Ergenekon ve Nevruz Üzerine Düşünceler – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

-
_______20 Mart 2013_______

Ergenekon ve Nevruz Üzerine Düşünceler

İkbal Vurucu
Paylaş:

Türkiye’de düşünce ve siyasal hareketler, temelinde bir kavramlar savaşı olarak görünürlük kazanır. Büyük mücadelelere sahne olan Türkiye’de kullanılan kelimeler bir kişinin ideolojik etiketiydi. Solcu ve Türk milliyetçisi arasındaki temel belirleyici, kullandığı kelimelerle açığa çıkardı. İnsanların sadece yoğun bir anlam atfettikleri ve sert simgesel unsur haline gelen kelimelerle bile ciddi ölçüde kültürel ve siyasal yarılmalar göstermiş olmasını, kültürel zayıflığın ve Sosyo-kültürel yapıdaki zafiyetlerin bir sonucu olarak ta yorumlayabiliriz. Kürt sorunu, çok kültürcülük, demokrasi vb. gibi kavramlar ise bugün toplumsal dayanağı olmayan bir zeminde sıkça ve bir o kadar da içi boşlatılma süreci yaşayan kavramlardır. Maalesef, Ergenekon ve Nevruz’da da bugün tarihsel ve sosyolojik bağlamından tamamen soyutlanarak toplumsal ve kültürel yarılmaların bir sebebi haline gelmiştir.

 

Ergenekon ve Nevruzun toplumsal boyutu konusunda bu makalemizde bazı düşüncelerimizi paylaşacağız. Ergenekon bir Türk destanıdır. Destan bir vaka değil fakat simgesel işlevi olan ve toplumsal akıl olarak tanımlanan tarihin farklı dönemlerinde farklı biçim ve işlevlerde görünürlük kazanan bir anlatıdır. Bu konuda Ümraniye davasının bilinçli olarak “Ergenekon” olarak adlandırılmasıyla kamuoyunda bu destanın adı bir “terör örgütü” olarak anılmaya başlanmış, bazı sokak ve okullara verilen adın değiştirildiği görülmüştür. Ergenekon destanı konusunda bir iddiayı çok önemli gördüğüm için bu zeminde konuyu yerimiz yettiğince çözümlemek istiyorum. Konuyla ilgili, tek sermayesi “Eski Ülkücü” sıfatını taşımak olan, bir bilim adamı, Ergenekon destanının uydurma ve bilimsel bir vasfının da bulunmadığını açıkladı. Ardından Türkiye’nin çok kültürlü yapısı içinde bu destanın birleştirici bir özeliğinin söz konusu olmadığını, aksine ayrıştırdığını bunun yerine ise farklı ortaklıklar bulunması gerektiğini söyledi. Türkiye’de sadece Türklerin bu destanı sahiplendiği oysa Kürtlerinde bu ülkede yaşadığını ve bu nedenle Ergenekon destanından ziyade her iki topluluğu da birleştirecek değerlerin bulunması gerektiği üzerinde durdu.

 

Modern zamanda, milletlerin ve milli kimliklerin bir özelliği tarihin yeniden yazımında “milli” bir formun egemen olmasıdır. Siyasal örgütlenme ve toplumun Sosyo-kültürel örgütlenmesi yapısal ve işlevsel açıdan ahenkli bir uyum sergiler. Her rejimin ana felsefesinde olduğu gibi, milli devletlerin tarih yorumu ve yazımı da mevcut devlet ve toplum yapılarının meşrulaştırılması yönünde de kullanılmaktadır. Bu sebeple devlet-sistem yapısı ile eğitim-tarih arasında da doğrudan bir bağlantı vardır. Tarihin bu tip bir kullanımında olay ve olguların seçilmesi, öncelenmesi, hatırlanması, unutulması gibi yazım yönteminde olay ve olgu seçimi, retorik önemli bir rol oynar.

 

Türk milli devleti olan Türkiye’de ise en temel sorunların başında farklı kültürel olgular karşısında takınılan olumsuz veya lakayt tavrın tarihe de yansımış olduğu bir gerçektir. Tarih yazımı sorunu karşısında farklı stratejiler geliştirilmiştir. Bu durum ise ortak bir milli kimlik oluşturulmasında olumsuz bir işlev görmüştür. Türkçe, İslam, tarih gibi milli kimliğin başat unsurlarının yeni Türk devleti karşısındaki konumu milli kültürü ve dolayısıyla milli kimliği tahkim edici, geliştirici, işlevsel kılıcı bir nitelikte işlenmesi engellenmiştir. Konumuz açısından ise Ergenekon destanı da diğer Türk kültür kodları gibi eğitim ve tarih yazımı vasıtasıyla topluma mal edilememiştir. Bireyin sosyalleşmesi sürecinde ve kültürel yaşam alanında anlamlı bir bütünün parçası haline getirilememiş, toplumun hafızasında canlandırılarak yeni bir formatta kültürel yaratıcılığın kaynağı konumunda dinamik bir karakter kazanamamıştır. Yani Türk Milli Devleti, model aldığı Batı milli devletleri gibi modern bir kültürün inşasında kendi kültürel unsurlarını kullanma potansiyelini göstermemiştir.

 

Böyle bir durum karşısında milli bir devlet inşa edilmiş ve her şey yerli yerine oturmuş gibi Ergenekon destanının Türkiye’de birleştirici bir özelliği olmadığı için olumsuzlamak veya “bizim” olmadan çıkarmak çok yetersiz bir gerekçelendirmedir ve banal bir siyasi tavır alıştır. Aslında sorun, Türkiye’de milli devletin artık sıkıcı hale gelen basmakalıp “eleştirisi” olarak, entelektüel seviyenin de değerini gösteren, “tek tipleştirici”, “asimile edici,” “Türkleştirici” vb. gibi retoriklerin mevcut yapıyı gözlemediğimizde sadece tahayyül edilen ama gerçekte olmayan bir durumu anlattığı gerçeğiyle karşılaşırız. Türk milli devletinin batı standartlarında kurumlaştırılmaması, gereklerinin yerine getirilmemesi asıl sorun alanı olarak durmaktadır. Yani asıl sorun milli devlet olmamız değil olamayışımızdır.

 

Modern toplumlarda olduğu gibi geleneksel toplumlarda da kültürel kimliğin tahkim edilip güçlendirilmesinde bayramların, düğünlerin, şölenlerin işlevi çok önemlidir. Bu halkı kaynaştıran bir araya getirerek karşılıklı ilişki ve dayanışma gücünü geliştiren ritüellerin varlığı kültürün sürekliliğini sağlayan ana kültürel koddur. Bunlar kimi zaman aynen kutlana geldiği kimi zaman ise değişerek farklı toplumsal boyutlarda kendini gösterir. Bazıları ise artık önem ve gücünü yitirerek tarih sahnesinden çekilir. Nevruz ise Türklerin binlerce yıldır varlığını koruyan ve aşağıda da belirtildiği gibi her zaman ve mekanda özgün tezahür biçimlerinin ortaya çıktığı en önemli kutlama törenidir.

 

Toplumsal hafızanın unsurları, oluşturuluşu ve araçları geleneksel toplumlara göre modern toplumlarda tezahür ediş biçimi açısından farklılık gösterir. Güçlü cemaat yapılarından oluşan geleneksel toplumlarda dayanışma unsurları olarak güçlü bir işleve sahip olan yılbaşı törenleri, düğünler, eğlence, yas, ölüm, doğum, ergenlik, dini ritüeller modern toplumlarda varlıklarını korumakla birlikte; bu işlevlerini büyük ölçüde zamanın ruhuna uygun yeni bilinç inşa edici unsurlara dönüşmüştür. Yeni zamanlardan kaynaklanan oluşturucu dinamiklerde başkalaşımda ve daha üst yani milli düzeyde bağlılık edimlerinin oluşturulmasında Kitle İletişim Araçları da önemli bir rol oynamıştır ve oynamaktadır. Çünkü bu araçlarla insanlık tarihte hiçbir zaman olmadığı kadar bir değeri, bilgiyi, normu, olayı geniş kitlelere ulaştırabilmektedir. Böylece makro planda yeni dayanışma ve birlik unsurlarının yaratılmasına kaynaklık etmektedir.

 

Modern toplumlarda milletleşme olgusu ve milli kimlik oluşturma büyük ölçüde bu yeni tip iletişim ve etkileşim araçlarıyla gerçekleştirilmekte, yeni bir biçim ve içerikte yeni toplumsal ve kültürel tasarım teşekkül etmektedir. Böylece yeni değer, norm, biliş, duyuş, dayanışma odakları, yeni ilişki biçimleri vb toplumsal dinamiklerde ortaya çıkmıştır. Sosyolojik bir birim olarak “milletin” kültürel açıdan güçlendirilmesi ve pekiştirilmesi bu toplumsal etkinliklerin milletin bütün fertlerini kapsaması önemlidir.

 

Bu sistematik edimlerin en bariz işlevi toplumsal dayanışma ve birlik bağlarının güçlendirilmesidir. Geçmişte yaşanmış olan savaşlar, sosyal çöküntüler, toplumsal bellekte bir iz bırakır. Bu savaşlarda, toprak, devlet, kimlik, iktidar kaybedilmiş olabilir. Bunlar kazanılmışta olabilir. Bu unsurlar ve etkinlikler milli toplumun birliği yönünde işlevselleştirilir. Tarihteki yeniden hatırlama yani seçicilik ülkenin içinde bulunduğu bazı olumsuz şartların da etkisi ile yeniden bilinçlerde inşa edilmeye başlanır. Zaman zaman ilahiyatçı bilim adamlarımızın gündeme getirdiği Nevruz’un dini bir bayram olarak kutlanması talebinin bugün getireceği kazanım da bu yönde bir işlevselliğin sağlanmasıdır. Ve bu tip ritüellerin ortaya çıkışında ve kitleselleşmesindeki ruha uygundur.

 

Nevruz Farsça bir kelime olup yeni gün demektir. Nevruz coğrafi olarak Orta Asya kaynaklıdır. Nevruz isminden dolayı Farslılara ait olduğu ve sonradan diğer toplumlara geçtiği “isim”den dolayı iddia edilmiştir. Fakat her “millet”in destanı, miti yoktur sadece köklü tarihsel milletlerin vardır. Çeşitli Türk boyları Nevruz’un farklı geleneklerini korumuş, yaşatmıştır. Buna göre modern kitle iletişim araçlarıyla da bu uygulamaların ortak bir gelenek haline gelmesi mümkündür. Türklerde Ergenekon destanının temel simgesel unsuru olan demir ve ateşe bağlı ritüel yaygındır. Mart’ın 21’nde Ergenekon’dan çıkış yani kurtuluş günü kabul eden Türkler demiri ateşte kızdırıp bu demir parçasını bir kıskaçla tutarak örse koyar ve çekiçle döver. Bununla birlikte On iki hayvanlı Türk takviminin başlangıcı da bu tarihtir. Selçuklu sultanı Melik şahın 1079 celali takvimi diye bilinen takvimin ilk günüde 21 Mart’tır. Akkoyunlular’da Uzun Hasan Bey’in vergileri topladığı başlangıç günü de aynıdır ki bu gelenek Osmanlı’da da devam etmişti. Osmanlı sarayında Nevruziye geleneği de yaygındır. Nevruziye adıyla şiirler yazılmıştır. Mesir macununun dağıtımı töreninin de Nevruz geleneği olduğu belirtilmektedir. Osmanlı döneminde de bu günde hediyeleşmeler ve tebrikleşmeler gerçekleşirdi.

 

Bireyin modern öncesi dönemlerdeki kültürel etkinlikleri algılayış ve anlamlandırma formu ile modern dönemlerdeki arasında kayda değer bir dönüşüm gerçekleşmiştir. Toplumsal ve kültürel değişime bağlı olarak da bireyin bu faaliyet alanlarında değişme ve işlev farklılaşması söz konusu olmaktadır. Destanların bir zamanlar yerine getirdiği işlevin bugün büyük ölçüde kaybolduğu fakat farklı bir düzlemde modern dünyanın düşünce ve algılama formuna göre bir dönüşüm geçirdiği de bir gerçektir. Masallar ve hikayeler gibi aktarma yöntemleri bu kültürel unsurların süreklilik kazanmasında öncelikli bir öneme sahipken aynı destanların bugün sinema, tiyatro, roman vb. görsel ve yazılı iletişim araçlarıyla modern milli kültürün işlenmesi ve geliştirilmesi yönünde işlevi söz konusudur. Destanlardaki geleneksel formun yani sözlü olarak anlatıla gelmesi ve bugünün koşullarını destan anlatıcılarının büyük ölçüde kaybolması da yazıya geçirilmesine kaynaklık etmiştir. Elbette bu sürecin olumlu olduğu kadar olumsuz bir etkisi de söz konusu olmaktadır. Örneğin sözlü olarak aktarılmasındaki canlılık ve gelişme biçimi, yazıya aktarılmayla birlikte sabitlenmiştir.

 

Milli kültürün özgünlüğünü koruyarak kendi mecrasında varlığını koruması ve sürdürmesi ise bu kültür unsurlarının modern kültür yaratıcı ve biçimlendiricilerine göre yeniden işlenmeli kültüre rengine veren belirleyiciliğine sahip olmalıdır. Mesela Nevruz’un binlerce yıllık varlığı Osmanlı’da Mesir törenlerinden Divan Edebiyatına önemli bir motif olarak görünürlük kazanması Nevruz’un döneme, zaman ve mekana göre aldığı rengin ve yerine getirdiği işlevin bir yansımasıdır. Aynı zaman bu binlerce yıllık köke sahip kültürel kodun kültüre rengini verici ve birleştirici, dayanışmayı artırıcı vasfını da gösterir.

 

Kanaatimce “isme” bağlı kültürel öğelerin tasnifi ve sahiplenilmesi kültürel yapıların kökeninin tespitinde önemli bir işlevi söz konusu olmaz. Çünkü, Allah, peygamber vb. gibi nice temel kavramların da Türk olmaması İslam’ın başka toplumlardan bize sirayet ettiği gibi yorumlanması söz konusu olur ki Hakas-Altay gibi Müslüman olmayan Türklerin dilinde Tanrı “Hüda”dır. Yani Farsçadır. Burada dikkat edilmesi gereken Nevruzun taşıdığı anlamın toplumsal ve kültürel katmanlardaki tezahürü, işlevi, tezahür biçimlerdir. Ve bunun taşıdığı özgülüktür.

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları