FARUK AKKÜLAH

19 Kasım 2015

İki arkadaş kendi aralarında sohbet ederken, üçüncü bir kişiden bahsettikleri zaman; “Ha o adam mı? Şahsına münhasır yani başkalarına pek benzemeyen bir kişi. Diğer insanlardan pek çok yönü ile ayrılan özgün bir kişi. Faruk Hoca bana göre özgün bir kişiliğe sahiptir.

Öğretmen olarak Adana Milli Mensucat Ortaokulu Türkçe öğretmenliğine atanmıştım. 1962 yılının Eylül ayı idi. Adana’ya gitmeden önce İstanbul Çapa’dan arkadaşım olan Hüsnü LİVATYALI ile Türk Ocağı Genel Merkezine gittik. Ocağın idare müdürü Lütfi İKİZ, Hüsnü’nün tanıdığı idi. Benim Adana’ya atandığımı öğrenince kartvizitine “Faruk AKKÜLAH, Şark Halı” diye yazdı. “Selamımı söyle” dedi.

Adana’ya gidip göreve başladıktan sonra Şark Halı’yı buldum. Lütfi Beyin selamını söyledim. O kartvizit Hoca’ya, fikri yapımı ve ideolojimi anlatan önemli bir mesajdı. Nerde yatıp kalktığımı, bekâr olduğumu öğrenince, birini telefonla aradı. Aradığı kimse Bekir Sapmaz Talebe Yurdunun Müdürü İsmail Hakkı Bey’di.

Sora sora Yurdu buldum, İsmail Hakkı Bey’le tanıştım. Telefonla yetinmeyen Hoca, bir de kart yazmıştı. Onu da İsmail Hakkı Bey’e verdim. Otelde kaldığımı, bekâr olduğumu öğrenince yurtta mütalaa (etüt) öğretmeni olarak çalışmamı istedi. Yatacak yerim olacak, yemek dâhil bütün ihtiyaçlarım karşılanacak ve üstelik aylığım da olacaktı. Yeni öğretmen için bu bulunmaz bir imkândı. Görevi hemen kabul ettim. Akşama kalmadan, bana gösterdikleri odaya taşındım.

Hani halk arasında “Garip kuşun yuvasını Allah yapar.” diye bir söz vardır. Faruk Hoca bir garip öğretmenin arayıp da bulamayacağı bir imkânın elde edilmesine vesile olmuştu. O günden bu güne Faruk Hoca benim hiç unutmadığım kişiler arasında yerini almıştır. Kendisine bu vesile ile rahmet dilerken, oğlu Yağmur’la öğrencisi Hamdi Mert’i de anmak gerekir. Hamdi Mert olmamış olsaydı, Faruk Hoca ile ilgili bu kitap yazılmamış olacaktı. Hamdi Mert’e rahmet dilerken, Yağmura da hayırlı ömürler dilerim.

Faruk Hoca’nın hayırlı evladı Yağmur’un yanında adı geçmeyen ağabeyi Yusuf’un, Hoca’nın güzel ve vefalı bir başka çocuğu olduğunu da unutmamak gerekir.

Faruk Hoca, sadece Adana İmam Hatip Okulu ve onun öğrencileriyle sınırlı bir kimse değildir. Rahmetli çok yönlü bir şahsiyetti. Öğretmendi, tüccardı, siyasetçi idi. Öğrencilerinin yazdığı gibi bir “Dava adamı” idi. Dava adamı olduğunu söyleyenler, ne davası olduğunu yazmamışlar, Hoca kelimenin tam anlamıyla bir Türk Milliyetçisi idi. Türkçüydü, oğluna bundan dolayı “Yağmur” adını koymuştu. O ölçüde Milliyetçi idi ki; İktidar partisinin Merkez İlçe (Adalet Partisi) başkanı iken partisinin milliyetçi politikalar uygulamadığını görünce istifa ederek Alparslan Türkeş’in genel başkan olduğu “CKMP”ye katılmıştır. Demokrat Partili bir aileden ve çevreden geldiği halde, 27 Mayıs askeri darbesini yapan Alparslan Türkeş’in yanında siyaset yapması onun Türk Milliyetçisi olmasından kaynaklanmıştır.

Hocanın bana anlattığı bir hatırası vardı. Babası Isparta Senirkent’in ileri gelen demokratlarındandır. Celal Bayar’ın tanıdığı Yusuf Hocadır. Bayar Parti Genel Başkanı veya Cumhurbaşkanı iken Isparta’yı ziyaret eder, Yusuf Hoca ile karşılaştığında kucaklaşırlar. Bayar iktidara geldik veya geliyoruz deyince Yusuf Hoca, Bayar’ı kucaklayıp belini kuvvetlice sıkar ve kulağına der ki; “Benim oğlum iktidara gelmedikçe biz iktidara gelmiş sayılmayız.”

Babasının gözünde oğlu Faruk, Türklüğü inkâr etmeden Müslümanlığı yaşayacak bir neslin temsilcisidir. Asım’ın nesli gibi olan bir nesil. Böyle bir kuşağın yetişmesi için çalışıp durdu. Ümidini yükselten gençleri gördükçe heyecanlanarak gururlandı, yarınlara güvenle bakmasını sağladı. Güvendiği, ümitlendiği gençliğin sadece İmam Hatip Okulu öğrencileri olduğunu söylemekle, imam hatipliler dışındaki gençliği yok saymak anlamına gelecektir. Nitekim ülkücü gençlerin içerisinde, her tür ve çeşit okullarda, üniversitelerde okuyan öğrenciler vardı. O dönemin gençleri kimileri şahsen, kimileri ismen Hocayı bilir sever, ülkücü bir büyükleri olarak tanırlardı.

Hitapta yanlış bulduğum bir başka ifade ise “Suyun öteki tarafından gelenlere gökler dolusu sitem ve öfke gönderirdi. Söz oralara geldiğinde büründüğü ruh hali (gerginleşen çehresi, sıkılan yumrukları ağzından dökülen okkalı hakaretler) onun biz sıradan insanlardan farkını gösterirdi.” Bu satırları yazan öğrencisi onun büyüklüğünü anlatmak için yazmış. Ancak: Hoca’yı çok yakından tanıyan biri olarak söylüyorum ki; o Türklüğün hâkim olduğu coğrafyaların dünü ve bugünü ile kucaklamış bir kimseydi. Sadece Balkanların kaybedilen aziz Vatan topraklarının ızdırabını yüreğinin derinliklerinde duyan bir insandı.

Hoca, Dünya Türklüğü ile hissi ve fikri olarak yakından ilgilenirdi. Adana’da Türkistanlıların kurduğu bir dernek vardı. Bunların tertiplediği toplantılara onunla ile birlikte giderdik. Orada bulunarak “Esir Türklerin” dertleriyle dertlenerek birlikte ağlaşırdık. O günlerin çaresizliği içinde onlara yardım edemediğimize hayıflanırdık.

Hoca; çok hassas, gözü yaşlı bir adamdı. Bütün hassas ve sessiz adamlar gibi ne zaman kükreyeceği, bir volkan gibi patlayacağı belli değildi. O anını ancak Hoca’yı yakından tanıyanlar bilirdi.

Bir yaz günüydü. Adana sıcağı ortalığı kavuruyordu. Benim gibi Hoca da yaylaya gidemeyenlerdendi. O sırada Hoca, Milliyetçi Hareket Partisinin Adana İl Başkanıydı. Yaz tatili olduğu için gün ortasında Şark Halı’ya uğramıştım. Yağmur çay servisi yapmaya her zaman olduğu gibi hazırdı. Oturduğum sürece boş giden bardak dolu olarak geldi. Erken kalkacak oldum, Hoca engelledi. “Türkeş’in karayolu ile Adana’ya gelmek üzere olduğunu” söyledi. Bu Allah’ın sıcağında Adana’da parti görevlilerini bulmak hemen hemen imkânsızdı. Ben Hoca’ya uğramadan önce, rahmetli Bedri Bey’in dükkânına uğramıştım. Bedri Bey’in Adana’da olduğunu söyledim. Hemen telefonu çevirdi. Bedri Bey’e “Neredesiniz?” diye sorup sitem edince, o da “Kalbim sizinle” dedi. Senin kalbini … diyerek, “Sen bana lazımsın, acele gel” diye cevap verdi. Her şeye sövüldüğünü duymuştum da kalbe sövüldüğünü ilk defa duymuştum.

Reşatbey’deki Adana İmam Hatip Okulunun taş binası henüz bitmiş, iki gözlü WC tamamlanmış. Fakat öğretmenler için ayrı bir WC yok. Öğretmeni, öğrencisi aynı WC’yi kullanmaktadırlar. Bir ders arasında öğrencilerin birkaçı tuvaletin koridorunda sigara içerlerken konuşuyorlar. İçlerinden biri rahmetli Tevfik PAMPAL olacak.

“Yahu arkadaşlar; Faruk Hoca her derste abdestim üzere” diye yemin eder. Bu adamın hiç mi abdesti bulunmaz? Diye sorar.

İçeriden bir ses:

“Tevfik abdest bozmaktayım, dışarı çıkınca senin de ağzına s…..ım.” diyen Hoca’nın kendisidir.

Hoca’nın ağzı pek fermuarlı değildir. Açıldığı zaman öyle bir açılıyor ki duyanları hayrete düşürüyor. Hoca’nın; çok hissi, çok heyecanlı bir insan olduğunu tanıyanların hepsi bilir. Çok çabuk kızar, darılır ve bazen bulunduğu meclisi terk ederdi. Parti toplantıların da bile bu davranışı zaman zaman göstermiştir. Henüz yaşlı sayılamayacak bir çağında, felç geçirmesinin sebeplerinden biri büyük bir ihtimalle bu asabi mizacı olsa gerek…

Bu hali bazen öyle bir yükselir ki, tekbir getirip niyetlendiği namazı tam olarak kılamayıp namazlığı kaldırıp attığını, gören arkadaşlarımız anlatıp dururlardı. Bunlardan birinin şahidi Yaşar OKUYAN’dır. Hoca; 1973 seçimlerinde MHP’nin İstanbul adayı olmuş ama seçilememiştir. O seçimlerde, parti adına radyoda çok içli ve çok hissi bir konuşma yapmıştır. Konuşma mensur bir şiir gibidir. Bu konuşmayı o günlerden kalan ülkücüler hala hatırlarlar. Türk Milletine kendilerini anlatamamış olmalarından dolayı çok üzülmüş, başladığı namazı da bitirememiştir.

1974 senato seçimlerinde de Kayseri’den senatör adayı olmuştur. Seçim dolayısıyla yaptığı konuşmalardan ötürü hakkında dava açılır. Neredeyse mahkûm olmak üzereyken, ’74 Genel Affı imdadına yetişmiştir.

‘69 Milletvekili Seçiminde MHP Adana’da adaylarını önseçimle belirler. Faruk AKKÜLAH birinci olur. Alparslan TÜRKEŞ’de Ankara’dan seçime girecektir. Genel Başkan’ın seçilme şansının çok kuvvetli olmadığını düşünen Hoca, Ankara’ya gider, Türkeş’i ikna eder, Adana’dan seçime girmesini sağlar. MHP o seçimde bir milletvekili kazanır, o da Türkeş’tir.

Seçimlerden sonra Hoca’ya “kendi yerini niye Türkeş’e verdin?” diyenlere:

“Genel Başkan milletvekili seçilmemiş olsa idi, benim seçilmemin ne değeri olurdu.” der. Fedakârlığın ne kadar güzel bir örneği değil mi?

Faruk Hoca, özel hayatında çok mütevazı çok tutumludur. Fakat topluma açık toplantılar da, tevazuu terk eder, tutumlu olmaktan vazgeçer, toplantının görkemli ve şaşaalı olması için maddi manevi imkânlarını kullanmaktan çekinmezdi. Bunlardan bir tanesi de MHP’nin unutulmaz ‘69 Adana Genel Kongresidir. Bu kongrede CKMP’nin adı MHP, bayrağı da üç hilalli Bayrak olmuştur.

Kongre, Adana kapalı spor salonunda yapıldı. Yanılmıyorsam siyasi partiler o güne kadar kapalı spor salonu toplantıları yapmamış, kongreleri hep sinema salonlarında olurdu. Spor salonunda yapılan ilk toplantı idi.

Salonun kaça kiralandığını bilmiyorum. Yalnız idareciler salonu vermek istemezler. Çünkü; salon yeni elden geçirilmiş, parkeler boyatılmış, cilalatılmış. Ayakkabı ile girilince döşemeye zarar verileceğini düşünmüşler. Bu gerekçeyle duyulan endişeye karşılık, Hoca çaresini söylemiş: “Halı döşerim.” Salonun tamamen halıyla kaplanacağını belirtince salon partiye tahsis edilmişti. Salon, tamamı, Şark Halı Mağazasından gelen halılarla kaplandı.

Bu kongre; MHP’nin tarihinde çok önem arz eden bir kongre idi. Bu toplantıda alınan kararlara itirazı olan gençler, öfkelerini halıların üstünde sigaralarını söndürerek çıkarmışlardı.

Yepyeni ticari halıları, yıpranma ihtimaline rağmen, yüzlerce ayakkabının altına sermek, her babayiğidin göze alabileceği bir husus değildi.

Rahmetli Hoca ilklerin adamıydı. Adana’da mehter takımını ilk kuran kişidir. Parti toplantılarının birçoğu mehter takımının gösterisi ile açılmıştır. İstanbul adayı iken propaganda maksadı için, kağnı ile birlikte, yalınayak, gençlerle beraber yürümesi de siyasi tarihimizde bir ilktir ve unutulacak cinsten değildir.

Hoca’nın dünürlerinden biri Konya Paşası olarak ün yapmış avukat Tevfik Kılıçkaya’dır. Rahmetli Tevfik Bey’e muhataplarına “Paşa” diye hitap ettiği için namı paşaya çıkmıştır. O da en az Faruk Hoca kadar nevi şahsına münhasır bir adamdı. Onun yeğenini Faruk Hocanın büyük oğlu Yusuf’la evlenmişlerdi.

Bence; Milliyetçi Hareket içinde ikisi de yeteri kadar tanınmamış ve kıymetleri bilinmemiştir.

12 Eylül sonrasında Ayvaz Gökdemir öğretmenlikten istifa etmek zorunda kalmıştı. Ötüken Yayınevi ile bir ansiklopedi hazırlamak için anlaşma yapmışlardı. Bu maksatla Ziya Gökalp Caddesine açılan İçel Sokakta bir apartmanın dördüncü katında küçük bir ofis kiralanmıştı. Ansiklopedinin kaç sene içinde tamamlandığını tam hatırlamıyorum ama, iş bitirilinceye kadar ofis milliyetçilerin uğrak yerlerinden bir yeri olmuştu. Ankara’ya dışardan gelen arkadaşlarımızın da buluştukları yerlerden biriydi. Gelen tanıdıkların içerisinde Faruk Hoca ile Konya Paşası da vardı. Gelmeden önce konuşarak, ofiste buluşmak için anlaşırlardı. Kim önce gelirse, “O deli gelmedi mi?” diye sorardı. İkisi de “Deli” olan iki dünür, bize sadece gülmek düşerdi, söyleyecek bir şeyimiz yoktu. Hepimiz bilirdik ki adamın yiğidine deli denirdi.

Hoca’nın Ankara’ya geldiği günlerden birinde, onu bir gece evimiz de misafir etmiştik. Abdest almaya gitmiş, onu salonda bırakmıştım. Salona döndüğümde eşimle karşılıklı oturmuş ağlaşıyorlardı. Bu hallerini görünce ortada, ayakta dona kalmıştım. Biraz sonra anladım ki; Hoca, oğlu Yusuf’un başına gelenleri anlatmaya başlamış, hem ağlayıp hem anlatıyormuş. Hoca ağlayınca, eşim Adalet Hanım da de onunla birlikte ağlamış. Onların sakinleşmesi için epey bir zaman geçmişti. Hoca böyleydi işte. Duygulu, gözü yaşlı, kızgınlığını, kırgınlığını ve küskünlüğünü saklayamayan bir insandı.

Her genel seçimden sonra, MHP Selamet Partisinin gerisinde kalınca hepimizin canı sıkılır, ama Hoca’nın canı daha fazla sıkılırdı. Çünkü onun bizden farklı olarak siyasi bir misyonu da vardı. Ya il başkanı ya da genel başkan yardımcısı idi.

Her başarısızlıktan sonra suçu hep Genel Başkan’da arar, bunun için kendine göre sebepler bulurdu. Bu konuda maalesef objektif olamazdı. Milliyetçi Hareket Partisinde mutlu olmadığı günlerin birinde, İsmail Hakkı YILANLIOĞLU, Osman Yüksel SERDENGEÇTİ gibi İslami referansları ağır basan arkadaşları ile birlikte, Partiden istifa ederek Milli Selamet Partisi’ne katılmışlardı. Gidenlerin arkasından bir kısım ülkücüler üzülmüştü. ‘69 Kongresinde halılar üzerinde sigara söndürenler ise, “Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş” değerlendirmesini yapmışlardı.

Tabii olarak biz, Adana’da Hoca’nın gidişine hem çok üzülmüş, hem de çok kızmıştık. İstifa gerekçesine bizi inandırması ve kendisine hak vermemiz mümkün değildi.

Fakat gidenler birkaç hafta sonra partiye geri döndüler. Gazeteciler niçin geri döndünüz diye sordular. Serdengeçti; gittikleri yerin Babil Kulesine benzediğini, Türkçe hariç bütün dillerin konuşulduğunu söyledi. Milli Görüş geleneğinden gelenlerin Türk’e, Türk adını taşıyan her şeye karşı niye iyi bakmadığını, Serdengeçti’nin bu nüktesinden anlamak mümkündür.

Hoca’nın Adana dışından gelen arkadaşları olurdu. Denk geldiğinde onları bizimle tanıştırırdı. Bunlar içinde unutamadıklarımdan birisi Ispartalı olan Kemal CABIOĞLU’dur. O da gerçek bir dava adamıydı. Türkiye’yi geliştirmek, milletin refahını ve mutluluğunu gerçekleştirmek için yazıyor, çiziyor ve konuşuyordu. İmkânları elverdiğince il il, ilçe ilçe dolaşıyor, duygularını, düşüncelerini ve görüşlerini anlatıyordu. Memleket için yoğun çalışmaları arasında ticaret de yaptığı söylenirdi!

Şark Halı’nın vitrininde birkaç radyo duruyordu. Markası dikkatimi çekmişti, “Führer”. O zamana kadar bu isimli bir radyoya rastlamamıştım. İmalatçısının Kemal CABIOĞLU olduğunu Hoca’dan öğrendim. Führer’in Almanca’da lider anlamına geldiğini sözlüğe bakarak öğrenmiştim. Bu kelime Cabıoğlu’nun dünya görüşünü anlatan anahtar bir kelimeydi.

Hoca’nın arkadaşları da kendisi gibi Türk Milliyetçisiydiler.

Faruk Hoca’yı yakından tanımayanlar yüzündeki ifadeye bakarak onun çok sakin, rahat ve huzurlu bir adam olduğunu zannederlerdi.

Libya lideri Kaddafi, kendisine mahsus tavır ve davranışlarıyla dünya kamuoyunun ilgisini çektiği gibi, Faruk Hoca’nın da ilgisini çekmişti. Hoca hem ziyaret hem de ticaret maksadı ile Libya’ya gitmişti. Giderken yanında halıya işlettiği Kaddafi portresi de vardı. Gitmeden önce Libya hakkında bilgiler edinmiş, Kaddafi’yle ilgili yazılar okuyarak başkalarının gözüyle Kaddafi’yi tanımaya çalışmıştı.

Hatta Kaddafi’nin başarı sırlarını öğrenerek, onlardan MHP için dersler, yöntemler de çıkartmak istiyordu. Pasaport vize vs. işleri çokça zaman almıştı.

Hoca Libya’da ne kadar kaldı? Kaddafi’yle görüşüp resminin bulunduğu halıyı ona takdim edebildi mi? hatırlayamıyorum. Döndüğünde anlattıkları içinde, Arapların çok tembel olduğunu, rahatlıklarına düşkün olduklarını kendi üslubu içinde anlatmıştı. Dindaşlarımızın yaşayışları Hoca’yı çok üzmüştü. Bu hususta “Davulun sesinin uzaktan hoş geldiğini” söylüyordu.

Hoca’nın aklıma bir de “Efendi” hikâyesi geliyor. Sizin de hoşunuza gideceği için anlatmak gereği duydum.

Faruk Hoca MHP il başkanıdır. Yönetiminde üye olarak rahmetli Nuri DELİÇAY da var. Bir yönetim kurulu toplantısında Hoca Nuri DELİÇAY’a birkaç kere “efendi” diye hitap etmiş. Bu hitaba bozulduğunu hissettirmeyen Deliçay, bir gün sonra istifaya karar vererek istifanamesini postayla il başkanlığına göndermiş.

Rahmetli Mustafa YILMAZER’le, Deliçay’ın muhasebe ofisinden içeri girdiğimizden hemen sonra oğlu; “baba dilekçenizi PTT’ye verdim” deyince, Deliçay konuya açıklık getirmek zorunda kaldı. “Partinin yönetim kurulundan istifa ettim” dedi. “Çünkü Faruk Hoca bana hep Nuri Efendi, diye hitap ediyor.”

“Ben hizmetkâr mıyım? Ben odacı da değilim. Köylü de, cahil de değilim. ‘Efendi’ diye nitelemesiyle beni küçük düşürüyor” dedi.

Nuri Bey’i istifadan vazgeçirmek için bin dereden su getirmeye başladık. “‘Efendi’ unvanında bir küçültme yok. Peygamberimize, padişahlarımıza, din ulularına ‘bey’ diye hitap etmeyiz, hep ‘efendi’ deriz. ‘Peygamber Efendimiz, padişah efendimiz’ gibi. Atatürk de Meclis’te milletvekillerine ‘Efendiler’ diye hitap etmiştir. Eskiden okumuş yazmış kişiye ‘filan efendi’ denirdi.”

Açıklamalarımız bu minval üzere sürdü, nihayetinde oğlunu çağırarak, “Acele olarak postaneye git ve demin verdiğin mektubu geri al.” dedi ve bize de teşekkür etti.

Birkaç gün sonra olayı rahmetli Hoca’ya anlatmıştık. Başını sağa sola sallayarak, yine günlük alışkanlığı içerisinde; “Bak hele, başka bir şey kalmamış da ‘efendi’ dememize mi kızmış Nuri Efendi” demesin mi?

Hâlbuki Hoca’nın içinde fırtınalar kopuyor içi içini yiyordu. Böylesi bir adamla anlaşmak uzlaşmak ne kadar zordu. Bu zorluğu başaran arkadaşlarının başında “ben” geliyordum. Kardeşi Mesut zaman zaman bana “Hocam ağabeyimle nasıl anlaşıyorsun ki sana kızdığını hiç görmedim” diye sorduğu zamanlar olmuştur.

Hoca gölgesi olan bir adamdı. Hasmı da vardı, dostları da. Dostlukları öylesine güçlüydü ki, dostları onun ticari işlerine de gönüllü olarak yardım ederlerdi.

12 Eylül öncesi Adana’nın en karanlık günlerinde, ülkücü şehitlerin oralarda cenazeleri kaldırılırken Faruk AKKÜLAH MHP il başkanıydı. Komünistlerin tam hedefinde ki adamdı. Korkmadı, yılmadı, dükkânını kapatmadı, Adana’yı terk etmedi. Ülkü adamıydı, ülküsü ile rahmetli oldu. Türkeş siyasi hayata yeniden dönünce, Faruk AKKÜLAH Türkeş’in yanında yer almaktan geri kalmadı.

Nur içinde yatsın.

Unutamadığımız, özlemini duyduğumuz Hoca’ya rahmetler diliyorum.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*