Bir Sonbahar Hüznü (Sonsuzluğa Uçmak) – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______6 Aralık 2012_______

Bir Sonbahar Hüznü (Sonsuzluğa Uçmak)

Fuat Yılmazer
Paylaş:

 

Sabahın çok erken saatları, etrafta bir koşuşturma var ki sormayın. Acele acele bir o yana bir bu yana hareket ediyorlar. Belli ki bir sıkıntıları var, belli ki bir yerlere yetişmeleri gerekiyor. Belli ki rotayı kendileri çizmemiş. Belli ki rüzgârın önünde onun sevk ettiği yöne gidiyorlar. Belli ki buna bunları yapmaya mecburlar.

Düşüncelerim çok yoğun, aklım karma karışık, kaderimin çizdiği yolda giderken isyan mı ediyorum yoksa kadere razı mı oluyorum…

Dünü hatırlıyorum, bize göre çok uzun onlara göre kısa bir ömür gördükleri dünü. En fazla 7-8 ay gibi kısa olan ömrümüzün ilk günlerini hatırlıyorum.

Ne güzeldi o günler. Anamız olan çiçek sapı veya ağaç gövdesinde tomurcuk olarak baş göstermeye başlamıştık. Hava bize göre soğuktu tatlı tatlı üşümüştüm. Bizler bu havada üşüyüp ürperirken iki ayaklı canlılar bu havaya çok seviniyorlardı. İşte bahar geldi yazın habercisi yaz gelecek bütün güzellikler ortaya çıkacak. Hava sıcayacak sırtımız ısınacak diyorlardı. Üzerlerindeki kalın giysilerden kurtulacaklarını daha fazla hürriyete sahip olacaklarını mırıldıyorlardı.

Ama biz tomurcuklar öyle mi? Henüz yeni doğmuştuk. Narindik, zariftik. Hayatın iyi ve kötü yönleriyle henüz tanışmamıştık.

İnsanlar; İnsan yavrusu doğduğu zaman hemen koruma ve kollama görevini yapacak annesi-babası veya diğer görevliler var.

Ya biz; haklarını yememek lazım bizleri de koruyan yasalar var, ilahi yasalar. Çevremizdeki yapraklar bizleri sarmaya dışardan gelecek tehlikeye karşı korumaya görevliler. Ya soğuktan korunmak?

Güzel bir kızın güzelliklerini göstermekten çekinmediği etrafına hoşluk saçtığı gibi, güneşin belirginleşmesi ve ışınlarının dik gelmeye başlamasına ne demeli. Kanımız kaynıyor, boyumuz biraz daha uzuyor, genişliyor büyüyorduk. Özelliklerimiz ortaya çıkmıştı. Bir kısmımız mis gibi kokuyor çok kibarca okşanıyorduk. Bir başka türümüz de altımıza sığınan insanları güneşten, yağmurdan, doludan korunmak için ne gerekiyorsa Tanrı’nın bize verdiği özellikleri kullanıyorduk.

Çevreye ve insanlara faydalı oluyorduk muhakkak. Ne güzel değil mi diğer canlılara ve çevreye yardımda bulunmak onların iyi şeylerden faydalanmalarını sağlamak.

Ne güzel baharın o güzel ışıkları altında canlı ve ferli gözlerle çevreyi temaşa etmek, çevrede koşuşturan insanlar, oynayan çocuklar, birbirini saran gözlerle dolu sevdalı gençler görmek, ne kadarda güzeldi.

Hele kendi cinslerinden olup ta güzel güzel çiçekler açıp, müthiş rayihaları etrafa saçan güller çiçekler ağaçlar, yaşamak ne güzel çok şükür Allah’ıma.

Uzun bir süre yaşadım, gerçi insanlar benim yaşadığım ömrü çok ama çok kısa buluyorlar, kendileri bizim yaşadığımız ömrün en az yüzlerce ay daha fazla yaşıyorlarmış.

Gözlerimin önünden dün nasılda geçiyor bilemezsiniz. Dostlar artık işim bitti, bunu hissediyorum. Sonbaharın sonu kışın başlangıcı olan günler geldi artık. Benim ve benim gibilerin gitmesi lazım. Beni yaratan bana bu ömrü layık görmüş. Çok kısa ama olsun buna da şükretmek gerek ya hiç dünyaya gelmeseydim ve dünyanın bu muhteşem güzelliklerini görmeseydim. Ya dünyaya bir zararlı bitkinin yaprağı olarak gelsem de bütün mahlûkata zarar verseydim. Çok şükür öyle değil. Dünyanın güzelliklerini yaratanımın bana bahşettiği şekilde gördüm, yaşadım, tattım. Hiç görmeyenlere çok kısa ömürleri olanlara ne demeli.

Yavaş yavaş yükseklerden düşüyorum sert zeminlere, başımı çarpmak üzereyim. Yaratandan tek dileğim dalımdan koptuğum zaman ben canlı olmayayım. Hissetmeyeyim hiçbir şeyi. Yere düşerken hissedilen o duygu, yere çarptığım zaman o acıyı düşünmek bile istemiyorum. Ya üzerime hiç acımadan basacak insanın ağırlığına ne demeli. Güzelliğimizi unutup, solan çehremizi gördüklerinde çevreyi kirletiyorlar diye görevlendirilen temizlikçilerin böğrüme giren süpürge uçlarıyla toplanıp bir boş vadiye atılmamız.

Bazen ne oluyor biliyor musunuz düştüğümüz yerde kalıyoruz. Çürüyüp yok olana kadar düştüğümüz yerde üzerimizde on binlerce ton ağırlıklar geçiyor. Allah’ım hiç kimseye bu tür acıları vermesin.

Güneş yok, hava kapalı. Kasvetli sıkıntılı. İnsanlar koşuşturuyorlar. Kolları açık değil üzerlerinde yaz giysileri yok. Daha kalın giysiler giymişler, belli üşüyorlar. Yüzlerinde neşeden haber yok belli ki bizim gideceğimize üzülüyorlar veya bize öyle geliyor.

Havada sallana sallana yere düşüyorum, hala canlıyım, başımı sert bir yerlere çarpmaktan korkuyorum. Üzerime kilolarca ağırlıkla basılmaktan korkuyorum, canım çok acıyacak.

Bakın saçları beyazlamış bir bey hüzünlü gözlerle benim düşüşümü seyrediyor. Garip anlamlı ve mahzun bir bakışla. Şimdi ben de üzüldüm, bu bey neden üzüntülü? Benim sararıp düştüğüm gibi O da aynı korkuları mı yaşıyor. Benim rengimin sarardığı gibi onunda saçları beyazlamış, vadesinin dolmasına az mı kaldı acaba?

Görünüşe göre tomurcukken yakışıklıymış. Çok kalp coşturmuştur, duruşundan belli. Olgun bir başak gibi başı omzundan öne eğilmiş, anlamsız gözlerle bakıyor bizlere. Belli ki bir şeyler anlatıyor, ben kendi derdimde olduğum için anlayamıyorum.

Yok, yok bu da yok olmayı, uçmağa varmayı düşünüyor belli. Ölümden korkmuyor, gelenin gideceğini biliyor ama belki de bunca heyula içinde ömrünün nasıl geçtiğini düşünüyor.

Elleri paltosunun cebinde hafifçe büzülmüş bedeni, beyazlamış saçları ve bir şeyler söylediğini saklar gibi hareket eden dudakları üzerinde ki beyazlamış bıyık kılları.

Eh fazla yaşlıda gözükmüyor ama çok dalgın ve düşünceli bakıyor bir şeyler sorar gibi.

Başkası ile ilgilenirken… Eyvah ben gidiyorum, hislerim kayboluyor, kollarım bacaklarım yok. Bana bir şeyler oluyor, Yok mu oluyorum uçmağa mı gidiyorum?

Elveda aydınlıklar, elveda güzellikler, elveda kıymet bilmeyen değersizler.

EL VE DA…

 

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları