmurlarına, kış karlarına. Sonra mezarının üstünde bahar yellerinin getirdiği tohumlar çimlenecek, kır çiçekleri açacak, o ceylan kız hesap gününün hesabını bekleyerek sonsuzluğu  uyuyacaktı.
Sonra dosyasını okudum. Ve…  O gencecik omuzlara yüklenen bu ağır, insafsız saldırıyı anlamakta zorlandım, içim acıdı. O on yedi yıllık kısacık hayat hikayesinde bir kadının muhatap olacağı en ağır iftiraya uğramıştı. Bir gün delikanlılardan biri evlerinin önünden iki defa geçince komşu kadın öteki komşuya gidip aralarında bir şey olduğunu söylemişti. O hanım başkasına kızcağızı dere kenarında o delikanlı ile  gülüşürken gördüğünü anlatmıştı. Bir başkası diğer başkasına kayalıkta sarmaş dolaş yakalandıklarını ballandıra ballandıra dillendirmişti.  Sonunda hamile olduğu fısıltıları dilden dile dolaşmaya başlamıştı.
Oysa… Kızcağız evden dışarı hep kardeşleri ile çıkardı. 
Babası kızını, ceylanını güya çok seviyordu. Bu vahim iftiradan sonra onu öldürmeye kıyamamış ama öldüresiye dövmüş, evden çıkmayı yasaklamıştı. 
Annesi ile komşular görüşmeyi kesmişler, babası sokağa çıkamaz olmuştu!
İşte tam o günlerde o celep babasından koyun satın almak  için  eve gelmiş,  akşam babasıyla yemek yerken  kapı aralığından  tencere uzatırken kızı görmüş,  talip olmuştu. 
Babası onu  koyunlarla değiş tokuş kararı verirken  hiç itiraz etmemiş, hatta sevinmişti. Böylece kurtulacağını düşünmüştü!
Tutanaklarda iftiracı kadınların ifadeleri de vardı. Hiç kimse kızcağızla o delikanlıyı aynı sokakta  dahi görmemişti. Hep söylenti duymuşlardı. Kızın günahını alamazlardı. İftira atmak, dedikodu etmek ne büyük bir günahtı(!)
Gariban delikanlıya gelince: Ağlayıp sızlayıp suçsuz olduğunu anlatmıştı ifadesinde.
Kızın kız kardeşi ifadesinde diyordu ki : “ Ablam birkaç gündür çok durgundu. O gün akşam vakti babama, “ahırda çok sıçan var. Zehir  al. Ben hazırlarım” dedi. Babam sabahı beklemedi. Akşam vakti hemen gidip buldu o beyaz tozu.  Sonra ablam bizi odadan çıkardı gece. İşim var, dedi. Sabah erkenden yanına gidince ağzında köpüklerle bulduk. Ölü gibiydi. Doktora yetiştiremedik. Evde öldü.”
Nasıl bir şeydi bu? O küçük kız ölmeye karar verip babasından fare zehri isterken, baba çok sevdiğini iddia ettiği  ceylan kızının bu  umarsız kararını anlamamış olabilir miydi? Ya annesi? Dokuz ay karnında taşıdığı, kanından kan verdiği  canı yavrusunun bu isteğini ve artık hayattan koptuğunu nasıl olup da anlamamıştı?
Gerçek babanın veya annenin, kardeşlerin engin sevgilerle dolu, merhametli yürekleri sonsuz sevdaların, ilahi aşkların yaşadığı gönüller ise böyle evlat ve kardeş sevgisiyle dolu kalpler bu insanlarda varsa, bu  ağır acıya ve sorumluluğa nasıl bu kadar duyarsız kalabilmişlerdi?
Ya o komşu kadınlar ve köylüleri bu ağır sorumluluğu nasıl  paylaşmışlardı?
Neye sığabilirdi? Müslümanlığa mı? İnsanlığa mı? Neyle izah edilebilirdi?
Bu etiyle, kemiğiyle insan görüntüsünde olanlar gerçekten de insan mıydılar? 
Dindar olduğunu  her fırsatta yeminlerle, kasemlerle ortaya koyanlar gerçekten de Müslüman mıydılar? 
O ceylan kız için dünya sonsuz bir umandı, yanı başında bulunanların ona nasıl yüzüleceğini  öğretmesi gerekiyordu, yani kucaklarına doğduğu  ailesinin, yani babası, annesi, dedesi, ninesinin, ailesinin, yani onu çok sevenlerin…
Yani…  Onu çok sevmesi gerekenlerin…
Sevmesi gerekenler acaba onu ne kadar sevip bağırlarına bastılar ki? Mesela amcası ne yaptı, ya da teyzeleri…
Ya komşu teyzeler, onu gözetip koruması gereken o iftiracı teyzeler, yengeler, ablalar başını okşadılar mı hiç??  Arkadaş olması gereken yaşıtları onu dinlediler mi bir kez olsun?
Hiç biri ama hiç biri hiçbir şey yapmadı, sadece hakkında kötü kötü konuştular, seyrettiler ve beklediler! Onun hızla uçuruma gidişini izlediler, ölmesini beklediler!
Oysa…  Göz göre göre ölüme götürdükleri bu gencecik fidan fare zehri içerken  nasıl da çaresizdi  ve yalnızdı kim bilir!
Aslında o yavrucağın önüne o fare zehrini sadece  kendisi koymamıştı, herkesin payı vardı bu ölümde:  Tedbir alamayan, çözüm getiremeyen her sorumlunun, insanlığı öğrenemeyenlerin, dini yaşamayan dindar geçinenlerin, iktidar tutkunlarının bu fidanların kurumasında sebebi vardı.
Aradan yıllar, yıllar ve yıllar geçti. 
Değişen hiçbir şey olmadı. Çaresiz küçük kızlar, gencecik kadınlar intiharlara devam ettiler…
Yıllar ve yıllar, yıllar yine geçip gitti, zavallı, çaresiz kadınlar ölesiye dayak yediler, kemikleri kırıldı, yüzlerine asit döküldü, hatta yakıldılar. Çok ağır yaralarla hayata tutunmaya çalıştılar. Kimileri de göz göre öldürüldü, işkencelerle parçalanıp öyle katledildiler. 
Kadınlar… Cahili, üniversite mezunu dayak yediler, yiyorlar, şiddetin katmerlisini gördüler, görüyorlar. Tecavüze uğruyorlar.
Yapılan araştırmalara göre  Türkiye’de her üç kadından biri şiddet görüyor.(Bknz: Doç Dr. Elçin Balcı makaleleri)  
İşin en acı tarafı bütün bu gerçek hayat  hikayelerinde suçun failleri kendilerini hep haklı gördüler. Namus dediler, töre dediler, kıskançlık dediler…
Ve… Aşk dediler…
Bu infazcılar evlatlarını çok mu seviyorlar?
Bu  tacizciler hakikaten aşık mı?  
Bu kutsal bayram günlerinde çocuklarının annesini delik deşik eden, hayatını gasp eden  cani midir aşık, bayramda küçük kızcağızları kandırıp tecavüz eden şaki midir?
Öyle mi acep?
Aşık önce gönül eri olmalı, iç dünyasındaki deruni yolculuğun sırrına ermeli ve kendisini muhakeme edip gönül aynasına bakabilmeyi, aslını temaşa eyledikten sonra kaç kıratta olduğuna hükmedip eksikliklerine göz yaşı dökebilmeyi bilmeli  yalancı dünyaya sırt çevirip eyvallah diyebilmelidir. Maşuk’un kendisini keşfetmesini beklemelidir. Zira sabır çiçekleri mevsiminde elbet açacaktır.
Yolda yürüyen genç kız kendine aşık olduğunu söyleyip sırnaşan sahtekar münafığa “beyinsiz! Allah kitabında senin gibilere beyinsiz diyor” diye ikaz ederken mefhum-u muhalif ile insanı tarif ederek doğruyu nasıl da tespit etmişti.
Bu infazcılar ve tacizciler kaç toz tanesi kadar insandılar acep? Eşinin, yani çocuklarının annesinin, yani hayat arkadaşının yüzünü gözünü dağıtacak kadar nefsine mağlup olmuş zavallı mıdır, veya tecavüze uğrayıp hamile kalan kızını  töre  diye diye boğazlayan yaratık mıdır Yüce Kur’an-ı Kerim’de insan olarak tarif edilen? 
Sevgililer Sevgilisinin “ ümmet” dediğine uyar mı bu hırsına yenilen?
Bu tarifi mümkün olmayan garabet hangi evrensel insan tarifine uyar?
Gerçek insan, yani samimiyeti, sevgiyi, sevdayı ve aşkı keşfetmiş Ademoğlu, yani insan-ı kamildir. 
Ve… İşte böyle bir gönül erinin ezeli ve ebedi ilahi yangınlarla yanmasında saklıdır aşkın hakikati.
Aşk….
İşte bu noktada durmak gerekiyor:  Aşk can almak değil, can vermektir. Aşk maşuka zarar vermemek için gerekirse candan vaz geçmektir.
Aşk, maşukun hürriyetine hürriyet katmak ve ona sonuna kadar inanmaktır. Gerektiğinde sevdiğinin hayatı için hayattan vaz geçmektir.
Bu vaz geçişteki sonsuz fedakarlığın erdeminde yeniden can bulmaktır aşk.
Kerem Aslı için  yanmadı mı? Bu gün Kerem dilimizde ve gönlümüzde yaşıyorsa o yanış sebebiyledir  ve aşıklar yaşadıkça da hep var olacaktır.
Ve…. Dünyevi sevgiler ve aşklar ilahi aşka giden zorlu yollarda kabul edilen ilk adım, ilk basamaktır….
Aşk, her yerde ve her demde aşk…
Canını feda etmeye karar verecek kadar çok sevmek, bile bile ölüme gitmek, budur aşk. 
Şehit komiser Cem Kerman  öğretmenlik yapmak isteyen eşi için Tunceli’ye tayin istedikten sonra dostlarıyla helalleşmiş. Sevdiceği, sevgili evdeşi ile birlikte olabilmek için Tunceli’de vazifeye başlamış.
Şimdi anlaşılıyor ki  aşk onlar için şehit olmak, yani şahitliği yaşamaktı. İnşAllah ebette,  şehit Dilay ile şehit Cem cennetlerde birlikte olacaklar sonsuz aşklarıyla. Yüce Allah’ın vaadi  bu!
Analarının kınalı kuzuları olan vatan evlatları al bayrağa sarılı dönerken hep şahit olmadılar mı, şehitlik şerbetini can vererek içmediler mi? Şehadete giderken  Yüce Sevgilinin aşk yolunda yükselmediler mi!
Kimi sırtı kalınlar bin bir bahane ile kutsal vatan görevinden kaçıp gönül aynalarını Gayya  kuyularına atarken o kınalı kuzular şehitliğin miracı ile ötelere uçmadılar mı ve  ilahi aşk ile  ezelden ebede geçivermediler mi?
Ya o yaralı olduğu halde katil bölücü terörist ile boğuşup hayatını hiçe sayarak katliamı önleyen polise ne demeli! Nasıl bir insan sevgisi bu, nasıl bir dost sevgisi? Ne güzel bir yücelmedir bu!
Yürüyoruz hayat denilen esrarlı yolda ve sanıyoruz ki  ne çok bilinmez var… Gönül gözü açık  kamil-i insan için her anda, her şeyde delili olan, güzelliği bulunan Asıl Sevgiliye ulaşmaktan başka sır mı var! Bu güzelliğin sırrını çözecek tek yol aşk, ilahi aşk…
Oysa… Ademoğlunun kaçta kaçı zaman denen ve kendine hediye olan hazineyi hızla tüketirken, yine kendine emanet edilen beden evini kullanırken  gerçek sevgileri, hakiki sevdaları ve ilahi aşkı bir an olsun ufuklarında gördü mü acep?
Emanet bir misafirhane bedenimiz… Günaha karşı, nefsin azgınlıklarına ve sapkınlıklarına, insansıların zulmüne karşı korumak zorunda olduğumuz bir emanet. 
Bu emanet “yevmiddin”de (1) bütün insanlığın önünde başına geleni, yani bütün macerasını anlatacaktır elbet…
Bu emaneti kırıp dökerken, yok ederken ve ona eziyet ederken hangi azgın ve “esfel-i safilin”deki(2) insansı, seyredilen ve dinlenen bu hazin macera karşısında sevdadan, sevgiden ve ilahi aşktan söz edebilir ki?
Ve…. “Göklerin başka gök yerin de başka yer olduğu” (3) o an gelecektir elbet! 
Ve… Allah’ın  “O gün ki, göğü  kitaplar için defter dürer gibi düreceğiz.”(4)diye ifade ettiği vaadi gerçekleştiğinde…
Evet… O yüce vaat  gerçekleştiğinde, bizi o zaman  Yüce Rabbin sevgisinden başka ne kurtaracak!

___________________________________________________________________________

KAYNAKLAR
1-  FATİHA SURESİ
2-  TİN SURESİ
3-  İBRAHİM SURESİ
4-  ENBİYA SURESİ

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları