‘Ben üstünüm çünkü benim kültürüm üstün!’ – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______2 Temmuz 2012_______

‘Ben üstünüm çünkü benim kültürüm üstün!’

İskender Öksüz
Paylaş:

Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” kitabında geçen “Ben üstünüm, çünkü benim kültürüm üstün!” cümlesine çarpılmıştım. Yazar, bu iddiayı Batı’ya değil, Japonlara atfediyordu. Ona göre Japonya ne zaman çevresine karşı üstünlük sağlasa, böyle düşünmüş. Ne zaman mağlubiyete uğrasa, bu iddiadan vaz geçmiş. Japonları bilemem. Huntington, toprağı bol olsun, önemli bir siyaset bilimciydi. Herhalde tespiti bütün bütün yanlış değildi. Japonların, Kore ve Çin’deki sömürge politikası, Huntinton’un kendi medeniyetiyle yarışacak vahşetteydi. O tarihlerde yapıp ettiklerini, hiç olmazsa kendilerine, mazur gösterecek düşüncelere ihtiyaçları vardı. Fakat “ben üstünüm, çünkü benim kültürüm üstün”, “… çünkü âri ırkım üstün”, “… çünkü medeniyetim üstün”, “…çünkü değerlerim üstün” gibi iddialara sahip ararken Huntington’un aklına önce Avrupa ve Amerika gelmeli değil miydi? “…Çünkü âri ırkım üstün” iddiasını acemiler Hitler’e has sanır. Hâlbuki Hitler bu iddianın ilk değil son savunucusudur. Âri ırkçılık ancak Hitler’den sonra ayıp ve apolitik hale geldi. Tez, Batı Medeniyeti’nin ortak yapımıdır. İngiliz devlet adamları da “bilim adamları” da Hindistan’daki açık tenlilerin kendilerine yakın ve Âri, koyu tenlilerin uzak, Dravid ve Turanî olduğunu söyleyip durdular. Ayrıntı için Tony Ballantyne’ın “Oryantalizm ve Irk- Britanya İmparatorluğu’nda Aryanizm” kitabına bakabilirsiniz.

Peki Amerika? Stephen Kinzer, “Darbe” kitabında bize hatırlatıyor: 1890’larda ABD Indiana Senatörü Albert Beveridge, senatodaki konuşmasında, yayılmacılığı doğal bir sürecin parçası diye tanımladıktan sonra bunu, “köksüz medeniyetlerin ve çürüyen ırkların daha asil ve daha zinde, daha doğurgan insan tiplerinin üstün medeniyetlerinin önünde kayboluşu” diye tasvir ediyor. Mississippi temsilcisi Charles Cochrane ise “bu Cumhuriyet’i kuran baş eğmez ırk”tan bahsediyor ve “dünyanın Arî ırklarca fethedileceğini” öngörüyor. Cochrane’in konuşmasının sonunda ABD meclisi alkışlara boğuluyor. Merak eden “manifest destiny” (âşikâr kader – Amerika kıtasının tamamının işgali, Hispaniklere ve yerlilere karşı ırkî üstünlüğe sahip anglo saksonların kaderidir) tezlerine bakabilir. İngiltere, Amerika, Almanya, İtalya üstün ırka mensuptur da Fransa geri mi kalacaktır? Hayır, o hepsinden önce gelecektir ve Arthur Gobineau daha 1853-1855’de “Irkların Eşitsizliği Üzerine Bir Deneme”yi yazacaktır. Listeyi uzatmanın çok fazla bir anlamı yok. “Böyle değildi” diye de yok. Katolik-Protestan Medeniyeti sadece bunları hatırlamamaya çalışıyor. 19. asırda “Batı”, dünya yüzeyinin yaklaşık yüzde 90’ına hâkimdir. Üretimde çok açık ara liderdir. O yüzden 19. asırda, hatta 20. asrın ortasına kadar “medeniyetler”den değil, sadece “medeniyet”ten bahsedilir. Tek bir medeniyet ve medeniyete giden tek bir yol vardır.

Sofistike emperyalizm…

Bugün dünya birinci emperyalist dönemdeki gibi tek kutuplu değil. “Tek medeniyet” maddî tekel avantajını kaybetmiştir. Soğuk Savaş dönemindeki gibi iki kutuplu da değil. Çok kutupludur. Huntington bir-bir buçuk asır önce yaşasaydı medeniyet ile barbarların çatışmasından bahsedecekti. Yirmibirinci asrın eşiğinde aynı duyguları “medeniyetler çatışması”yla ifade edebildi. “The medeniyet”, “Le medeniyet” değil, “medeniyetler” dedi. Minnettarız. Şimdi eski hatalarından dolayı Batı’yı dövmeyi bırakalım. Gerçi onların bizi bırakmaya hiç niyeti yok ama biz bırakalım ve bugüne dönelim.

“Bugün”den kısaca, son yarım asrı kastediyorum. Dünyaya medeniyet getirme iddialarından artık utanıldığı, koloniciliğin bir hak değil bir ayıp olduğunun kabul edildiği son on yılları. “Batı” gerçekten tövbekâr mıdır? Dünyanın geri kalanını yönetme görevinin Tanrı tarafından kendilerine verildiği inancını terk etmiş midir? Avrupa ülkeleri ve ABD kendilerini dünya medeniyetler ve milletler ailesinin eşit fertleri olarak görmekte midir? Bu konularda az miktarda iyi haber var. ABD artık ırka dayanarak hareket etmemektedir. Zaten kendi nüfus yapısı eskisi gibi “anglo-sakson” değildir. Yoksa Huntington “ırklar çatışması”nı yazardı. Irktan vazgeçme konusunda, az sonra göreceğiz, Avrupa’dan gelen haberler o kadar iyi değil. Kötü haber maalesef iyi haberlerden çok fazla. Edward Said’in dâhiyane tespiti, “Orientalizm”, emperyalist ideolojinin kendini yeniden üretmesidir. Said’in en çarpıcı tespiti, “Orient”in, yani “Şark”ın, “Batı” dışındaki her yerini kapsamasıdır. Türkiye de Şark’tır, Kenya da. Japonya da Şark’tır, Hindistan ve Çin de! “Orient”, bizden olmayan demektir. “Öteki” tam da budur işte. Orient’tir.

“Genişletilmiş Orta Doğu”nun (GOD) Fas’tan Çin Seddi’ne kadar uzanması, adeta Said’i haklı çıkarmak için olağanüstü bir gayrettir! O Fas ki biz ona “Mağrip=Batı” derdik.

Bilindiği gibi Bush’un GOD projesi (Allah Allah!) Kuzey Afrika’dan Çin Seddi’ne kadar, Endonezya hâriç, bütün Müslüman ülkeleri kapsamaktadır. Orta Doğu’yu daha da genişletirseniz, Amerikan Deniz Harp Okulu eski öğretim üyesi, şimdilerde Tennessee Üniversitesi hocası Thomas P. M. Barnett’in “Pentagon’un Yeni Haritası”na varırsınız. Bu haritada GOD’un tamamına ilaveten Türkiye, Balkanlar, Endonezya, Güney Afrika Cumhuriyeti hâriç Afrika’nın tamamı, Kuzey Kore ve Güney Amerika’nın ABD ile arası iyi olmayan Batı ve Kuzey parçası bulunuyor. Barnett, kendi tarafındaki dünyaya “merkez” veya “öz- çekirdek” (core) diyor. Gerisi de “açıklık” veya “uçurum” (gap). Gap’teki ülkeler medenileştikçe merkeze dâhil olabilirler. Eh gördüğünüz gibi doğu cephesindeki tek yenilik Pasifik sahilinin yakayı kurtarmış olması. BOP’tan Gap’a adım adım Orientalizm ısıtılıp sunulmakta. Sunulan reçetelerde tıpkı 1918’deki gibi “merkez” ülkeler veya “medeniyet” (şimdiki adıyla “demokrasi”), yeni sınırlar çizmeyi, ülkeleri kesip biçmeyi, “millet inşası”nı doğal hakkı ve vazifesi addediyor.

Kaçıncı asırdayız? Yirmibirinci değil mi? İnsan bazen şaşırıyor da… Bu hak ve “yükümlülük” nereden doğuyor? ABD’de bunun adı “American exceptionalism”. “Amerika müstesnadır” diye tercüme edebiliriz. ABD, birçok ülkeden sadece biri değildir. Amerika istisnadır ve dünyaya nizam vermekle görevidir. Bu görevi ABD’nin kuruluş ideolojisinin belirlediğini söyleyenler de var, Tanrı’nın verdiğini de.

Amerikan istisnacılığının en basit örneğini Holywood filmlerinde başı sıkışan Amerikan turist sahnelerinde görürsünüz. Hani bir felaket geliverince sağa sola koşuşup, “Ben Amerikan’ım, ben Amerikan’ım” diye bağıran turist… Daha ciddî örneğini Cumhuriyetçi başkan adaylarından Mitt Romney’in Obama’yı tenkidinde görüyoruz. Romney, Mart ayındaki bir konuşmasında, “Yurt dışındaki iş gezilerim sırasında kendimi biraz daha uzun boylu, biraz daha dik hissediyordum, çünkü diğerlerinde olmayan bir lütfün sahibiydim; ben Amerikan’dım. Başkanımız Amerikan istisnacılığı hakkında bizim hislerimizi beslemiyor. Son dört yılda, dünyadaki insanlar da Amerika’nın müstesna olduğunu sorgulamaya başladılar.”

Obama’nın cevabı gecikmedi, “Benim bütün kariyerim, Amerikan istisnacılığına dayanır!” Amerikan istisnacılığını daha romantik ve daha dinî sembollerle anlatmak isteyenler bazen ABD’yi Roma İmparatorluğu’na benzetir. Roma, barbar bir dünyada tek medeniyet ve ışık kaynağı şehirdir, devlettir… Sonra “tepenin üstünde pırıldayan şehir” mazmunu gelir. Bu, doğrudan İncil’dendir. Dağdaki Vaa’z’da, Hz. İsa buyurur, “Siz dünyanın ışığısınız. Tepede kurulu şehir gizlenemez.” John’un vahyinde işler daha elle tutulur hâle gelir. John göklerden parıldayan bir şehrin indirildiğini görür. Bu “Yeni Kudüs”tür.

Nereye mi inecek? Eski Kudüs’te mabedin bulunduğu tepeye diyen de var ama, en eski Hıristiyanlar’dan Montanist’lere göre yer, Pepuza ile Tymion arasındaki tepedir. Pepuza, bizim Uşak’ın, Karahallı’sının Karayakuplu Köyü, Tymion ise Şükraniye Köyü imiş. Heidelberg Üniversitesi’nden Peter Lampe ve ABD’nin Tulsa Üniversitesi’nden Willam Tabbemee 2001’den beri bölgede çalışıyorlar ve iki köyün arasındaki yaylanın şehrin inişine müsait olduğunu bildiriyorlar. Oralardan çekilsek de inerken altında kalmasak.

Peki, biz aptal mıyız?

Bunu ABD’yle ilişkilendiren, Boston’a çıkan ilk Puritan göçmenlerin lideri John Winthrop’un Arbella gemisinde yaptığı konuşmadır, “Biz tepenin üstündeki bir şehir gibiyiz ve bütün insanların gözünün üzerimizde olduğunu unutmamalıyız…” Sene 1630’dur. Winthrop’un konuşması Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nden çok öncedir ve birçoklarınca ABD’nin kuruluş ideolojisinin temeli sayılır. Aynı motifi Reagan’ın ağzından 1984’te şöyle duyarız, “Amerika bir tepedeki parıldayan şehirdir ki onun ışığı her yerde hürriyeti seven insanlara yol gösterir.” John Adamslardan Lincolnlere, Kennedy’den baba-oğul Bush’lara, Clinton’a Winthrop tekrarlana gelmiştir. Son dönemde Wintrop’un nutkuna atıf, ABD başkanlarının yazılı olmayan kuralları arasına girmiştir.

Yanlış anlaşılmasın. Daha önce de söylediğim gibi bugün Amerikan istisnacılığı ırka dayanmaz. Kuruluş ilkelerinin, ahlâkın, doğruların veya Tanrı’nın ABD’ye verdiği dünyayı kendi suretinde yeniden düzenleme hak ve görevine dayanır.

Peki, “…çünkü ırkım üstün” bütün bütün öldü mü?

Irkçılığın vatanı Avrupa’da sağ ve sıhhatte… Ulster Üniversitesi’nden Richard Lynn ve Demokrasi Indeksi, İnsanî Gelişme İndeksi gibi istatistikleri toplayıp yayınlamakla ünlü Finli emekli profesör Tattu Vanhanen’in iddiaları şöyle: Dünyadaki ülkelerin zenginlikleriyle nüfusun zekası (IQ) arasında sıkı bağlantı vardır. Aynı şekilde zekâ ile İnsanî Gelişme İndeksi (Vanhanen’in kendi indeksi) arasında da sıkı bağlantı vardır. Öyle ki geliri de insanî seviyeyi de belirleyen baş faktör zekâdır. Sonra üzüntüyle ekliyorlar: “Zekâ doğrudan ırka bağlı olduğundan maalesef geri kalmış ülkelerin durumlarının düzelmesi beklenemez.”

Peki Türkler bu “bilim adamları”na göre ne durumda. Lynn, 2006’da Avrupa ülkelerinin zeka bölümlerini yayınladı. Bütün Avrupa’da en aptalı Türkler ve Sırplar çıktı. En akıllıları da Kuzey Avrupalı’lar. Dostlarımızın bizim niçin aptal, kendilerinin niçin zeki olduklarını da biliyor. Efendim, buz devrinde Kuzey Avrupa halkı büyük güçlüklere göğüs gerdiği için zayıflar elenmiş ve geriye sadece akıllılar kalmış. Daha güneydeki insanlar ise aptalmış ve aptal kalmışlar. ‘Akıllı adamın buz devrinde kuzeyde ne işi vardı?’ sorusu akıllarına gelmemiş. Fazla zekâ insanı bazen şaşırtıyor. Peki biz niçin aptalız? Buralara gelmeden önce mesken tuttuğumuz Sibirya da, Ötüken de son baktığımda pek ılıman yerler değildi… Şaka bir yana Lynn ile Vanhanen’in iddialarını gerek biyoloji ve ekonomi gerekse veri toplama ve istatistik hataları yüzünden tamamen sıfıra indiren tenkitler yayınlandı. Fakat kafalar hoşlandıklarını hatırlar: “Ben üstünüm çünkü…”

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları