Dayatılan “Ermeni Sorunu”, Gerçekler ve Çıkış Yolu

 
13.03.2011 
 
Ankara, 12.04.2005

TALAT SARAL(*)
 
2005’in, 1915 olaylarının 90. yıldönümü olmasını ve körü körüne AB üyeliği hayalimizi fırsat bilen malûm dış güçler ile onların günümüzdeki maşaları, sözde soykırım iddialarını tekrar önümüze koyuyorlar. Dayatılan bu yapay Ermeni sorunu ile ilgili olarak yakın tarihimize geri dönüp, güvenilir kaynaklarla bilgi tazelemek ve özellikle genç kuşaklara işin iç yüzünü özetlemek istiyoruz. (1)
 
Tarihte Ermeniler: Ermenilerin kökeni ve anayurdu kendi aralarında bile tartışmalıdır. Ermeniler çeşitli efsanelerle ve hayali gerekçelerle Doğu Anadolu’daki varlıklarının çok eskilere dayandığını iddia ederek, buraya bir anayurt olarak sahip çıkmak ve bizi topraklarında işgalci (!) göstermek istemektedirler.
 
Aslında tarih itibariyle Ermeniler Doğu Anadolu’nun esas yerli ahalisi değildir. Buralara dışardan gelerek yerleşmişlerdir ve bu bölgedeki varlıkları ancak M.Ö. 521 yılına kadar geriye gidebilmektedir. Oysa Anadolu 15 bin yıldan beri başta Öntürkler ve Türkler olmak üzere çeşitli kavimlere ve çok zengin uygarlıklara yurt olmuştur. (2)
 
Selçuklular bölgeye geldiklerinde karşılarındaki siyasi güç Ermeniler değil, Ermenileri sürekli ezen Bizans idi. Ermeni tarihçi Asoghik, “Ermeniler Bizans’a olan düşmanlıkları nedeniyle Türklerin Anadolu’ya gelmesine sevinmişler, hatta Türklere yardım etmişlerdir” diye yazar. Ayrıca Urfa’nın Türklerce fethinin de kentteki Ermeniler tarafından bir bayram havasında kutlandığı yine Ermeni tarihçi Urfa’lı Mateos tarafından kaydedilmiştir.
 
Ermeniler Selçuklu ve Osmanlı döneminde toplum olarak varlıklarını, din ve kiliselerini Türkler sayesinde koruyabilmişlerdir. Tarihçi Mateos Selçuklu Sultanı Melikşah’tan, “İsa’nın evlatlarına çok iyi davrandı. Ermeni halkına refah, barış ve mutluluk getirdi”, Sultan Kılıçarslan’dan ise, “Ölümü Hıristiyanları yasa boğmuştur. Zira bu sultan yüksek karakterli ve hayırsever bir insandı” diye söz etmiştir. (3)
 
Osmanlı Döneminde Ermeniler: Türk kökenli, islami yapıya sahip ve çok uluslu bir devlet olan Osmanlı döneminde Osman Bey Ermenilerin ayrı bir toplum olarak örgütlenmesine izin vermiştir. Ermenilerin ilk dini merkezi Kütahya’da kurulmuştur. 1461’de Bursa’daki Ermeni dini lider Hovakin, Fatih’in fermanıyla İstanbul’a getirilmiş ve İstanbul’da bir Ermeni Patrikhanesi kurulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu Gregoryan Ermenilerini millet adı altında örgütlemiş ve kendi dini liderlerinin yönetimine bırakmıştır. Patriğin Osmanlıda yaşayan bütün Ermenilerin hem ruhani hem de cismani lideri olduğu hükme bağlanmıştır. Ermeniler Osmanlıda tüm haklardan yararlandıkları gibi, son dönem dışında askerlikten de muaf tutulmuşlardır.
 
Esasen Türklerin Müslüman olmayanlara gösterdiği engin hoşgörü, çöküş yıllarına kadar zulümden kaçan bütün insanlar için Osmanlıyı sığınabilecek bir ülke haline getirmiştir. Bunların en belirgin örnekleri İspanya’da ve Doğu Avrupa’da Hıristiyan baskısından kaçan Musevilerdir.
 
Bu himaye ve hoşgörü karşısında Ermeniler de Osmanlı toplumunun tüm kesimleriyle asırlar boyunca barış ve huzur içerisinde yaşamış ve çeşitli alanlarda Türk toplum yaşamına, sanatına, kamu yönetimine ve siyasetine katkıda bulunmuşlardır. Osmanlı döneminde Ermenilerden 29 Paşa, 22 Bakan, 33 Milletvekili, 18 Diplomat, 11 Üniversite Hocası ve 41 yüksek rütbeli memur devlette görev almıştır. Ticaret ve sanat hayatında ise gayrimüslim teba içinde en etkin olanlar Ermenilerdi. O kadar ki; ekonomi zayıflamasın diye Osmanlı İmparatorluğu 8.7.1891 tarihinde Ermenilerin ABD’ye göçünün ve ABD vatandaşlığına geçişlerinin yasaklanması konusunda bu ülkeyle bir anlaşma bile yapmıştı. Ermeniler bu nitelikleriyle Osmanlıda “millet-i sadıka” ünvanına hak kazanmıştır.
 
Ünlü Fransız düşünür Voltaire şöyle der: “Büyük Türk, çeşitli dinlerden 20 milleti barış içinde yönetmektedir. Türkler Hıristiyanlara savaşta ılımlı, zaferde yumuşak olmayı öğretmişlerdir.”
 
Mısır seferi (1798 – 1800) sırasında Akka Kalesinde Osmanlıya yenilen Napolyon, intikam almak için Ermenileri ayaklandırmayı elçisi vasıtasıyla dener. İstanbul’daki Fransız Büyükelçisi Sebastiani’den çok ilginç bir cevap alır: “Ermeniler hayatlarından o kadar memnundurlar ki buna imkan yoktur”.
 
Ermenilerin İsyan Hazırlıkları: İstanbul dışında Çukurova’da ,daha çok Orta ve Doğu Anadolu’da asırlar boyunca Türklerle barış içinde yaşayan Ermeniler, özellikle 1860’lardan sonra Batılı devletlerin ve Rusya’nın kışkırtmalarıyla (1829’da Yunanistan’ın bağımsızlığından da cesaret alarak), Osmanlıya karşı sinsice teşkilatlanmaya ve isyan hazırlıklarına girişmişlerdir. İstanbul’dan başka Anadolunun Merzifon, Kayseri (Talas), Harput, Gaziantep ve Tarsus kentlerinde kurulan ve birer misyoner/militan yetiştirme merkezi olarak faaliyet gösteren Amerikan kolejleri ile bu hareketler gizlice desteklenmiştir. İstanbul’da yaşayan zengin Ermeni ailelerinin öğrenim için Avrupa’ya gönderdikleri çocukları da dış telkinlerle dönüşlerinde Ermeni cemaatin Osmanlı aleyhine teşkilatlanmasında önemli roller üstlenmişler, ayrıca bunlar devlet kademelerinde de görev almışlardır. 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı ve 1876’da ilk Anayasanın ilanıyla başlayan I. Meşrutiyet döneminde, özellikle gayrimüslim Osmanlı tebası daha geniş haklar elde etmiş ve bu durum, Ermenilerin yoğun olarak bulundukları bölgelerde ayrılıkçı hareketlere başlamalarını kolaylaştırmıştır.
 
İsyanların Arka Planı: Batının bir türlü kafasından atamadığı, daha doğrusu hiçbir zaman atmak istemediği Türklere yönelik “şark meselesi” çerçevesinde, Ermenilerin Osmanlıya karşı ayaklandırılması için Çarlık Rusyası’nın öncülüğünde türlü siyasi entrikalar sergilenmeye başlanır. Dönemin diğer güçlü devletleri olan İngiltere, Fransa ve Avusturya ise; Rusya’nın hızını kesmek ve meydanı tamamen onlara bırakmamak için, zaman zaman müştereken, çoğu zaman da birbirlerine karşı, ama genelde Osmanlının aleyhine türlü düşmanlıklara girişir.
 
Kendi yönetimindeki Ermenilere çeşitli baskılar uygulayan, ama Osmanlı yönetimindeki Ermenilerin hamisi (!) rolünü üstlenen Çarlık Rusya’sının esas amacı, Ermenileri kullanarak Osmanlıyı yenmek ve sıcak denizlere inmektir. O zamanki Rus Dışişleri Bakanı Lebonof Rostowski’nin ünlü deyimiyle Çarlık Rusya’sının temel isteği “Ermenisiz bir Ermenistan” dır.
 
I. Dünya Savaşı’nın Doğu Cephesi’nde Ermeni İhanetleri: 1 Kasım 1914’te Osmanlı Devletinin Almanların yanında ve İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı I. Dünya Savaşı’na girmesi, dışardan sürekli kışkırtılan Ermenilere, topyekün ayaklanma başlatmak için en uygun fırsatı yaratmıştır. (4) Bu dönemde Doğu cephesinde Osmanlı ordusunun Rusya’ya (daha doğrusu kara kışa) karşı Sarıkamış’ta uğradığı ağır yenilgi (Ocak 1915) sonucunda, Harşit Çayı-Aşkale-Muş-Van hattının doğu ve kuzeyinde kalan büyük bir bölge Rus işgaline uğramıştır. Bu durum Ermenilerin hayal ettiği bağımsız devlet için çok uygun bir fırsat idi.
 
Rus kuvvetlerinin Osmanlı ve Rus Ermenilerinden kurulmuş gönüllü alayları öncülüğünde, Sarıkamış yenilgisi sonrasında Osmanlı topraklarına girmesiyle birlikte, Osmanlı ordularındaki Ermeniler de silahlarıyla firar ederek Rus kuvvetlerine katılmışlar veya çeteler kurmuşlar, yıllardır Ermeni misyoner okul ve kiliselerinde saklanan silahlar ortaya çıkarılmış, askerlik şubeleri basılarak yeni silahlar sağlanmıştır. Silahlanan bu çeteler, komitelerin “kurtulmak istiyorsan önce komşunu öldür” talimatı üzerine (erkekleri cephelerde olduğu için savunmasız kalan) Türk şehir, kasaba ve köylerine saldırarak katliama girişmişler, Osmanlı kuvvetlerini arkadan vurmuşlar, ikmal yollarını kesmişler, yaralı konvoylarını pusuya düşürmüşler, köprü ve yolları imha etmişler ve şehirlerde ayaklanarak bu bölgede Rus işgalini kolaylaştırmışlardır. (5)
 
Rus orduları Mart 1915’te Van’a yönelmiştir. Bunun üzerine, 11 Nisan 1915’te Ermeni çeteleri Van’da Ermeni isyanı ve Müslüman katliamı başlatmış ve iki ateş arasındaki zayıf Osmanlı birlikleri Van’ı boşaltmak zorunda kalmıştır. Böylece Van da elimizden çıkar. Rus Çarı II. Nikola telgrafla Ermeni komitelerini kutlar. O sırada ABD’de yayımlanan Ermeni Gocnak Gazetesi’nin 24.5.1915 tarihli sayısında, Van’da yalnızca 1.500 Türkün kaldığı haberi sevinçle yazılır.  (O tarihlerde 430 bin nüfuslu Van ilinde yalnızca nüfusun %18,8’ini oluşturan 81 bin Ermeni yaşamaktadır.)
 
Rus kuvvetlerinin saflarındaki Ermeni çetelerinin yaptıkları zulüm o kadar olmuştur ki, Rus komutanlığı bazı Ermeni birliklerini cepheden uzaklaştırmıştır. Ayrıca, Ermeni katliamı yalnızca Türkleri hedef almamış, Trabzon dolaylarındaki Rumlar ve Hakkari dolaylarındaki Yahudiler de Ermeni çetelerince katledilmiştir. Amaç bu bölgede nüfus çoğunluğunu ele geçirmektir. Bu katliamda Ermeni birliklerinin başında Armen Garo (eski Osmanlı mebusu Karckin Pastırmacıyan) ile Murad lakabıyla bilinen ve yine eski Osmanlı mebusu olan Papazyan bulunmakta idi. (6)
 
Doğu Anadolu’nun bu bölgesinde başta Rusların himayesinde Ermenilerin Müslüman halka karşı yaptıkları katliamlarda Türk ve Kürt olarak öldürülen ve ölen insanlarımızın sayısı, dış kaynaklarda bile en az 1 milyon olarak verilmektedir. Konuyu çok ihtiyatlı olarak değerlendirenlerin bile verdiği asgari rakam 800 bindir. (7)
 
Tehcir Kararı ve Akıl Dışı Saptırmalar: Ermeniler bu ayaklanmaları ve katliamı, Osmanlının Tehcir (zorunlu göç) olarak tarihe geçen kararı üzerine girişilen bir meşru müdafaa (!) olarak savunurlar. Oysa ortada henüz alınmış bir tehcir kararı yoktur. Aslında bu isyan ve katliamlar tehcirin değil, tehcir bunların sonucudur. Osmanlı hükümeti, bu korkunç gelişmeler karşısında acilen Ermeni Patriği, mebusları ve eşrafı ile görüşür. Bu durumun devamı halinde gerekli önlemlerin alınacağı kendilerine bildirilir. Bu uyarılar da sonuç vermeyince, 24 Nisan 1915’te Ermeni komiteleri kapatılır ve yöneticilerinden 2.345 kişi, devlet aleyhine faaliyette bulunmak suçundan tutuklanır. (8) İşte, yıllar yılı özellikle dışardaki Ermeni diyasporasının her yıl soykırım (!) yıldönümü diye adlandırdıkları 24 Nisan, bu tutuklama olayıdır…
 
Bu tutuklamaları sonradan soykırım (!) günü ilan eden Ermenilerin bu tutumu tam bir cür’et ve tarihi çarpıtma örneğidir. Savaş sırasında düşmanla işbirliği içinde devletine isyan ve ihanet edip, Türk ve Kürt Müslümanı katledenler; bu büyük faciayı ve gerçek soykırımı görmezlikten gelerek, ektikleri kin ve nefret tohumlarının da sonucu olan, tehcir sırasındaki 56 bin Ermeninin kaybını (9), “yavuz hırsız” misali, hayallere bile sığmayacak ölçüde abartıp 1,5 milyona taşıyarak kendi ağır suçlarına maske ve hayallerine bayrak yapmak istemişler, halen de istemektedirler. (1914 sayımına göre Osmanlıda yaşayan Ermeni nüfus 1,294 milyondur.)
 
Avrupa ve Rusya’nın; “Boğaz’ın hasta adamı” Osmanlı’nın mirasını bir an önce paylaşmak için maşa olarak kullandıkları Ermeniler, o kadar şımarmışlar ve şımartılmışlar ki, böyle bir savaş ortamında bile her türlü terörü, hatta ihaneti yapmayı doğal bir hak gibi görebilmişlerdir.
 
24 Nisan 1915’teki bu tutuklama kararının tehcirle hiç bir ilgisi yoktur. Kaldı ki gerçek anlamda bir tehcir (=exile, das Exil) sınır dışı etmeyi de içerir. Osmanlı toprakları içinde zorunlu göç ve iskanı öngören kararı, bundan bir ay sonra 27 Mayıs – 1 Haziran 1915’te alınmıştır. Bu karar savaş sırasında alınabilecek asgari güvenlik önlemidir. Ermeni tarihçi Leo’nun da belirttiği gibi, Osmanlı hükümeti “Rus kışkırtmalarına kapılarak ve Rus silahlarına güvenerek karışıklık ve isyanlar çıkaran Ermeni komiteleri karşısında kendi varlığını korumak hakkını kullanmıştır”. Kaldı ki, Osmanlı hükümeti Ermenilerin bu zorunlu göç sırasında zarar görmelerini önlemek için büyük gayretler göstermiştir. Sonradan tehcir olarak adlandırılan bu kararının metni ve bu amaçla yayınlanan emirnameler, alınan önlemler bunun en açık kanıtıdır. (10)
 
Gerek Rusların çekilmesinden sonra, canı yanmış Müslüman halkın yer yer karşı hareketleri sonucunda, gerekse tehcir sırasında çeşitli nedenlerle (genel asayişsizlik ortamı, araç, yakıt, gıda ve ilaç yetersizliği, hava şartları vb.) ölen veya öldürülen Ermeniler olmuştur. Hükümet bu konuda kasıt ve ihmali görülenleri en ağır şeklinde cezalandırmıştır. Bu tutum; soykırım yapıldığının değil, tamamen aksine böyle bir politikanın güdülmediğinin açık kanıtıdır. Ancak hemen belirtelim ki; bu cezalandırma furyasında Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey ile Urla Mutasarrıfı Nusret Bey, sırf İstanbul’daki işgal kuvvetlerine şirin görünmek için düzmece mahkemelerin tamamen haksız kararlarıyla idam edilmişlerdir. Tarihçi İsmail Hakkı Danışment bu utanç verici uygulamayı “Kurban Siyaseti” olarak tanımlamıştır. (11) TBMM bu dürüst ve vatansever yöneticilerimizi “milli şehit” ilan etmiştir.
 
Soykırımın Tanımı: Katliam ve soykırım birbirinden çok farklı kavramlardır. Aslında bu karşılıklı vuruşma ve boğuşmanın o zamanki dildeki karşılığı mukatele (karşılıklı boğazlaşma) olarak ifade edilir. Doğrusu da budur. Ancak Müslüman halk olarak kaybımız çok daha büyük olduğu gibi, bu olayları başlatanlar da Türkler değil, Ermenilerdir.
 
1948 tarihli Birleşmiş Milletler kararına göre, bir katliamın “soykırım” olarak tanımlanması için şu üç temel şartın olayda topluca bulunması zorunludur:
 
1.      Soykırımın (bir etnik veya dini gruba karşı) resmi devlet politikası olarak benimsenmesi,

2.      Bunun yalnızca bir bölgede/yörede değil, tüm ülkede/her yerde uygulanması,

3.      Bu uygulamanın bir defa için değil, sürekli olarak yapılması.
 
Bir güvenlik önlemi olan Ermeni tehcirinde ise bunların hiçbiri söz konusu değildir. ABD’li 69 bilim adamı ve tarihçinin, 19 Mayıs 1985 tarihli Amerikan Kongresi’ne muhatab açıklamaları, bunun en önemli kanıtlarından biridir. Ayrıca ABD’li tarihçi S. Mc Carthy’nin son açıklamaları, Mavi Kitap yazarı A. Toynbee’nin itirafları (12) ve bizzat Ermeni Taşmak Partisi’nin gizli raporları (13) da yeterli kanıtlardır.
 
Oysa, Ermenilerin katliamlarında bunların hepsi vardır. Yani Ermeniler; Müslümanları (Türk ve Kürt olarak) sırf Müslüman oldukları için ve bölgede nüfus çoğunluğunu ele geçirip bağımsız devlet kurmak amacıyla öldürmüşler, bunu Rus işgal bölgesindeki her ilde ve sürekli olarak yapmışlardır.
 
Bu açık gerçeklere rağmen; AB tutkumuzdan, özellikle Fransa ve ABD’deki son gelişmelerden cesaret alarak azgınlıklarını giderek arttıran diyaspora Ermenilerinin isteklerinin sonu gelmiyor. Bu defa da Doğu Anadolu’yu ve Doğu Karadeniz’i (eski Trabzon ili) açıkça istiyorlar. Oysa, abartılı Fransız kaynaklarında (sarı kitap) bile 1910’larda Doğu Anadolu’daki (6 vilayet) toplam 3,611 milyon nüfusun yalnızca 666 bini (%18,4) Ermeni olarak gösteriliyor. Aynı kaynağa göre 1,048 milyon nüfuslu o zamanki Trabzon vilayetinde ise yalnızca 47.200 (%4,5) Ermeni yaşıyordu…
 
I. Dünya Savaşı Sonrası: Ermenilerin neden olduğu acı olaylarla dolu savaş yıllarından sonra, Çarlık Rusyasının çöküşü fırsat bilinerek Mayıs 1918’de Erivan’da bir Ermeni Cumhuriyeti kurulduğu ilan edilir. Ermeniler hemen barış için (daha dün kuyusunu kazmaya çalıştıkları) Osmanlıya yönelirler.
 
Haziran 1918’de Osmanlı ile yapılan Batum Anlaşması’yla Osmanlı bu cumhuriyeti tanır. Bu anlaşma sırasında Ermenistan Dışişleri Bakanı Hadisyan şunları söyler: “Türkiye Ermenileri artık Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmayı düşünmüyorlar. Osmanlı İmparatorluğu ile Ermeni Cumhuriyeti arasındaki ilişkiler mükemmeldir.” Aynı konuda Taşnak yayın organı Hairenik Gazetesi’nin 28 Haziran 1918 tarihli nüshasında şu yoruma yer verilir. “… Rus devrimi sonrasında Kafkasya Ermenileri  selametlerinin yalnızca Türkiye’de olduğunu anladılar ve ellerini Türkiye’ye uzattılar. Türkiye de geçmişte olanları unutmak istedi ve uzatılan eli şövalye ruhuyla sıktı. Artık Ermeni sorununun çözümlenmiş ve tarihte kalmış olduğunu kabul ediyoruz.”
 
Ancak bu açık beyan ve itiraflara rağmen mesele Ermenilerce kapanmış sayılmayacak, Ermeni çevreleri ilk fırsatta eski hayallerinin peşinden gidecekler ve derslerini alacaklardır. Şöyle ki:
 
1.      30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’nin imzalanması ve I. Dünya Savaşı’nda Osmanlının yenik düşmesi Ermenileri yeniden harekete geçirir. 28 Mayıs 1919’da Ermeni Cumhuriyeti “Türkiye Ermenistanını” ilhak ettiğini (!) açıklar. Bu açıklama, itilaf devletleri dahil, hiç kimse tarafından ciddiye alınmaz. Ama Ermenilerin ne kadar güvenilmez olduğunu ortaya koyar.
 
2.      10 Ağustos 1920’de imzalanan, ancak Türk milletinin gerçek temsilcisi olan Ankara Hükümeti’nin hiçbir şekilde kabul etmediği Sevr Andlaşması Ermenileri tekrar ümitlendirir. ABD Kongresi’nin Ermenistan için manda yönetimini kabul etmesinden sonra, bu durumdan cesaret alan Ermenistan askeri birlikleri ve çeteleri Haziran 1920’de Türkiye’ye karşı saldırıya geçer.
 
3.      Eylül 1920’de ise Ankara Hükümeti bu saldırı üzerine karşı taarruz emrini verir ve Kazım Karabekir Paşa komutasındaki Türk kuvvetleri, Ermenileri ağır yenilgilere uğratarak Kars dahil bütün Türk topraklarını kurtarır ve sınırı aşarak Gümrü’ye girer. Bu yenilgi karşısında Ermenistan barış ister. 3 Aralık 1920’de Gümrü Anlaşması imzalanır ve burada Ermeniler Sevr’in geçersiz olduğunu kabul ederek, Türkiye’ye yönelik toprak taleplerinden resmen vazgeçerler.
 
4.      Bu arada Kızılordu Erivan’a girer ve Moskova’ya bağlı Sovyet Ermenistanı kurulur. Eski hükümet yetkilileri Sovyetlere karşı ayaklanır ve 18 Mart 1921’de bir heyet göndererek Bolşeviklere karşı Ankara’dan yardım ister. (Ne ilginçtir ki, daha 2 yıl önce Doğu Anadolu topraklarını “ilhak ettiğini” açıklayan Ermeni Taşnak hükümeti, bu kez varlığını sürdürebilmek için Ankara’dan yardım talep etmektedir.)
 
5.      Nihayet, 16 Mart 1921’de Sovyetler Birliği ile Moskova Andlaşması imzalanır ve bugünkü Türk-Sovyet sınırı çizilmiş olur.
 
6.      24 Temmuz 1923’te imzalanan ve ölü doğmuş Sevr’in yerini alan Lozan Andlaşması’nda ise Ermeniler (talepleri) hakkında hiçbir hüküm bulunmamaktadır. Böylece sorun Lozan’da bütünüyle çözümlenmiş olur.
 
Berlin’de Hukuk Faciası: Bu vesileyle; Talât Paşa’yı Berlin’de öldüren katilin (Teilirian) değil, maktulün yani Talât Paşa’nın yargılandığı Berlin’deki düzmece mahkemeye de bir yönüyle değinmemiz gerekmektedir: Almanların da 1915 olaylarından sorumlu olduğu yönündeki çeşitli görüşler (örneğin Fransız Pier Loti, Sn. Prof. Dr. İlber Ortaylı vd.) bir yana, Berlin’deki bu dava, Mart 2005 ayında Türk Tarih Kurumu’ndan Sn. Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in Başkent Üniversitesi’nde vermiş olduğu konuya ilişkin çok kapsamlı konferansında da belirttiği gibi; önce tamamen siyasi nedenli kararın verildiği ve sonra da buna gerekçe/kılıf uydurulduğu tam bir hukuk skandalı idi.
 
Bu davada konuyla ilgisi olmayan veya sadece kulaktan dolma bilgisi olan kişiler tanık olarak dinlendiği halde, Ermeni zulmünün yaşandığı bölgede de bizzat bulunmuş olan Alman Albay (sonradan General) Bronsart von Schellendorf gibi tanıklar dinlenmemiştir. Bu göstermelik mahkemeye ve kararına adeta isyan eden bu onurlu ve dürüst subayın 24.7.1921’de Alman Gazetesi Deutsche Allgemeine Zeitung’da yer alan mektubu tarihe ışık tutmakta ve gerçekleri dile getirmektedir. (14)
 
Batının İstediği ve Çıkış Yolu: Batının (halen ABD ve AB’nin) Türkiye’ye şark meselesi çerçevesinde temel bakışı hiç değişmemiştir. Değişen sadece yöntemler ve taktiklerdir. Bu bakışın özünde;
 
•         Osmanlının ve Türklerin (Müslümanların) Balkanlardan atılması,

•         Sonra Müslüman olduğu halde Türk olmayan Osmanlı topluluklarının (Arapların) Osmanlı’dan koparılması,

•         Nihayet Anadolu’daki Türk ve Müslüman görünümün ilk aşamada sulandırılması, sonra da Türklerin Anadolu’da da en azından azınlık durumuna düşürülmesi,
 
şeklinde özetleyebileceğimiz 3 aşamalı bir strateji yatmaktadır.
 
Batı bu stratejinin ilk iki aşamasını I. Dünya Savaşı sonuna kadar tamamlamıştır. Uluslararası siyasi konjonktürün uygun olmadığı (II. Dünya Savaşı, soğuk savaş dönemi vd.) uzunca bir aradan sonra, SSCB’nin dağılmasıyla 3. aşamanın uygulanması için Batıya göre çok uygun bir ortam yakalanmıştır.
 
Yakalanan bu ortamda kapıları açacak olan anahtarlar; küreselleşme denen demokratik (!) makyajlı emperyalizm ve bunca olup bitenlere rağmen (özellikle AB Konseyi’nin 17 Aralık Kararı) körükörüne AB tutkumuzdur. Ayrıca, ulus devletlere karşı Batının yürüttüğü yaygın propaganda, özellikle Türkiye üzerinde yoğunlaşan psikolojik savaş ve ucu kendisine de dokunduğu için aşırı istismar edilen uluslararası terörden de fazlasıyla yararlanılmaktadır. Bunların ötesinde, Batının Osmanlıda ve Türkiye’de sırası geldiğinde alabildiğince koz olarak kullandığı Rum, Ermeni ve Kürt dosyaları da söz konusudur. Batının uluslararası hukuku bir tarafa atarak, kendisine karşı bir tür başkaldırı (!) olarak değerlendirdiği 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra EOKA’nın susması, ardından hemen ASALA’nın eylemlerine başlaması, 1984’te ise Orly Katliamı ile bu örgütün de kenara çekilmesi ve yerini tez elden PKK’nın alması asla birer tesadüf olmayıp, hep bu dosyalarla ilgilidir.
 
O halde neler yapmalıyız?
 
1.       Bütün bu çok özet açıklamalardan sonra dileğimiz, tarihten ders alınarak eski defterlerin karıştırılmaması ve yaraların kaşınmamasıdır. Şu veya bu devletin maşası olarak bu yaraları kaşıyanlar bilmelidir ki, eninde sonunda bundan en çok zararı kendileri göreceklerdir.
 
2.       Türkiye ve Türk toplumu hangi kökenden gelirse gelsin ve hangi inanca sahip olursa olsun, tüm insanlarıyla ve komşularıyla barış, huzur ve güvenlik içinde yaşamını sürdürmek istemektedir. Bunu da tüm engellere, iç ve dış düşman tuzaklarına rağmen başaracak güçtedir.
 
3.       Ermenistan bugün Azerbaycan’ın 1/5’ini işgal altında tutmaktadır. Amacı Azerbaycan toprağı olan Karabağ’ı ilhak etmek ve Azerilerin yurtlarına dönmesini önlemektir. Barış ve adalet havarisi geçinen Batı bu duruma yıllardır göz yummaktadır. AGİT süreci yalnızca bir oyalama ve uyutmadır. Şimdi de Karabağ’ın bağımsızlığını tezgahlıyorlar. Kıbrıs’ta Türklerin bağımsızlığını tanımaya inatla yanaşmayanlar bunu hangi yüzle düşünebiliyor? Türkiye bu zor döneminde kardeş ülke Azerbaycan’a mutlaka tam desteğini sürdürmelidir. Ermenistan’la iyi ilişkiler ancak ve ancak;
 
a)     Ermenistan’da demokratik seçimle gelen yeni bir yönetimin başa geçmesi,

b)     Soykırım soytarılıklarına ve toprak/tazminat talebi hayallerine (Anayasasındaki bu yönde hükümlere), diyasporayı kışkırtma oyunlarına kesin olarak ve resmen son verilmesi ve geçmişte yapılmış tüm anlaşmaların geçerliliğinin yeniden teyid edilmesi,

c)     Karabağ sorunu konusunda Azerbaycan’la anlaşmaya varılarak işgalin mutlaka sona erdirilmesi,
 
ile kurulabilir. Bunun ötesi boş laftır. Suçlu olan Ermenistan bu konuda ilk adımı atmalıdır. Bunlar yapılmadan Türkiye’den ve Azerbaycan’dan anlayış (?) beklemek, hele hele sınırı açmak ve enerji koridoru konusuna da el atmak ancak yeni hayal kırıklıkları yaratır.

4.      Türkiye Ermenileri bizim vatandaşımızdır, kendi insanımızdır. Eski alışkanlıklarla onların hamiliğine kimse soyunmamalıdır. Varsa, onların sorunları da bizim sorunumuzdur. Bunlar AB/ABD üzerinden değil, ancak Ankara’dan çözülebilir.
 
5.      Amerikalı Profösör J. McCarthy, İngilizlerin I. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Osmanlıyı içerden çökertmek için Ermenilerle ilgili olayları nasıl abarttıklarını ve tam anlamıyla bir propaganda örgütü tarafından uydurulan hayali haber ve raporların (500 sayfalık ünlü mavi kitabın) iç yüzünü ortaya koymuştur. Bu kitabın yazarı tarihçi Arnold Toynbee de bu konuda kullanıldıklarını itiraf etmiştir. Umarız, Türkiye’ye karşı çeşitli odakların yürüttüğü soğuk savaş taktikleri geçmişten ders alınarak son bulur.
 
Bununla birlikte, devlet ve toplum olarak bu konularda her zamankinden daha çok planlı çalışmaya ve gerçekleri tüm dünyaya her kanaldan duyurmaya mecburuz. Geçmişteki olayların faili değil, esas mağduru olan Türk devleti ve toplumu (her kurum ve kuruluşuyla), elindeki emsalsiz Osmanlı arşivlerinden de bizzat yararlanarak bu yönde atağa geçmelidir, geç de olsa geçmektedir. (Türk Tarih Kurumu’nun bu konudaki son çalışmaları ve çok daha tehlikeli olan AB’nin 17 Aralık Kararı’nı henüz hiç tartışmayan TBMM’nin, Ermeni sorununu özel gündemde görüşmesi en azından teselli vericidir. Ancak olayları tarihe bırakmakla, tarihçilere bırakmanın çok farklı kulvarlar olduğu da unutulmamalıdır.)
 
6.       Bunlarla da yetinmeyerek, AB’nin (bir mucize olmadığı takdirde) Türkiye’yi tam üye yapmayacağı ve özel statüyle kendine bağlı bir arka bahçe haline getirmek istediği, özellikle 17 Aralık 2004 tarihli Konsey Kararı’ndan sonra açıkça ortaya çıktığı noktasından hareketle; sözde müzakere süreci ile, diğerleri gibi masaya konulacağı kesin olan yapay Ermeni sorunu/faturası konusunda, resmi devlet görüşümüz açık olarak ortaya konulmalıdır. Aksi takdirde, bu süreci fırsat bilen malûm dış güçler ve onların maşaları; sürekli susan, sineye çeken, aşağıdan alan ve yapmacık çelişkili mini tavırlarla olayları geçiştiren yetkililerimiz karşısında küstahlıkları ve cüretkârlıklarını daha da artıracak ve Türk toplumunun bunlara tepkisi de çok sert olabilecektir.
 
Son Söz: Ortadoğuda yaygın olan ünlü bir atasözü vardır: “Yalana bir gün avans verin. Bu sürede öyle kökler salar ki, 100 yıl geçse bunları söküp atamazsınız.” İşte yapay Ermeni sorunu konusunda bizim yaşadığımız da budur. Ancak biz yalana bir gün deği, ne yazık ki onlarca yıl avans verdik…
 
(*):        E. Maliye Müsteşarı
 
 
(1)      Bu incelemede geniş ölçüde yararlandığım ilk kaynak, “Ermeni İddiaları ve Tarihi Gerçekler” (1988-Dışişleri Bakanlığı) olmuştur. Kısmen yararlandığım ve öncelikle tavsiye edebileceğim diğer kaynaklar şunlardır:  “Ermeni Dosyası” (1994-Kazım Karabekir Paşa, Emre Yayınları, “Ermeni Dosyası” (1985-Kamuran Gürün, Türk Tarih Kurumu Yayınları), “Ermeni Dosyası” (2001-Prof. Dr. Cemal Anadol, IQ Yayınları), “1915 Osmanlı-Rus-Ermeni Trajedisi” (1998-Georges de Maleville, Toplumsal Dönüşüm Yayınları No: 91. Bu eserin arkasında TBMM Kütüphanesi’ndeki konuya ilişkin 282 eserden oluşan çok zengin bir yayın listesi bulunmaktadır), “Yıkılan Bir Şehrin Anatomisi” (1996-Aydın Talay, Van Belediyesi Yayınları No:2), “Ermeni Tehciri ve Gerçekler” (2001-Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Türk Tarih Kurumu Yayını), “Ermeni Sorunu ve Almanya” (2003-Selâmi Kılıç, Kaynak Yayınları), “Popüler Tarih Dergisi” (Nisan 2004), “
 
(2)      Doğu Anadolu M.Ö. 521 – 344 döneminde bir Med-Pers (İran) vilayeti idi. O tarihte Pers İmparatoru Dara’nın bir yazıtında “Ermenileri yendim” ifadesiyle tarihte ilk defa Ermeni adına rastlanmaktadır. Doğu Anadolu bundan sonra sırasıyla Büyük İskender İmparatorluğu, Selefkitler, Romalılar, Sasaniler (İran), Bizans, Araplar ve 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra da nihai olarak Türklere ait olmuştur. Bu denli çeşitli egemenlikler altında yaşayan Ermeniler, o dönemde yaygın olan derebeylik sistemi dışında bölgede hiçbir zaman bağımsız, birleşik ve sürekli bir devlete sahip olmamışlardır.
 
(3)      Selçuklu Türklerinin Ermenilere ne kadar iyi davrandıkları, Taşirk ailesi gibi bazı Ermeni beylerinin kendiliklerinden islamı kabul etmelerinden ve Türklerle birlikte Bizans’a karşı çarpışmalarından da bellidir. Türklerin Müslüman olmayanlara karşı bu olumlu yaklaşımı, Türk-İslam felsefesine dayanır. Yunus Emre ve Mevlana gibi büyük düşünürlerimizin “72 millete bir göz ile bakan” ve “ne olursan ol, yine gel” diyen insanlık ve hoşgörüye dayalı anlayışları bu felsefenin özüdür.
 
(4)      Müdafaa-i Hukuk Derneği’nin 10-16 Nisan 2005 tarihlerinde düzenlediği “Ermeni İftiralarına Karşı Toplumu Bilinçlendirme Haftası” vesilesiyle yayınladığı bir çalışmada; 1880-1921 döneminde, büyük güçlerin güdümünde Ermenilerin Anadolu’da yapmış oldukları 33 katliam ve isyanda yüzlerce Müslüman köyünü (Türk-Kürt) yakıp yıktıkları ve onbinlerce Müslümanın katledildiği ortaya konulmaktadır.
 
(5)      Ermeni yazar Boryan bu konuda şu değerlendirmeyi yapar: “Çarlık Rusya’sı hiçbir zaman Ermeni muhtariyetini sağlamak istememiştir. Bu nedenle Ermeni muhtariyeti için çalışan Ermeniler aslında Rusya’nın Doğu Anadolu’yu ele geçirmesi için Çarlık ajanı olarak faaliyet göstermişlerdir.”
 
(6)      Ermenilerin en azılı kuruluşlarından olan Taşnak Komitesi bu ortamda şu talimatı yayınlamıştır: “Ruslar sınırı geçtiklerinde ve Osmanlı orduları geri çekilmeye başladıklarında her yerde isyanlar çıkarılmalı, Osmanlı orduları bu suretle iki ateş arasına alınmalıdır.” Osmanlıda Van mebusluğu yapan Papazyan ise bir bildiri yayınlayarak, “Kafkasya’da gönüllü Ermeni alaylarının Rus ordularının öncüleri olarak Ermenilerin yaşadıkları bölgelerdeki kilit noktarları ele geçirmelerini ve Anadolu topraklarında ilerleyerek, diğer Ermeni, alayları ile hemen birleşilmesini” istemiştir.
 
(7)      Türk Tarih Kurumu’nun Osmanlı Arşivi belgeleri üzerinde yaptığı çalışmalarda, Ermeni katliamlarının kurbanları 523.955 Müslüman (Türk-Kürt) tesbit edilmiştir. (Türk Yurdu Dergisi, Nisan 2005, S: 9). Bir mukayese olarak, Balkan Savaşı’ndan kaçan sivil Müslüman halk olarak insan kaybımızın en az 500 bin kişi olduğu unutulmamalıdır.
 
(8)      Gazeteci Hamelin ve Brun’a göre tutuklananların sayısı 600 kişidir. (1915 Osmanlı-Rus Ermeni Trajedisi, G. De Maleville S: 40)
 
(9)      Sn. Prof. Dr. E. Halaçoğlu (1)’de zikredilen değerli eserinde; 438.758 Ermeni’nin tehcir edildiğini, bunlardan 382.148 kişinin tehcir bölgesine vardığını, farkın 56.610 kişi olduğunu, yalnızca 9-10 bin kişinin katledildiğini, salgın hastalıklardan 25-30 bin kişinin öldüğünü, bu farktan geriye kalanları ise, açlıktan ölenlerle tehcir kararına rağmen çeşitli nedenlerle gönderilmeyenler teşkil ettiğini tespit etmektedir (S: 74-77). Sn. E. Çölaşan’ın Hürriyet’teki köşesinde 9-10 Nisan 2005 tarihlerinde naklettiğine göre; Sn. Prof. Dr. Hikmet Özdemir “Salgın Hastalıklardan Ölümler 1914-1918” adlı eserinde, kayıplar içinde bu konunun ne denli ağırlık taşıdığını çok ayrıntılı olarak anlatmakta ve belgelemektedir.
 
(10)  Bkz. Kamuran Gürün’ün “Ermeni Dosyası” (S: 215-219)
 
(11)  Bkz. Yard. Doç. Dr. Necdet Bilgi’nin “Ermeni Tehciri ve Boğazlıyan Kaymakamı Mehmed Kemal Beyin Yargılanması” adlı kitabında yer alan İsmail Hakkı Danişment’in 9.4.1919 tarihli Memleket Gazetesi’ndeki yazısı.

(12)  Bkz. “Hürriyet Gazetesi” (19 Mart 2005)
 
(13)  Bkz. “Popüler Tarih Dergisi” (Nisan 2005 sayısı)
 
Bkz. Sn. Prof. Dr. Selâmi Kılıç’ın 1’de anılan eseri ve Teori Dergisi’nin Nisan 2005 sayısındaki makalesi.
 
 

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*