BİZE NE OLDU? – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______16 Mart 2015_______

BİZE NE OLDU?

Osman Erenalp
Paylaş:

 

16 Mart 2015

Biz bir büyük aileydik.

Küçükleri sever, büyükleri sayardık.

Birlikte Türk milletiydik.

Batılı birinin dikkatini çekmiş;

Kan bağı olmasa da tanımadığı birine “Dede, nine, amca, dayı, abla, bacı, teyze, kardeş, emmioğlu, teyze oğlu, kızım, oğlum, yavrum, evladım” gibi hitaplar bir sizde var. Başka millette yok. Şairi haklı çıkartıyor;

“Yetmiş iki buçuk millet içinde,

İşte budur gerçek farkımız bizim…”

Bundan öte birkaç örnek;

***

Yer Burdur. Emekli öğretmen ağabey Ankara’dan misafirim. Buluşup dağ yolundan Isparta’ya geçeceğiz. Sözleştiğimiz noktaya geliyoruz araç orada kendileri kayıp. Bekliyoruz. Eşiyle yakındaki bir evden çıkıyorlar. Yüzleri güleç. Tanımadık bir evin kapısın çalmışlar. “Namaz için müsaade var mı?” demişler. “Buyurun” denmiş. Namaz sonrası bir de sofra açmış evin sahibi. Az dertlenmişler. Olmuşlar ahbap. Gecikmeleri ondanmış.

***

Yer Ankara Numune Hastanesi. Babamla aynı koğuşta aynı yaş grubundan yedi hasta daha var. Her biri ayrı ilden. 23 yaşında ve öğrenciyim. “Refakatçi olarak ben yeterim” deyip evlerine gönderiyorum diğerlerini. Taburcu olana kadar sürüyor o fahri görev. Taburcu olduktan sonra tebrik kartları, mektuplar alıyorum birçoğundan. Ceyhan Büyük Mangıt Köyünden. Tunceli Mazgirt’ten, başka yerlerden. Babalar hakka yürüdüler. Çorum Alaca’dan Askeri Ekmek Fabrikasından emekli Mehmet Abiyle baba dostuyuz o gün bugün. 

***

Yer Antalya. Elazığ Madenli Mesut öğretmen yolunun üzerinde bir düğüne rastlıyor. Halaylar tanıdık geliyor. Dayanamıyor kim olduğuna bakmaksızın halaya giriyor. Kurtlarını döküyor. Düğün sahibi memnun kalıyor. Çıkıyor halaydan yürüyor işine.

***

Yer Keçiören Etlik semti; İlhan Hoca bir okulda müdür yardımcısı. Bir trafik kazasına karışıyor. Adamlar suçlu bir o kadar da güçlüler. Dikleniyorlar. Darp edecekler az daha. Olaya tanık olanlar haklıyorlar magandaları. İlhan Hoca ayırmaya çalışıyor onları. Hiçbirini tanımıyor önceden.  

***

Yıl 1975. Yer Kırşehir Merkeze bağlı Sıdıklı Büyükoba Köyü. Öğretmen okulu son sınıfından yirmiüç öğretmen adayı staj için köy okulundayız. Köyde düğün var. Adam aranıyor düğünü edecek. Çoğumuz Güneydoğudan. O görevi devralıyoruz. Bir düğün oluyor ki dillere destan. Kemanlı, sazlı, köçekli. On gün sürse de gam değil. Ekip hazır her an.

***

Yıl 2015. Yer bu kez Elazığ Ağın ilçesi. Keban’ın Topkıran Köyünden hayvancılık yapan Halis isimli vatandaş alışveriş için Ağın’a iniyor. Kızı Merve de yanında. Küçük kızın cama yapışarak oyuncakçı dükkânını seyredişi birinin dikkatini çekiyor. Kayda alıp sosyal medyada paylaşıyor. Kolilerle oyuncak postalanıyor yurdun dört bir yanından.

***

Yıl 1983. Yer Keçiören Ovacık Köyü. Bahar mevsimi öğrencilerle okulu ağaçlandırma gayreti içindeyiz. Yoldan geçen Sadık Ağa; “Hoca onları eşekler yesin diye mi…” diye talihsiz söz ediyor. Ben de “Eşekte olmayan dikkat, sahiplerinde vardır zahir” diyorum ona. Kırıldığımı anlıyor. Bir gün sonra on adet köklü kavakla gönlümü almaya geliyor. Sadık Ağa dünyasını değiştirdi. Ağaçlar otuz yaşına bastılar. 

***

Bunlar bir anda aklıma gelenler. Neler vardır bunlardan sizlerde daha böyle…

Bu ahval üzere bir millet iken bir haller oluyor bize birden bire. Ne oluyorsa oluyor. Acı haberler geliyor yurdun dört bir yanından. Onlarla burkuluyor yüreklerimiz. Özgecan’ımız gidiyor Yörük’ün harman olduğu Tarsus’ta, Ashab-ı Kefh diyarında, Görülmemiş duyulmamış bir vahşetle. Anne Songül Aslan. Baba Mehmet Aslan. Kardeş Beste Aslan. Şiir gibiler ailece. Güftelerini dinliyoruz o yaralı yüreklerin.

***

Anne; “Sütünü içirdim, harçlığını verip öyle çıkardım evden”. “Eline, beline diline sahip çık” dedim ona. “Namusunu korudu, canından oldu” diyor.  

Babanın sözleri ibret dersi neresinden bakarsan. İçinde kin, kan, intikam yok. Bir bilge, bir aksakal söylemi her yönüyle. Acısının istismar edilmesini de istemiyor. 

Karşı tarafın ailesi de perişan. Yerin dibine giriyorlar adeta. Aynı soyadı taşımaktan utanıyorlar. Tabelaları sökülüyorlar işyerlerinden. Anılmak istemiyorlar o utançla.

Dört kadın daha öldürülüyor aynı gün. Basına yansımıyor. Kırkı çıkmadan Özgecan yasımızın, bu kez İzmir’den geliyor bir acı haber. Üniversite öğrencisi evin tek oğlu Fırat Yılmaz Çakıroğlu canından oluyor. Tehlikeli tırmanışın habercisi olarak kaygı kaplıyor yürekleri geleceğimiz adına.

Gün geçmiyor ki infaz, cinayet, intihar haberleri duyulmasın. Otopark yüzünden ölümler oluyor. “İlahiyat hocası adam bıçakladı” haberi çıkıyor basında. Hoca hocamız. Konuşuyoruz. Park magandaları araya almışlar ölümden dönmüş. O çakı da olmasa yanında hayatta olmayacak bugün. Basının haber veriş biçimi dersen ayrı mevzu.  

***

Her devrin durumdan vazife çıkartanları oluyor. “Tvist” oynayarak sanat yaptım sanan biri tviste ara verip “tweet” atıyor. “Siz de mini giymeyeceksiniz o zaman…” Büyük tepki görüyor. Özür de kurtaramıyor. Benzerlerinin çöplüğünde buluyor kendini.

***

Kriz eşittir fırsat. Başka rol çalanlar da oluyor.

“İmam Hatiplerin sayısı arttırılsın”. “Karma eğitim uygulaması yeniden ele alınsın”. “Kız erkek sınıflar ayrı sınıflarda okusun”. “Servisler de ayrılsın…” v.s”

Cevap bulmaya çalışıyoruz bütün bunlar olurken.

Ne oldu bize böyle birden.

Hem sever hem sevilirdik.

Bu ayrılık neden oldu?

Bir dil çınlatıyor kulaklarımızı;

“Bir değil otuz altısınız. Böylesi daha hayırlıdır milletim için”. Atıyor bir Recep bunu. Kar suyu kaçıyor fitnenin kulağına. Yara alıyor birliğimiz, diriliğimiz. “Anne, baba, dayı teyze emmioğlunu” bırakıyoruz. Otuz altının hangisinden? Ona bakar oluyoruz durup dururken. Bu da Batılının dikkatinden kaçmıyordur zahir.

“Otuz altılılar…!”

Günden güne o “büyük aile” yok olmakta. Sayenizde… Kına yakın…!

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları