Bilimin düşmanı mantık: Multikulti’nin ölümü – vatandaşlığın dirilişi – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______7 Şubat 2016_______

Bilimin düşmanı mantık: Multikulti’nin ölümü – vatandaşlığın dirilişi

İskender Öksüz
Paylaş:

7 Şubat 2016

Sezgi ve mantıkla doğruya ulaşabilseydik bilime ihtiyaç kalmazdı. Bilimin baş düşmanı nedir? Sezgileriniz ve mantığınız bu soruya, “mantıksızlık” diye cevap verecektir. Hâlbuki: Bilimin baş düşmanı sezgi ve mantıktır.

Hatırlıyor musunuz, Aristo, ağır cisimlerin hafiflerden hızlı düşeceğini söylemiş ve mantık ve sezgiye dayanan bu lâfa bütün insanlık binlerce yıl inanmıştı. Bu inanç, Galile 1589’da Piza Kulesi’ne çıkıp biri ağır biri hafif iki topu aşağıya bırakıp ikisinin de aynı anda düştüğünü gösterene kadar devam etti.

Sosyal bilimlerde vaziyet daha vahimdir. Çünkü kuleden aşağı atmakla bile insanların ön yargıları değişmez. Meselâ isyanların, fakirlikten kaynaklandığına inanılır. Bu hem mantık, hem sezgi, hem ilericiliktir. Ve CNN açık oturumcusu sizi, başkaldıranların refahını arttırırsanız her şeyin düzeleceğine inandırır. “Bu iş güvenlikçi yaklaşımlarla çözülmez!” Halbuki Huntington, evet, meşhur medeniyetler çatışmasının Huntington’u, karışıklıkları ülke ülke incelemiş ve tam aksi bir sonuca varmıştı: İsyanlar fakir toplumlarda değil, fakirken yeni zenginleşmeye başlayan toplumlarda veya zenginken son zamanlarda fakirleşmiş toplumlarda çıkıyor![1] Huntington’un araştırması 1968 tarihlidir, ama her halde sosyal bilimlerde Piza Kulesi’inden atılan taşların başa düşmesi için yarım asrı aşkın zamana ihtiyaç var.

Multikulti

Geçen asrın sonunda “çok kültürlülük” modaydı. Çoğulculuk, plüralizm… Post modernizm gerçekti ve bütün bunlar onunla da uyum içindeydi. Ülkedeki “ötekiler” problemini nasıl çözeceğini düşünüp duran Almanya çok kültürlülüğe şirin bir isim bile buldu: Multikulti! İngiltere de ona katıldı. Fransa biraz farklı bir yol seçti. Azınlıkları birçok kutuya değil, üstüne “Müslüman” etiketi yapıştırdığı tek kutuya koyuyordu. Sonuçta, AB’de göçmenlerin kaderi kutuya sokulmaktı.

Avrupa’nın multikultiden ayılması elli yıl almadı. On yıl henüz dolmuştu ki Merkel ilân etti: “Çok kültürlülük tam bir başarısızlıkla sonuçlandı.[2]

Hemen ardından İngiliz Başbakanı Cameron Münih Güvenlik Konferansı’nda Merkel’le aynı fikirde olduğunu ifade etti: Devlet eliyle yürütülen multikültüralizm başarısız olmuştur. İngiliz değerlerine saygı göstermeyen Müslüman grupların fonlanmasına son verilecektir. Cameron’a göre Radikalizme kayışın ve İngiliz toprağında terörist yetişmesinin sebebi Müslümanların ayrı cemaatler hâlinde yaşamalarıydı. Bir de ayrılıkçı ideoloji propagandası yapanlara karşı devletin “dokunmayın, hoşgörüyle yaklaşın” yanlışıydı.[3]

Siyasî İslamcı terörist nereden çıkar?

Önce Foreign Affairs dergisinde[4] sonra derginin İnternet sitesinde[5] Kenan Malik’in problemi inceleyen iki makalesi çıktı. Nörobiyolog ve bilim tarihçisi Malik, çok kültürlü toplumları, radikalizmi ve terörizmi incelerken iki önemli tespitte bulunuyor.

Birincisi yine mantığa ve sezgiye aykırı. Avrupa’dan IŞİD gibi El-Kaide gibi terör örgütlerine katılanların en mutaassıp Müslüman ailelerden çıkacağını tahmin edersiniz değil mi? Antik mi dersiniz, arkaik mi dersiniz ama en eskilerden gelen Müslüman kültürünün hâlâ yaşadığı toplum kesimlerinden… Hayır! IŞİD militanları Müslümanlığın en yoğun yaşandığı çevrelerden değil, kültüründen, inancından kopmuş fakat Alman, İngiliz veya Fransız da olamamışlar arasından çıkıyor. Müslüman veya Batı kültürüne sahip olanlar arasından değil, kültürsüzler arasından. Almanya’da ilk nesil Türkler, Fransa’da ilk nesil Kuzey Afrikalılarla bir problem yaşanmıyor. Problem daha sonraki nesillerden, onlar kendi kültürlerinden kopup yeni ülkenin kültürüne de girmeyince çıkıyor. Malik bu hâli Fransa için şöyle özetliyor: “İkinci nesil Kuzey Afrikalılar genel Fransız kültüründen olduğu kadar ana-babalarının kültür ve değerlerinden– ve ana akım İslâmiyet’ten—de uzaklaşıyorlar. Hep söylenegeldiği gibi iki kültür arasında kalmamışlar, kültürsüz kalmışlar. Sonuçta bazıları İslâmcılığa yöneliyor bazıları ise ilkel öfkelerini cihadçı şiddetle ifade ediyor.

Aslında Malik’in teşhisi terörist olsun olmasın bizim Siyasî İslâmcılar için de doğru. Yoksa siz onların klasik kültürümüzden çıktığını mı sanıyordunuz—mantık ve sezgi ile?

Malik, Avrupa’da ilk nesil göçmenlerin çocuk ve torunlarından daha seküler olduğuna işaret ediyor. Çarpıcı bir istatistik: İŞİD’e katılma oranı Finlandiya, İrlanda, Avusturya, Danimarka ve Belçika’da on binde 7- 4 arasında iken Cezayir’de yüzbinde 1’in, İndonezya’da milyonda 1’in altında. Türkiye’ye ait rakamı bilmiyorum. Fakat Avrupa gibi çıkarsa şaşmam. Bizde de ilk, ikinci v. s. “nesiller” var.

Herkese bir kutu ve herkes kendi kutusuna!

Malik’in ikinci tespiti, gerçeklerin eski bir hakikati yüzümüze çarpılmasından ibaret: Hürriyet, demokrasi, cemiyet… Bunların hepsi haklar bakımından tek tek diğerlerine eşit, Gellner’in ifadesiyle, biri diğerinin yerine geçebilen fertlerin oluşturduğu tek bir millet için vardır. Kavimlerden, kastlardan, kabilelerden, etnisitelerden kurulu hilkat ve siyaset garibelerinden değil.

Malik’in ikinci tespiti, Türkiye’de on küsur yıldır tekrarlanıp duran sapkınlığı anlatır gibidir:

“Çok kültürlülük siyaseti toplumların çeşitli olduğunu bir veri olarak kabul eder, fakat bu çeşitliliğin azınlık cemaatlerinin sınırlarında sona erdiğini—zımnen— farz eder. İnsanları etnik ve kültürel kutulara koyarak çeşitliliği müesseseleştirirler—meselâ Müslümanlar tek bir homojen Müslüman cemaatine sokulur—ihtiyaç ve hakları da buna uygun şekilde belirlenir. Başka bir deyişle, böyle politikalar yöneteceklerini iddia ettikleri bölünmelerin yaratılmasına yol açmıştır.”

Bölünme olmayan yerlerde bölünme yaratılmıştır!

Türkiye’de bölünmeler yaratmak isterseniz “Burada Kürt var, Türk var, Sünnî var, Çerkes var, Alevî var, Laz var… “ nutukları atarsınız. Sonra bu bölünmeler etrafında statüler, müesseseler kurmaya kalkarsınız.

Malik devam ediyor:

“Birleşik Krallığın ikinci en kalabalık şehri Birmingham’ı ele alalım… 1985’te şehrin fakir ve işsiz Handsworth bölgesi polis tacizinden çıkan isyanlara sahne olmuştur. İki kişi öldü, düzinelercesi yaralandı. Olaylardan sonra şehir meclisi, azınlıkları, şemsiye grupları denilen dokuz adet teşkilatın içine almaya kalktı. Bunlar şehir politikaları konusunda üyelerini temsil edecekti. Bu komiteler her cemaatin ihtiyaçlarına belirleyecek, kaynakların kime ne kadar verileceğine ve siyasî gücün nasıl dağıtılacağına karar verecekti. Pratikte etnisitelerin belirlediği derebeyiklerin sözcüsü hâline geldiler.

Şehir meclisi azınlıkları demokratik sürece dâhil etmeyi ummuştu, fakat gruplar şahsi ve müşterek iktidarlarının sınırlarını genişletme mücadelesine girdi. Afrika ve Karayip Halkları Hareketi gibileri etnik grupları temsil ediyordu; bazıları, meselâ Siyahî Liderliğinde Kiliseler Konseyi aynı zamanda dinî idi. Aslında grupların içindeki çeşitlilik, gruplar arası çeşitlilikten pek de az değildi; Bangladeş İslami Projeleri Danışma Komitesi’nin sözüm ona kitlesinin tamamı aynı derecede dindar değildi. [Bunlara dikkat edilmeksizin] Şehir Konseyi’nin planı azınlıktan her ferdi belli bir cemaatin içine soktu, her grubun ihtiyaçlarını bir bütün şeklinde tarif etti ve çeşitli organizasyonları şehrin kaynaklarını bölüşmek için yarıştırdı. Bu resmî cemaatlerin dışında kalanlar ise multikültür sürecinden tamamen dışlanıyordu.”

Öyle ya… Bütün Kürtler kendilerini Türk’ten ayrı Kürt hisseder ve tek mensubiyetleri Apo’dur. O yüzden biz Apo ve Kandil ile konuşuruz! Diğerlerinin ne hâli varsa görsün…

“Yani, konseyin politikaları insanları belirli kimliklere daha sıkı bağlamakla kalmıyor, iktidar ve etki alanlarında rakip olarak gördükleri diğer gruplardan da korkmalarına ve onlara karşı kinlenmelerine yol açıyordu. Her ferdin kimliğinin diğer gruplardakilerin kimliklerinden ayrılığı teyid edilmeliydi: Birmingham’da Bangladeşli olmak aynı zamanda İrlandalı olmamak, Sikh olmamak, Afrika Karayipli olmamak demekti. Sonuç, iktisatçı Amartya Sen’in ifadesiyle, ‘plural monokültüralizm’ idi; cemiyetin bir biri çevresinde dans eden ayrı, tek düze kültürlerden oluştuğu efsanesine dayanan bir siyaset. Neticede Birmingham’ın siyah ve Asyalı cemaatleri arasındaki ayrım, sanki aralarına hendek kazılmış gibi yerleşti ve sonunda cemaat şiddeti doğdu.”

Birmingham parçalanmış. Tıpkı, “Burada Türk var, Kürt var, Çerkez var, Sünnî var…” dediğinizde herkese ne olduklarından ziyade ne olmadıklarını anlatıp toplumu parçaladığınız gibi.

Malik’in vardığı sonuç şu:

“Avrupa, yaşanan bir tecrübe olarak çeşitliliği siyasî bir süreç olan çok kültürlülükten ayırmalıdır… Çeşitliliği, kültür farklılıklarının tanınması yoluyla müesseseleştirme teşebbüslerine direnilmelidir.”

Vatandaşlığa dönüş

Eski bir gerçeğin yüzümüze çarpılması demiştim. Cumhuriyet ve vatandaşlık kavramlarının doğum yılında, Fransızlar Yahudilerin, Protestanların ve aktörlük, cellatlık gibi pek saygı duyulmayan mesleklerin akıbetini tartışıyordu. 27 Aralık 1789 günü, yani Bastil’in kırılmasından henüz beş ay geçmişken Clermont-Tonnerre Kontu Millet Meclisi’nde şu nutku irad etmekteydi:

“Fakat diyorlar Yahudilerin kendi hâkimleri ve kanunları var. Cevabım şudur: Bu sizin hatanız. Müsaade etmemelisiniz. Millet olarak Yahudilere her şeyi reddetmeliyiz ve ferd olarak Yahudilere her şeyi vermeliyiz. Hâkimlerini tanımayı bırakmalıyız; sadece bizim hâkimlerimiz olmalı. Judaik teşkilâtlarının kanunlarının temadisine hukukî destek vermeyi reddetmeliyiz; devlette bir siyasî hükmî şahsiyet veya düzen kurmalarına müsaade edilmemelidir. Tek tek her biri vatandaş olmalıdır. Bazıları diyecek ki, ama onlar vatandaş olmak istemiyor. Tamam öyleyse! Eğer vatandaş olmak istemiyorlarsa bunu söylesinler ve biz de onları sürelim. Bir devletin içinde herkes gibi vatandaş olmayan öbekler, millet içinde bir başka millet, iğrenç bir şeydir… Özetle Efendiler, bir ülkede yaşayan herkesin farz olunan statüsü vatandaşlıktır.[6]

Ama sizin ideolojiniz çok hukukluluğa dayanıyorsa, asırlar geçer de taşlar başlara düşmez.

[1] Samuel P. Huntington, “Political Order in Changing Societies” Yale University Press, 1968.

[2] George Friedman, “Germany and the Failure of Multiculturalism” https://www.stratfor.com/weekly/20101018_germany_and _failure_multiculturalism (20.01.2015) ve İskender Öksüz, “Millet ve Milliyetçilik”, Panama Yayınları, 2016, sayfa 194.

[3] http://www.theguardian.com/politics/2011/feb/05/david-cameron-speech-criticised-edl (24.01.2016)

[4] Kenan Malik, “The Failure of Multiculturalism- Community Versus Society in Europe “, Foreign Affairs, 94 2, Mart-Nisan 2015, sayfa 21- 32.

[5] https://www.foreignaffairs.com/articles/western-europe/2015-12-08/europes-dangerous-multiculturalism?cid=nlc-twofa-20151210&sp_mid=50225360&sp_rid=aXNrZW5kZXJva3N1ekBnbWFpbC5jb20S1&spMailingID=50225360&spUserID=NTA0ODM0NjYxMTkS1&spJobID=821567328&spReportId=ODIxNTY3MzI4S0

[6] Stanislas Marie Adelaide, comte de Clermont-Tonnerre, “Dinî azınlıklar ve sorgulanan meslekler hakkında konuşma” (23 Aralık 1789) https://chnm.gmu.edu/revolution/d/284/ (24.01.2015)

 

Bu yazı 21. Yüzyıl Dergisi Şubat sayısında yayınlanmıştır.

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları