DEVLET’İN PKK ALGISINDAKİ ÇARPIKLIK-2 – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

-
_______27 Ekim 2011_______

DEVLET’İN PKK ALGISINDAKİ ÇARPIKLIK-2

İkbal Vurucu
Paylaş:

“Devlet olma”nın anlamına ters olarak Başbakan’ın özel temsilcisi ve MİT’in PKK liderleri ile görüştüğü ortaya çıkmıştı. Bu görüşmelerde, gerçek anlamda müzakerelere başlanacağı vurgulanıyordu. Açığa çıkan görüşmelerden sonraki buluşmalarda üzerinde mutabakata varılan bir metnin olduğu görüldü. Öcalan ve Karayılan da bunu teyit etmişti.

Bu müzakereler sürecinde Öcalan’ın “müzakerelerde anlaşmaya varıldığını” ve “savaşın durması gerektiğini” açıklaması ne anlama gelmektedir? PKK’nın nihai amacının ne olduğunu akılda tutarak söz konusu müzakerelerde, teröristlerin ve devletin dosyalarında hangi şartların yer aldığı önemlidir.

Öcalan ve PKK’nın yöneticilerinin görüşmelerdeki memnuniyetine yani taleplerin yerine getirilmesine bağlı olarak saldırıların artıp azaldığı gözlenmektedir. Yani PKK’nın silahı bir koz olarak kullandığı aşikardır. Müzakerelerde PKK açısından istenilen sonuçlar elde edilemeyince terör saldırılarının tekrar artması da bunu gösterir.

Müzakerelerde terör örgütü PKK’nın taleplerinin neler olduğuna bir bakalım. Konuyla ilgili olarak, bir zamanlar “Bakanlık”ta yapmış olan, Şerafettin Elçi Fatih Altaylı’ya şöyle anlatıyor:

“O yayınlanan görüşme eski. Ondan sonra da bu görüşmeler sürdü. Sonrasında pek çok görüşme yapıldı. Çok ilerleme sağlandı. Sonunda ortaya bir protokol çıktı. Üzerinde mutabık kalınan bir protokol oluşturuldu.”
Altaylı “İçeriğini biliyor musunuz?” diye soruyor.
“Devlet biliyor. Bu protokol oluşturuldu. Bu protokol İmralı’ya götürüldü. Öcalan protokolü inceledi. Sonra da ‘Kandil de bir görsün. Onlar da onaylasınlar’ dedi. Protokol Kandil’e de gönderildi. Onlar da mutabık olduklarını bildirdiler. Zaten Sabri Ok, PKK’yı temsilen bulunuyordu toplantılarda.”
“Sonra ne oldu o protokol?”
“Bir metne dönüştürüldü. Kürt tarafı bunun Türkiye Cumhuriyeti tarafından da imzalanmasını istiyordu. Ben onlara o zaman söyledim. ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti böyle bir metnin altına imza atmaz. Oradaki şartlara zaman içinde uyar, bunları yapar belki ama asla imzalamaz’ diye. Onlar ‘Türkiye Cumhuriyeti de bunu imzalasın’ diye direttiler. Böyle bir beklentiye girdiler.”
“Sonra ne oldu?”
“Konu Başbakan’a gitti. Başbakan böyle bir protokolün imzalanmasının mümkün olmadığını söyledi ve imzalanmadı.”
“Ne zaman oldu bu?”
“Seçimlerden kısa bir süre önceydi. Belki birkaç gün. Ben imzalanmayacağını biliyordum. Bir devlet böyle bir metni imzalamazdı. Başbakan haklı olarak o günlerde kavgasız, gürültüsüz, şiddetsiz bir seçim ortamı istiyordu. Bu yüzden de görüşmeler iyi gidiyordu. Bence imza da önemli değildi.”

Varoluş şartı kan dökme ve şiddet olan terörün yani PKK’nın “tekrar” kan dökmeye başlamasını ve müzakerelerin durmasını, pek çok kişi, bu imzalamama olayına bağlamaktadır. Görüldüğü kadarıyla Başbakanlık, MİT, Öcalan, Kandil arasında yapılan görüşmeler sonunda bir protokol hazırlanmış. Fakat Başbakan bunu imzalamaktan vazgeçmiş. Bu ipleri koparmış.

Burada bir parantez açalım ve soralım. Elçi’nin “devlet imzalamaz” dediği noktayı zaten Öcalan’da defalarca tekrarlamıştı. Şöyle diyordu terörist başı Öcalan: “Protokollerde imza söz konusu değildir. Bu konularda bir yanlış anlaşılma olmuştur. Protokoller karşılıklı imza şeklinde değil de çözüme ilişkin üzerinde mutabakata varılan bir metin şeklindedir. Protokoller ön açıcı, çözüm geliştirici ve çözüme ilişkin devletle üzerinde uzlaşmaya vardığımız ve bağlı kalacağımız çözüm metinleridir, çözüm protokolleridir. Protokoller önümüzdeki süreçte atılması gereken somut ve pratik adımlara ilişkindir. Protokollere imza atma söz konusu değildir.”[1]

Müzakerelerin ortaya koyduğu tek somut gerçek, PKK’nın statüsü “terör örgütü” olmaktan çıkarılmış, Kürtlerin temsilcisi olarak sabitlenmiştir.[2] Başka bir deyişle PKK meşru bir zemine oturtulmuştur. Burada esas üzerinde durulması gereken nokta, Öcalan’ın da imzanın söz konusu olmadığını açıkça belirtmesine rağmen varılan anlaşmayı boşa çıkaran (veya boşa mı çıktı?) nedir?

Sorunun özünde saklı olan kanaatimce şudur: PKK ve AKP ortak bir mutabakata vardı. Bu oydaşmanın temeli bugünkü görüşmelerden daha eskiye dayanır ve zihni bir örtüşmedir  söz konusu olan. Kozmopolit İslamcı düşünce ile Kürtçülük milli devlet ve Türk kimliği karşıtlığı gibi konularda ortak bir noktada kesişiyordu. Yani siyasi görüşmelerden önce söz konusu olan ideolojik bir ortaklıktır. “Kürt sorunu” algısı üzerine varılan düşünsel mutabakat bu hususta önemli bir nirengi noktasıdır. İslamcı ideologlara, danışmanların yazdıklarına baktığımızda gördüğümüz şey, son kertede, PKK’nın amacı ile AKP zihniyetinin hedef noktasında yollarının kesiştiğidir. AKP, iktidara geldiğinden beri stratejik davranmakta ve kimi zaman AB üzerinden ve kimi zaman da kullanılan çeşitli hegemonya araçları ve baskılarla bu amaçlarını aşama aşama uygulamışlardır. Bu noktada göz önünde bulundurulması gereken AKP ile PKK arasındaki anlaşmazlığın temelinde zaman ve stratejideki yöntem farklılığı vardır. İçerik konusundaki anlaşmazlık değil. AKP uzun vadede talepleri yerine getirmek isterken müzakerenin muhatapları derhal yapılmasını istiyor. Bu ciddi bir sorun alanı olarak tezahür ederken müzakerelerin durmasına sebep oluyor.

Müzakereleri düşünürken akıldan çıkarılmaması gereken, PKK’nın nihai hedefinin “Kürdistan’ın” kurulması olduğudur. Fakat buna giden süreçte bir “hazmettirme” süresi söz konusudur. Her nasıl Irak’ın Kuzey’inde bir devlet hala kurulma sürecindeyse Türkiye’de de belirli aşamalardan geçmesi gerekmektedir. Kültürel, toplumsal ve siyasi olgunlaşma ve bağımsız bir siyasi yapı haline gelmenin rasyonel ve kurumsal temelleri “demokratikleşme” adına gerçekleştirilebilir/gerçekleştirilmektedir. Bölücülere, “Hadi buyurun devletinizi kurun!” dediğimizde bile zaten kurulması söz konusu olmaz. Bu yüzden, “TRT 6’yı açtık ta ülke bölündü mü?” gibi sözlerin de hiçbir anlamı yoktur.

Müzakere edilen konularda ara aşamaların ve katmanların sağlıklı bir biçimde gerçekleştirilmesi önem taşımaktadır. Bir örnekle somutlaştıralım. Önce yüksek lisans düzeyinde Kürtçe eğitime ve öğretime başlanarak lisans öğretiminin alt yapısı hazırlanmaktadır. Sonrasında ise öğretmenler yetiştirilecektir. Bu yıl 20 lisan öğrencisinin Kürtçe eğitimine kabulü ileride Kürtçe eğitimin alt yapısının hazırlanmasına yönelik adımlardır. Bütün bunlarda müzakerelerin bir neticesidir. Hatırlayalım, Taraf Gazetesi, Talabani’ye dayandırdığı haberinde devletin anadilde eğitime başlayacağını söylemişti.[3]

Altaylı, Elçin’e diyor ki, ““Protokolün imzalanmamış olması sorunun çözümsüzlük aşamasına girdiğini mi gösteriyor?” “Talepler karşılanacak gibi değil ki! Aslında taleplerin ne olduğu da belli değil. Her karşılanan talep sonrasında yeni bir talep listesi geliyor.”

“Yok öyle değil. Talep çok basit aslında. Birincisi dildir. Kürt halkı dilini konuşmak istiyor.”
“Bunun önünde engel yok.”
“Nasıl yok. Bahsettiğim anadilde eğitim konusu. Bu haktır. Karşılanmalıdır. Bakın bu anadilde eğitim konusunda PKK geri adım atsa ben atmam. Bu şarttır.”
“Sonra…”
“İkincisi de şudur: Kürt kimliği tanınacak. Bu da basit bir iştir. Anayasa’daki Türklük vurgusu Anayasa’dan çıkarılacak. Çünkü bu toplumsal gerçekliğe aykırı. Vurguladın da ne oldu? Kürtlük ortadan kalktı mı? Kalkmadı. Anayasa gerçeği tanımlar, olmayan bir gerçeklik yaratamaz. Yaratamadı.”
“Sonra…”
“Üçüncü adıma kimse itiraz edemez zaten. O da ademimerkeziyetçilik. Yani yerel yönetimlerin, bölgesel yönetimlerin güçlendirilmesi. Bazı yetkiler bölgelere devredilecek. Bölge valilerine, belediyelere. Bu aklı başında, çağdaş herkesin isteyeceği bir şey. Hakkâri’deki yolun, Yozgat’taki tarlanın sorununa Ankara’dan bakılamaz. Bakılmamalı. Bu sadece Kürtlerin yoğun olduğu bölgeler için değil. Her yer için. Yerel yapılar güçlendirilmeli.”
“Hepsi bu mudur?”
“Hepsi budur. Özü budur.”
“Dağdakilerin inmesi nasıl olacak?”
“Dağdakinin dağda kalması için bir gerekçe kalmayınca dağdakine destek de olmayacak. Dağdaki de ‘Benim ne işim var burada’ diyecek. Sonra da bir genel af mı çıkar, ne çıkar bu iş biter.”
“Öcalan’a özgürlük demeyecekler mi sonra da? Bugün Demirtaş bunu vurguladı.”
“Sonra Öcalan da İmralı’dan normal bir hapishaneye alınır. Belki sonra ev hapsine geçirilir. Bunlar sonraki işler.” [4]

Görüldüğü bütün bölücü ve Kürtçü mahfillerde ve temel olarak “Kürt Sorunu” tespitinin altında ifade edilmeyen gerçek budur. Ve Altaylı haklı çıkıyor ve “Bunlar sonraki işler” sözüyle yeni talepler listesi gelecektir. Bir Kürdistan kuruluncaya kadar.

Benim önerim: mademki sorun PKK’nın varlık şartının ortadan kaldırılması Kürdistan’ı kuralım(!)

Elçi’nin “Kimsenin itiraz edemez” dediği ademi merkeziyet veya sık kullanılana adıyla özerklik ise “Demokratik Özerklik Kürtlerin çözüm projesidir” diyen Öcalan’a göre şudur: “Demokratik Özerkliği şöyle izah edebiliriz; Demokratik ulus, bir ruh ise demokratik özerklik ise bedendir. Demokratik özerklik demokratik ulus inşasının ete kemiğe bürünmüş halidir, onun somutlaşmış, bedenleşmiş halidir. Demokratik özerkliğin birkaç unsuru veya boyutu vardır:

Siyasi Boyutu: Bu boyutta bir meclis olur. Ya da halkın bir kongresi olur. Bu kongre demokratik toplum kongresidir. Bu kongrenin bir de yürütmesi olur. Hukuki Boyutu: Demokratik Özerklik projesinin hukuki statüsünü ifade eder. Katalanlar bunu ‘status’ olarak ifade ediyorlar. Biz de buna statü diyelim. Bu çok önemli. Yani hukuki olarak Kürtlerin statüsü ne olacak? Bu belirlenerek Anayasa ve yasalara yansıtılır. Yasalarla demokratik özerkliğin çerçevesi içeriği belirlenir. Ekonomik Boyutu : İnşa edilen demokratik ulusun bir de ekonomik politikası olur. Nasıl bir ekonomi olmalıdır, bu belirlenir. Barajlar, yeraltı yerüstü kaynaklarına ilişkin bir politikası olur. Kendi ekonomik sistemimizi kurabiliriz. Bu sistemde halkın ekonomisi olur, bir kısmını da özel ekonomi oluşturur. Kültürel Boyutu: Kültürel boyut daha çok dil, anadilde eğitimi, tarih ve sanatı kapsar. Bir eğitim politikası oluşturulmalıdır. Öz savunma Boyutu: Biz buna güvenlik boyutu da diyebiliriz. Kürtlerin bir özsvunma durumuna kavuşması sağlanır. Toplum burada kendi öz savunmasını kurar. Bununla sadece elde silah bir durumu kastetmiyorum. Öz savunma KCK, PKK tarzı silahlı yapılanmayı değil halkın kendi güvenliğini sağlamasını ifade eder. Demokratik toplumun her alanda örgütlenmesini, kurumsallaşmasını, kendi güvenlik sistemine kavuşmasını ifade ediyorum. Bu güvenlik boyutu halkın öz savunması ekmek su hava kadar önemlidir. Bu olmadan yaşanmaz. Diplomasi Boyutu: Bu da Kürtlerin diğer halklarla, toplumlarla olan ilişkilerini ele alır. Komşu çevre ülkeler ve diğer parçadaki Kürtlerle ilişkiler olur. Diğer toplumlar ile nasıl bir ilişki istiyoruz, onlarla nasıl yaşamalıyız? Diplomasi boyutu bunu karşılar.”[5]

Özerklik konusunda yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılarak merkezin bürokratik ağırlığının yükünü kaldırmak iddiası sadece gerçeğin perdelenmesi amacınca matuftur.

Her şeyden önce karar verilmesi gereken, müzakerelerin başlayıp başlamaması değil. Devleti bölmeye, Türk’ü tasfiyeye, egemenliği paylaşmaya razı mıyız değil miyiz? Kimsenin Türk Milletini aptal yerine koymasına gerek yok. Bu ülke işgalcilerle müzakere edilerek değil “kan”la kuruldu. Nasıl kurulduysa öyle de yıkılır. Biliyoruz ki, Türk Milleti bu duruma ses çıkarmıyorsa “çözümü” kabul ettiği için değil yalanlardan kurulu duvardan arkayı göremediği içindir. Ve daha önemlisi kendine olan özgüvenidir. Bir gün gerçek anlaşılır ve vatan söz konusu olursa iş çığrından çıkmış olur. Bu hassasiyetler üzerinde düşünelim.

Üstat Durmuş Hocaoğlu’nun uyarısını tekrarlayalım:

“Aksi takdirde, ne sosyolojik Türkleşme, ne evlilik ve ne de başka hiçbir şey, etnikçiliğin açtığı yarayı kapatmaya kifâyet edebilir.

Aksi takdirde, “Siyon Protokolleri”nde yazdığı gibi, kan gövdeyi götürür; kardeş, kardeşin kılıcıyla düşer.

Bu kan denizinde kimin boğulacağını da herkes çok iyi bilir.

Devlet’i ve Vatan’ı müdâfaa etmek için herşey câizdir, mübahtır ve meşrûdur.

Ve dahi bilinmelidir ki, “herşey” demek “herşey” demektir.”

 



[2] Can Dündar aktarıyor: “Bir MİT müsteşarı zamanında ‘yazılmamak kaydıyla’ şöyle demişti bana: ‘PKK’ya terör örgütü demek zor… Arkasında bu kadar halk desteği olan bir yapıya terör örgütü deyip geçemeyiz.’ ” Can Dündar,PKK’nın intihar eylemi, Milliyet, 24.09.2011. Demek ki taa başından beri devleti yönetenlerde bir kararsızlık söz konusu. Devletine inanç yok. Millet olmanın anlamı bilinmiyor.

 

[3] Taraf, “Devlet Ana Dilde Eğitime Başlayacak”, 24.12.2010.

[4] Fatih Altaylı, “BDP Meclise Geliyor”, Habertürk, 15 Eylül 2011.

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları