ESKİ NESİL(!) BİR ÜLKÜCÜDEN, “YENİ NESİL ÜLKÜCÜLER”E

23 Aralık 2015

Rahmetli Durmuş Hocaoğlu Milletimizin yaşadıkları için “Ya ikinci Ergenekon ya da ikinci Endülüs olacak” demişti. Türk Milletinin 21 yüzyılın başında yaşadıklarına hazır ol(a)mayan Türk milliyetçileri/Ülkücüler kendilerine bir çıkış yolu arıyorlar. Bulmak da zorundalar çünkü bugün yaşananların neredeyse aynısı 20. Yüzyılın başında yaşanmış ve Türk Milleti Türkçülerin liderliğinde istiklallerini kazanmıştı.

Bu arayışlardan birisi İkbal Vurucu ve Fırat Kargıoğlu’nun düzenlemesi ile hazırlanmış olan “Yeni Nesil Ülkücüler” kitabı. Kitap 12 değerli ismin birtakım sorulara verdiği cevaplardan oluşmuş.

Kitabın önsözü, kitap için önemli ipuçlarını veren bir metin olarak görünmektedir. Özellikle Türkeş dönemini ayrı tutan düşünceler ortaya konularak ’80 sonrasında yaşananları analiz eden bir yaklaşım görünmekle birlikte, “Yeni nesil Ülkücüler, klasik Ülkücülerin davranış, düşünce, dil ve yaklaşım biçimlerinden uzaktır. …farklı bir aidiyet formu ortaya koymaya başlamıştır.” diyerek, aslında camianın tamamını içine alan bir bakış açısı söz konusudur. “Bugün ‘düşünme itaat et’ uranını davasının ana ilkesi kabul eden, gerek Türkiye’yi ve gerekse dünyayı sağlıklı bir şekilde okuyarak fikir geliştiremeyen bir anlayışın yerine, Türkiye’nin ve dünyanın yeni sosyolojisini çok iyi bilen …yerel ve küresel gelişmeleri …yorumlayabilen bir nesil ortaya çıkmıştır.” denilmektedir. Kanaatim o ki, bu cümlelerde var olduğu belirtilen “fikir geliştiremeyen bir anlayış” sahipleri, “bizden öncekilerin hepsi” değildir. Ve elbette, her dönemde de olması gereken, bugünün dünden ileride olmasıdır…

***

Kitabı elime aldığım andan itibaren bende uyanan duygu Ülkücü Camiada kuşaklar arasındaki kopukluk olduğu hissi idi. Belki de bu düşüncelerin doğmasını sosyal medyada okuduklarım da desteklemiş olabilir, kim bilir? Ama kitap da sosyal medya da hayatın bizzat kendisi elbette, yani yaşananları yansıtmaktadırlar.

Yaşadıklarımız ne kadar canımızı yaksa da, yaşanacakların ağırlığını azaltacak en önemli unsur soğukkanlı ve kızgınlıklardan uzak değerlendirmelerle alınacak tedbirler olacaktır. Nesiller arasında yaşanacak kopukluklar çekilecek sıkıntıların ağırlığını arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Tarihin sürekliliği bir gerçektir ya da başka bir deyişle bugün dünün sonucudur. Yarın da bugünün sonucu olarak yaşanacaktır. Dolayısıyla bu devamlılığı kesintiye uğratmak çok da sağlıklı değildir. Üstelik tespit edilen hususlar arızidir ve arıza giderildiğinde normale dönülecektir. Özellikle “Soğuk savaş dönemi (20. yüzyıl) Türkiye’sinde Ülkücü olmak ayrı, Postmodern Dönem (21. yüzyıl) Türkiye’sinde Ülkücü olmak ayrıdır. (Kargıoğlu)” şeklindeki hüküm ve benzerleri, kitapta diğer bazı cevaplarda da görülmektedir. Bu yaklaşım ’80 öncesini yaşayıp bugüne gelenleri ve özellikle çizgisini geliştirerek muhafaza edenleri Araf’ta bırakmaktadır. Ve kaldı ki o kuşağın ekseriyeti de, ciddi anlamda çağın ve Türkiye’nin dönüştürülme baskısına direnmiş, ’80 sonrasının önünü açan nesil olmuşlardır. Başka bir söyleyişle onlar, ’80 sonrasında ülkücü olanlar üzerinde emeği olan nesildirler. Ülkücünün en önemli ülkülerinden birisi adaletin hakim kılınmasıdır. Dolayısıyla var olduğu düşünülen bir meseleyi hallederken farklı bir problem yaratmak tehlikesi ortaya çıkmaktadır.

Yeni yüzyılda Türk Milletine alttan alta işlenen ve geniş kesimlere kabul ettirilmiş görülen “bireyselleşme” bütün eksiğiyle camiamızda da etkisini göstermektedir. Elbette birey çok önemlidir ama birey şahsiyetle birlikte değer kazanmaktadır. Şahsiyet bulamamış bir davranış insiyaki olmaktan öteye geçmeyecektir. 20. Yüzyılın başlarında da aynı tartışmalar yaşanmış, yılların imbiğinden geçerek olgunlaşmış olan birey ve şahsiyet ilişkisi, yine dışarının Türk Milletine empoze ettiği şekilde yeniden tartışılır hale gelmiştir. Unutulmamalıdır ki; geçmişin “Milletin faydasını kendi çıkarından üstün gören” ve “dava” anlayışı “Türk Cihan Hâkimiyeti Ülküsü”nün önemli bir cüz’üdür.

Türk Milliyetçileri bir kalıbın içine sıkıştırılamaz, sıkıştırılmamalıdır ve zaten de bir kalıbın içinde hiç olmadılar. En basit ifadesi ile “dünyanın ‘vız geldiği’ bir düşünce, bir kalıba girebilir mi?”. Evet, dünya bizim için küçüktür ve Ülkücünün “Kimsesizliği (Atsız)” de “Çilesi (Galip Erdem)” de bu büyük düşünceye önemli delillerdir. Her ikisi de büyüklüklerinden ötürü bugün halen yaşamaktadırlar, sanıyorum daha çok uzun zaman yaşayacaklardır. Fakat hiç kimse, sadece bu kelimelere bakıp da; ülkücüleri mazoşist olarak değerlendirmemelidir. Böyle bir değerlendirme çok büyük haksızlık olacaktır.

***

İskender Ağabeyin (Öksüz) Niçin kitabının Giriş bölümünde: “İlk kısım Tarih, tarihten neyi nasıl fakat daha ziyade niçin öğreneceğimiz sorularını sorar ve bir uygulama metodu elde etme gayesi güder. Tarihteki büyük insanlarımızı—ki bunlardan bizde çok var—aynen taklit mi edeceğiz? Onlar nasıl yaptıysa biz de öyle mi yapacağız? Yoksa onlar niçin yaptıysa o niçini kavrayıp da mı yolumuzu çizeceğiz?” diye yazar. Doğrusu bu olsa gerektir ancak camiamızda da bir hafıza problemi yaşanmaktadır. O halde öncelikli olarak yapılması gerekenlerden birisi kim olduğumuzu hatırlamak olmalıdır.

İskender Ağabey bir soru sorar ve filmden bahsederek başlar kitaba: “Ben kimim? Burası neresi? Saat kaç?” Hiçbir hatırası ertesi güne kalmayan bir kadın ve kocasının hikayesidir film. “Âşık delikanlıya düşen, her sabah, sevgilisinin aşkını yeniden kazanmak, onu kendine yeniden aşık etmektir.” demektedir Hoca. Haklıdır da. Kimliği ile ilişkileri en aza inmiş bir milletin, bunu hatırlatmakla yükümlü olan fertlerinin işi sabırla mümkün olacaktır. Bu sabır hem birbirlerine hem de topluma karşı gösterilmelidir.

Bilginin eksik, adamın azlığında yetkinin ehil ve layık olmayanların elinde olması ve özellikle ’80 sonrası, Türk Milletinin yönlendirildiği istikamet karşısında vaziyet alınamaması, bugünkü sonucu getirmiştir. Bunun sebepleri içinde hayat şartlarının dayanılmaz baskısı da hiç mi hiç ihmal edilmemelidir. Bütün bu baskılara rağmen ve her türlü eksiklikle birlikte, “kahramanlık” olarak nitelenecek bir fikri duruş da sahiplenilmesi gereken bir durumdur. Eksikler giderilir, bilgi tamamlanır… Ancak bunu yapabilmek için eksiği olanın sizinle birlikte olması şarttır, aksi takdirde sayınızın azalarak yola devam etmeniz kaçınılmaz olacaktır.

Kanaatim o ki; on yıllık aralıklarla doğanların içinden seçilecek isimlere, aynı sorular sorularak ortaya çıkaracak sonucu değerlendirmek camia için iyi olacaktır. Böyle bir çalışma olaylar karşısındaki yaklaşım hakkında bilgi verecek, kuşaklar arasındaki bilgi aktarımının ne kadar sağlıklı olduğunu gösterebilecek ve ortak aklın oluşmasına katkıda bulunacaktır. Aksi takdirde dağılma ve parçalara ayrılma çok kolaylaşacaktır.

Kitap da maksadını Giriş bölümünde “Çalışmamızın amacı, teşkilatlarca erişilip anlaşılamayan bu yeni, parçalı ve doğurgan dünyalara doğru, düşünsel yolculuğa çıkmaktır.” diyerek ortaya koyuyor. Zaten kitabın adı da “Yeni Nesil Ülkücüler”, “Yeni Nesil Ülkücülük” değil.

İnşallah gereğince karşılık bulur ve maksadına hizmet etmiş olur. Emeği geçenleri kutluyorum.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*