ÇAN EĞRİSİ VE BİZİMKİLER – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______4 Temmuz 2014_______

ÇAN EĞRİSİ VE BİZİMKİLER

İskender Öksüz
Paylaş:

 

 

 

Gauss’un çan eğrisi

çan eğrisi

Gördüğünüz eğriye Gauss veya benzerliğinden ötürü çan eğrisi denir. Şekilde birden fazla eğri var ve sırası geldikçe her birinin ne için orada durduğunu anlatacağım. Şu anda kastettiğim (1) işaretli büyük eğridir.

Tabiatta, ölçülebilen birçok özellik bu eğriye göre dağılır. Meselâ insanların boyları veya zekâları veya belli beceriler isteyen bir işe kabiliyetleri…

 Yatay eksen, her ne ölçülüyorsa onun değerini, dikey eksen o değerdeki insan sayısını gösterir. O halde çanın altındaki alan ülke nüfusuna eşittir.

Boyu ele alalım: Konu kadınlarsa yetişkin kadın vatandaşlarımızın çoğunun 1,55 -1,65 cm arasında bulunduğunu gözleriz. Erkeklerde bu yığılma 1,70- 1,80 arasındadır. Çoğunluğun bulunduğu bu aralıklar çan eğrisinin yüksek kısımları, yani en çok insanın bulunduğu bölgelerdir. Kadınlarda ortalama boyun 1,60, erkeklerde 1,75 olduğunu farzedersek bu rakamlar, çan eğrisinin en yüksek noktasına, en kalabalık kısma denk gelir. Ortalamayı şekilde (2) ile gösteriyoruz. Boy misalinde en kısa boylular, cüceler eğrinin en solunda; en uzun boylular mesela 2 m ve üzeri, en sağındadır. Tabiatıyla böyle uçlara düşenlerin sayısı azdır.

Milli basketbol takımı

Şimdi millî basketbol takımımızı kurma görevinin size verildiğini farz edin. Boy basketbola yatkınlıkta tek unsur değildir ama “o-ni-ki-de-va-dam” şarkısında vurgulandığı gibi, basketçilerin boyluca olması beklenir. İşi basitleştirmek ve sadece maksadımızı anlatmak için diyelim ki, yine farz-ı muhal, en uzunlardan kurulacak takım en iyisidir…  Bu eğrinin neresine düşenleri seçersiniz? Şüphesiz en sağına, (3) ile işaretlenen bölgede bulunanları. Bunlar en iyi millî basketbol takımını oluşturacaklardır.

Gördüğünüz gibi, bu basitleştirilmiş hayatta millî basketbol takımı kolayca kurulur. Artık maçlarda galibiyet şansımız yüksektir. Bir kere nüfusu bizden az ülkelere karşı bariz üstünlüğümüz vardır, çünkü onların çan eğrisi bizimki kadar büyük değildir, dolayısıyla onların (3) bölgesi ya daha küçüktür yahut hiç yoktur. Bu durum, bizimkinden daha az nüfusa sahip bir ülkenin niçin bizimki kadar iyi bir basketbol takımı kuramayacağı, şekilde (4) ile gösterilen eğriden bellidir. Bu eğrinin tek farkı, bizimkinin yirmide bir nüfusuna sahip bir ülkeye ait olmasıdır. Biz kabaca 80 milyonsak, (4) etiketli küçük eğri, kabaca 4 milyonluk bir ülkeninkidir.

Şimdi bir dakika! Takımı kolayca kurdunuz kurmaya da… İşte tam bu noktada birisi size telefon açıyor ve diyor ki, “bir dakika, boy tamam da takım bizimkilerden kurulacak!”.

Bizimkiler

Bizimkiler bizim kabiledir, bizim partidir, bizim cemaattir, bizim camiadır, bizim ideoloji mensuplarıdır, bizi parayla destekleyenlerdir, bize alkış tutanlardır… Ama her geri ülkenin bol miktarda “bizimkileri” vardır. Bizimkilerin cinsine göre bu hâle nepotizm, ali dibo, hâmili kart, torpilli, alnı secde görmüşler, eski tüfekler v. s. adı verilir. Fakat sonuç hepsinde aynıdır. Şimdi siz basketbol takımını büyük çan eğrisinden, yani bütün ülkeden değil, bizimkilerin (4) numaralı küçük çan eğrisinden seçmek zorundasınızdır ve o eğride katiyen (3) numaralı bölgedeki tüvana gençler yoktur.

Aslında durum bu şekildekinden daha vahimdir. Belirttiğim gibi küçük eğri yaklaşık 4 milyonluk bir “bizimkiler”e karşılık geliyordu. Halbuki hiçbir “bizimkiler” dört milyon değildir. En babayiğidi bir milyonun altındadır. Dolayısıyla (3) bölgesine ait insanların bizimkiler arasından çıkması hayaldir.

Peki, ne olur? Basketi biraz da bizimkiler oynasa kıyamet mi kopar? Şimdiye kadar hep onlarınkiler oynamadı mı! Kendi kendilerine oynadıkları müddetçe pek bir şey olmaz. Kıyamet, bizimkiler diğer ülkelerin basket takımlarıyla karşılaştıklarında kopar.

Ya ülkeyi yönetecek takım?

Artık basketbolu ve boy uzunluğunu bırakalım ve başka takımlara bakalım. Meselâ ekonomiyi yürütecek takım… Ekonomi bilgisine, ülke ekonomisini izleyebilecek tecrübe ve kabiliyete sahip insanlardan kurulacak takım.

Ülkenin dış işlerini yürütecek takım: Objektif bir dünya bilgisine, bunun tecrübesine, hâriciye geleneğine ve bu işi yüklenebilecek kabiliyetlere sahip insanların takımı.

Güvenlik… Millî eğitim. Özetle ülke siyasetini anlayacak, kavrayacak ve yönetecek takım. Tabiî, “her şeyden evvel ve en evvel” ülke dediğimiz millet devletine mensubiyetinin şuuruna sahip bir takım.

Her bir takım için gereken özellikler de birer çan eğrisi teşkil edecektir. Ve her bir takımı kurarken o özelliklerin (3) bölgesinden seçim yapmak zorundayız. Fakat birisi o seçimi yapacaklara “alo, bir dakika” derse… Daha beteri o seçimi yapanlar zaten bizimkilerse ve adamlarını “mülâkatla” seçiyorlarsa…

Ne olur? Kıyamet mi kopar. Evet, kıyamet kopar. Ülkenin dış politikası batağa saplanır. Güvenliği darmadağın olur ve ülke – maazallah—Balkan Harbi benzeri felaketlerle karşılaşır. Çünkü dünya politikasında bütün maçlar milletler arasında oynanmaktadır ve emaneti ehline veren milletler karşısında “bizimkiler”in hiç şansı yoktur.

Özetle: Her bir iş için o işin gerektirdiği vasıfların en iyisine sahip olanları seçip o işi onlara yaptırmak gerekir. Fakat o işin gerektirdiklerinden ilgisiz kriterlerle seçim alanınızı yirmide bire, ellide bire, yüzde bire düşürürseniz en iyiler yerine vasatları seçersiniz. Vasatlar bizi dünya arenasında mağlubiyete, geriliğe, en iyi ihtimalle vasata mahkûm eder.

Partiler

Parti teşkilâtlarında liderlik yapacak insanların kendi çevrelerinde etkili olmaları istenen temel özelliktir. Bu “etkili” vasfının açılımında sevilme, sayılma, sözünün dinlenmesi, dürüstlük vardır. Başarılı olmak isteyen siyasî parti, böyle insanları bulmalı, onları kendi fikirlerine ikna etmeli ve üye yapmalıdır. Bu birkaç yılda değil, yıllar boyu bıkmadan izlenecek bir stratejidir. En iyisi o liderleri daha gençken bulup çekirdekten yetiştirmektir. Bunu beceren partinin teşkilâtı (3) bölgesi insanlarından kuruludur ve başarılıdır.

Partiyi temsil görevi bu insanlara değil de bambaşka kriterlere – mesela sadakate, mesela partideki potansiyel muhalifler hakkında casusluk yapmaya–  göre seçilen “bizimkiler”e verilirse ne olur? Şu olur: (3)’teki insanlara erişemezsiniz ve hareketiniz, teşkilattaki liderlerinizle birlikte vasata sürüklenir.

Partiler için söylediklerimiz dernekler için de aynen geçerlidir.

İş Hayatı

İş hayatında önemli kriterler, yönetimi ve piyasa bilgisi, iş adamına has bir iç enerji ve atılım ve – olmazsa olmaz şart—itibardır. İç ve dış piyasada rekabet kuraldır ve bir milimlik bir avantaj – veya bir milimlik bir gerilik– bile galibiyetle mağlubiyet arasındaki farkı doğurur.  O halde iş hayatındaki kadrolar bilgi, enerji, atılım ve itibarda (3) bölgesinde bulunmalıdır. Zaten piyasa tabiî seçim, o bölgede bulunmayanları tabiî seçimle  tasfiye eder.

Bir istisna ile: Devletin imkânları “bizimkiler”e kanalize edilir, devlet bankaları “bizimkiler”i kredilendirir, hattâ özel sektör bile “bizimkiler”i mükafatlandırmaya zorlanırsa… İşte o zaman vasatlar  öne çıkar. Fakat dış dünya bu kriterlerle işlememektedir ve bizim vasatlar dış dünyada başarısız olurlar. Bu zorlamalarla “sürdürülemeyen büyük iş adamları” yükselir ve düşer. İktidarlar değiştikçe bu büyük adamların batıp yenilerinin çıkması “bizimkiler”in bol olduğu ülkelerde olağandır. O ülkelerin ekonomileri de vasata mahkûmdur.

Üniversiteler

Üniversitede gereken özellikler akademik namus, zekâ, yaratıcılık ve sebattır. Akademisyen bunların hepsinde (3) bölgesinde bulunmalıdır. Üniversitenin terfi mekanizması, mensuplarının mükemmelliğini garantiye almak için onları imtihan üstüne imtihana tabi tutar, önlerine zor engeller koyar ve aşmalarını ister. Bu mekanizmaların nesiller boyu lâyıkıyla çalıştığı üniversitelerde artık hocalar bu yolun dışında bir yol düşünemez; yükselmenin, akademisyenliğin başka türlü yapılamayacağına iman ederler. Dünyanın o en başarılı üniversitelerini başarılı kılan işte bu gelenek, bu kültür ve inançtır: 3. bölgenin dışında birisinin üniversiteye katılıp yükselebilmesi düşünülemez.

Bu iman, bu sihir zedelenirse onu geri koymak için tekrar nesiller boyu hata yapmadan çalışmak gerekir. Üniversite, iş hayatında söylenen bir sözün asra yayılmış halidir: İtibar bir ömür boyunca inşa edilir; bir günde yıkılır. Üniversitenin kalitesi—ki bu üniversitenin geleneğinden ibarettir— nesiller boyunca inşa edilir. Birkaç “bizimkiler” tayiniyle, birkaç başarılı intihalle yerle bir olur. “Bizimkiler” anlayışının hâkim olduğu üniversiteler zaten sadece ismen üniversitedir. Onların üniversite olduğuna biz inanmayız, daha beteri mensupları da inanmaz.

Üniversite için söylediklerimizi adalet sistemi için de aynen tekrar edebiliriz.  İnsanların adalet mekanizmasına güvenmeleri, “Roma’da hâkimler var” demeleri nesiller boyu âdil olmakla sağlanır. Bu gelenek içinde yetişen hukuk adamları âdil olmanın dışında bir şey yapılabileceğini akıllarından bile geçirmezler.

Mülkün temeli olan adalet, “bizimkiler” dayanışması ile gelen hoyrat birkaç tayinle yıkılırsa kolay kolay tekrar ayağa kaldırılamaz.

Basın

Basın, bilgi, her an diri tutulan olağanüstü bir dikkat, ilgi, disiplin ve muhakkak entelektüel ahlâk gerektirir. Bizde, Osmanlı’da muhalif kalemlerin satın alınması geleneğiyle başlayan damar hâlâ sürerken 1960’lardan sonra buna bir de “eski tüfek asabiyeti” eklendi. O hale gelindi ki yalnız muhabir veya muharrirlikte değil şiirde, romanda, hikâyede ve fikirde de bütün kriterlerin yerine “eski tüfeklik” geçti. Şimdi “yandaşlar”ın dışındaki İstanbul basınımızın sosyalisti de liberali de çoğunlukla eski tüfektir. Bu eski tüfeklik, İngilizlerin “eski okul kravatı” dedikleri cins bir kayırma, kalitesizliği hoş görme kültürüdür. Bilgi, dikkat, ilgi ve ahlâk yerine bir taraftan “yandaşlık” denilen bizimkiler, diğer taraftan “eski tüfek” kabilesinin bizimkileri (3) bölgesine göz açtırmaz. 

 

 

 

 

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları