Gözi yaşlı ol derviş, Orhan gazi han ve Akdenizde boğulan 6oo Müselman – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______11 Ağustos 2011_______

Gözi yaşlı ol derviş, Orhan gazi han ve Akdenizde boğulan 6oo Müselman

Suzan Çataloluk
Paylaş:

28.07.2011 
 
Sabahın pembe seherinde, yüce dağların başında esen nazlı fısıltılı bir yeldi sanki o ses. Nasıl da huzurluydu ve nasıl da sırlı.

O ses bazen derin mi derin, sakin akan nehirler gibiydi de gidilmez zannedilen uzaklardaki sevgiliye duyulan hasreti anlatıyordu.

Bazen de o ses deli çağlayanlar gibi yükseklerden iniyor ve sanki bütün bilinmez kapıların  esrarlı anahtarlarını dinleyenlerin gönüllerine nakış nakış işliyordu..

Alemlere dalga dalga yayılan o ses neler demiyor ve neler anlatmıyordu ki…

Dizlerinin üstüne çökmüştü o derviş. Gözlerini yummuştu. Sesi kendi kulağına kendi sesi gibi gelmiyordu. Sanki sesi  başka alemlerden gelen, kendine kainatın sırlarını anlatan bir alfabeydi, gerçeğin kitabını harf harf, kelime kelime, cümle cümle, satır satır, sayfa sayfa açıyordu hasretlerin dağ dağ yüklendiği gönlüne.

Yanaklarından aşağı süzülen göz yaşları serin pınarlar gibiydi de yüreğindeki hüznü hafifletiyordu.

Aradan ne kadar zaman geçtiğini kimseler bilmedi. Sanki ruhu  masum, günahsız, bembeyaz güvercinler gibi süzülüyordu yedi kat göklerde…

Derken derin ve sakin bir nefes duydu, bir baş gelip sevecenlikle omuzuna yaslandı. Ardından ikinci nefes duydu ve ikinci  baş diğer omuzuna yaslandı. Üçüncü nefesin sahibi başını dizlerine koydu.

Derken nefesler çoğaldı ve başlar da…  Hepsi, küçük bir hareketle bu muhteşem anların bitebileceği endişesiyle kıpırtısızdı,  sadece ve sadece dinliyorlardı…

O yüce dağın yamaçlarında, yemyeşil ormanın içinde kendinden geçen o dervişi biri daha dinliyordu, elbette bir çift göz hayretle seyrediyordu. Şaşkınlık yüce dağlar olmuştu da en yüksek tepenin şahikasında duruyor, o dervişe oradan bakıyordu!

Nasıl şaşırmasındı ki:  O derviş Kur’an-ı Kerim okuyordu, kimi an coşa taşa, kimi an fısıltıya fısıltılı sözler söyler gibi, kimi an da derinden derine dalgalanan koca göller, sakin akan nehirler gibi…

Ve… omuzlarına başlarını koyan, dizlerine yanak yaslayanlar da  cennet güzeli gözlü geyiklerdi.

 Sonra… O derviş  Yüce Allah’a şükrederek sese ara verip gözlerini açtı. Sessizce gülümsedi. Yavaşça  doğruldu. Sevgi dolu elleri  geyiklerin başlarını okşadı. Bütün sevgi dolu sözleri onlara fısıldadı.

 O seyreden bir çift göz  bir çerinin gözleriydi. Yavaşça kalktı yerinden,  ileride  otlayan atına yanaştı yavaşça ve  olanca dikkatiyle sessiz olmaya çalışarak  oradan uzaklaştı.

Atlı akşam heyecanla komutanına durumu anlatıyordu. Komutan Konur Alp büyük bir merakla dinliyor, ama hiç şaşırmıyordu!

 Evet…

 Yüz yıllar önceydi.

 Yer yemyeşil Bursa havalisi ve ormanları idi…

 Osman Gazi’nin ünlü komutanlarından olan Konur Alp idi şaşırmayan o kahraman. Zira o dervişle çoktandır ünsiyet peyda edip can dostu olmuştu, sohbetini dertlere derman, gönlüne ferman bilmişti.

 Derken zaman geçip de  Orhan Gazi’nin dervişleri teftiş ettiğini duyunca Konur Alp Han’a  bir yakınıyla haber gönderdi:

  “-Benüm köylerim dayiresinde bir niçe dervişler gelüp tavattun itmüşlerdür. İçlerinde bir derviş var, geyicüklerle musâhabet ider. Hîç geyicükler andan kaçmazlar. Hayli mübarek kişidür.”

 Orhan Gazi merak etti,  o gözü yaşlı derviş hakkında bilgi topladıktan sonra emir verdi:

 “- Varun dervişi getürün.”

 Han’ın atlıları gidip dervişi buldular ve onu davet ettiler.

 Ettiler amma… Derviş “gelmedi ve dahi eyitdi kim:

 “-Zinhar, ol han bunda gelüp beni günaha koymasun.”

 Bu haberi Orhan’a didiler. Âdem gönderüp eyitdi:

 “-Bizim hazretile buluşmak elbette maksudumuzdur, niçün gelmez, ya bizi varmağa niçün komaz?”

 Derviş cevâb virdi kim:

 “-Dervişler gözci olup, dua vaktin gözedüp varurlar. İnşa-Allah vaktinde hazretine varup dua idevüz.”

 Bu hadisenin üzerinden  birkaç gün geçti. Ol gözü yaşlı derviş omuzuna bir kavak ağacı vurup Bursa hisarina geldi, havlı kapısının iç tarafına kavağı dikmeye koyuldu.

 Hemen Orhan Gazi’ye haber verdiler. Genç Osmanlı’nın ikinci Padişahı dervişinin yanına geldiğinde kavak ağacı dikilmişti elbette.

 Orhan Gazi “bunda bir hikmet vardır,  ol dervişe sormak gerek” diye düşünmüştür elbette. Ama O daha ağzını açmadan derviş dedi ki:

 “-Bizim teberrükümüz oldukçadur. Amma dervişlerün du’âsu sana ve senün neslüne makbuldür.”(1)

 Ardından ellerini açıp Yüce Yaratan’a hoş dualarda bulunup derhal oradan ayrıldı ve yine geyicüklerine döndü..

 Orhan Gazi kendini tutamadı  ol dervişi ziyaretten. Makamına vardı ve  ısrarla zatına mal mülk bağışlamak istedi. Ama derviş kabul etmedi. “Biz mal ehli degülüz” dedi ve Orhan Gazi Han’a duada bulundu:

 “-Sözün sınmasun!”

 Padişah Dervişlere havlu olucak bir küçük yer bağışlayıp ol gözi yaşlı dervişin duasını aldı tekrar.

 Gel zaman git zaman ol gözi yaşlı derviş Yüce Rabbil aleminin davetine icabet edince “Orhan  üzerine türbe yapup, yanında bir tekye ve bir cami’ dahı yapdı. Şimdiki hâlde  biş vaktde du’â olunup, ihyâ olınmışdur. Geyikli Baba zâviyesi dirler.”

 Evet… Geyikli Baba ve Orhan Gazi… Biri kuruluşun hemen ardından padişah olan bir yiğit, edeple yoğrulmuş, Şeyh Edebali gibi bir kutlu kişinin elinde yetişmiş, onun torunu, Kara Osman Gazi’nin anlı şanlı oğlu.

 Diğeri de  sadece bir derviş… Ama o muhteşem zatın temel özelliği ve en gizli sırrı da sadece derviş oluşunda gizli!

 Maddi dünyanın siyasi gücünün hakimi görünen kudretli  Padişahın önünde eğilmeden bükülmeden, üstelik ona çok  gizli ve ciddi ikazlarda bulunup hayatı boyu uyacağı ilkeleri edeb dahilinde ve dosdoğru söylüyor geyicüklerin babası ol derviş.

 Orhan’ın şahsına teklif ettiği dünyalığı edeple reddediyor ve Osmanlı Padişahında keşfettiği kutlu sır dolayısıyla ona ve nesline dua ediyor:

 “-Sözü sınmasun!”

 Sözünün sınmaması için gereken  mayayı alan Orhan Gazi de  ol dervişe büyük saygı gösterip  sözünü söz kabul ediyor.

 Osmanlının yükselişinin ve üç kıtaya hakim olmasının sırlarından biri de bu haldir. Edeb, edebe edep, kendine ve alemlere edeb ile  davranmak.

 Edeb ile davranmak  adaletle davranmanın en mühim basamağı. Adalet ise mülkün temeli.

 Mülkle devlet var oluyor, mülk devlet demek!

 Devlet ile adalet … Yani devleti yönetenler evvel emirde adaletli olacak.

 Gelelim günümüze….

 Etrafımıza bir bakalım, ortalığı velveleye veren kendini  derviş sananlarla, derviş kisvesine bürünmüşlerle devletlûların girift ilişkilerine bakalım:

 Herhangi bir devletlûnun davetini kabul etmeyecek kaç erkişi vardır bu ortalığı velveleye verip kendini  derviş sananlarla, derviş kisvesine bürünmüşlerden?

 Ya  kendini reddeden veya tenkit eden dervişlerin bu red ve tenkitini hazmeden kaç devletlû vardır dersiniz?

 Bu devletlûlar acep “adalet mülkün temelidir” ilkesine ne kadar uymakta veya bu ilkeye ne kadar tahammül edebilmektedirler?

 Adalet terazisi öyle hassas bir dengede tutulmalıdır ki zerre-i miskal ağırlıkta bile şaşmamalıdır ve hak sadece insanlara değil, bütün canlılara, hatta cansızlara aynı hassasiyet ve eşitlikte verilmelidir.

 Elbette  bu ilkeler bütünü her halde ve şartta, her mekan ve zamanda, kendi tebaasına ve elbette gerekiyorsa bütün dünyaya uygulanmalıdır.

 Şimdi bir kendimize bakalım, ne yapmamamız gerektiğini düşünelim:

 Eğer Devletlû isek kendi çocuklarımız için isteyeceğimiz her şeyi bütün yavrularımız için isteyeceğiz, üniversite mezunu olan evlatlarımız boşta gezerken bizim veletlerimiz Karun olmayacak…

 Eğer Devletlû isek bizim dünürlerimiz devletlû oluşumuz dolayısıyla köşe dönerken halk tabakası ve dünürleri de- en azından-  doğru dürüst karnını doyuracak…

 Devletlû oluşumuz dolayısıyla oluşturduğumuz bize hizmetli  basındaki  kimi devşirmelerimiz her Allah’ın günü,  her boş bulduğu- adı lazım değil – TV kanallarında durmadan ibretlik sıfatlarını gösterip, güya biz Devletlûların  haklı olduğunu anlatmak için çok çırpınıp, boş boş  siyasi laf ü güzaf eyleyip, biz devletlûları yağdan zengin, çok parlak duruma getirmeyecek,  tam tersine adalet adına söz söyleyecek.   Söz söylenince hak yerini bulacak ve boş laf itmenin ve böylece  millete  zaman kaybettirmenin dahi  önüne geçilecek!

 Halktan gizli  işler yapılmayacak…Yapay gündemler ile esas olanlar gizlenmeyecek…

Öyle mi oluyor acaba?

 Daha evvel yapılması gereken soruşturmalar tarihler belirlenerek, gündem oluşturularak, medyada yaygaralar koparılarak verilirken halktan neler saklandı dersiniz? Basit bir misal: Şike meselesi! Bu konu ile ilgili  hikayeleri sağır sultanlar duymuşken niye şimdi de daha evvel değil?

 Bu gürültü arasında neler oldu, düşünelim. Dışarıda ve içeride neler oldu!

 Önce şike haberi,  futbolu çok seven halkımız bu konuyu konuşurken İmralı’da lüks içinde ikamet buyuran kanlı cani yüzsüzlüğüne devam etti ve  Baş devletlû  ve şürekasına demokrasi dersi verip hempalarına özerklik ilan ettirdi;

 Hürriyet Gazetesinin 20.07.2011 tarihli haberine göre Silvan’da 13 askerin şehit edildiği saldırıdan sonra İmralı’da lüks otelde ikamet buyuran (!) kanlı katil terörist başı ile görüşen devlet yetkilileri kendisine “Bir tek sen silahları bıraktırabilirsin” demiş!

 Ee, bebek katiline bu imkanları verirseniz, filozof ilan edip  her dediğini TV’lerde ve basında satır satır tekrarlarsanız   yakında cumhurbaşkanı olmaya da karar verir.

 Neyse, deyip geçelim…

 Devletlûlarımızın bir kısmı çok ilgi çekici açıklamalarda bulundular.

 Yargı erginde de yine ilgi çekici tayinler oldu!

 Dış ilişkilerimize de de bir bakalım:

 Bayan Clinton arz-ı endam etti, bizim dış işlerinden sorumlu Devletlûmuzla yine “çaklaştı” mı hatırlamıyoruz ama Suriye hakkında pek ikna edici konuşmalar dinlediğini tahmin edebiliyoruz.

 Clinton’un ardından başka Amerikan kefereleri de geldi.

 En son da Süleymaniye’de bizim subay ve askerlerimizin başına çuval geçiren ve şimdi CİA başkanı olan kefere general geldi.

 Bu yeni başkan Petraeus çok bela bir adam. Irak’ta yaptıkları insanın kanını donduruyor.

 Bir misal verelim:

 “2. Dünya Savaşı’nda Naziler’in Yahudiler için geliştirdiği “çözüm”leri Irak’ta Müslümanlar için denedi. Filistin’de, gizli anlaşmalarla inşa edilen ırkçı duvarla tanıştırdı bu ülkeyi. Bağdat’ta İnsanları, semt semt, sokak sokak, cadde cadde birbirinden kalın duvarlarla ayırdı. Mezheplerine göre, etnik farklılıklarına göre, ABD’nin kontrol stratejilerine göre, ekonomik farklılıklarına göre kadim bir şehri tarihe gömdü. David Petraeus ve “entelektüeller ekibi”nin bulduğu tek çözüm, Nazilerin keşfettiği “getto” formülü oldu Irak için. Aynı ekip, İsrail’in önerisiyle bunu Bağdat’ta yaptı. Bağdat bittikten sonra, Azimiye bölgesindeki Sünnilerle, semtin etrafındaki Şiileri birbirinden ayıran duvar, Hayfa caddesi, El Amiriye, El Dawra, El Fadıl semtleri, üniversite bölgelerini de birbirinden ayırdı.” (2)

Nazlı bir Osmanlı şehri olan Bağdat’ın başına gelenler sadece bu kadarla da kalmıyor, kaç insan katledildi bu kefereler tarafından ve kaç müselman kadın perişan oldu…

 Evet, bu adam tam bir insanlık düşmanı. Niye özellikle MİT ile ahbaplık etti.  Ne konuştuklarını doğrusu çok merak ediyoruz. Şöyle mi demişlerdir acep:

 “- Suriye benim Müselman kardeşim. Ona vuramazsın.”

 Çuvalcı kefere general de  hin hin sırıtıp  şunları mı söylemiştir:

 “-Neden olmasın? Ama PKK bizim postallarımızı giyiyor, silahlarımızı da kullanıyor. Nasıl olduğunu bilemiyoruz. Ama bu bilemediğimiz postal ve silaha yeni modeller ilave olabilir. Nasıl ilave olunduğunu da asla bilemeyeceğiz nasıl olsa.”

 Öyle değil mi ya, 13 gül fidanı gencecik evladımız Silvan’da şehadete uçarken İsrail yapısı ABD destekli Heron’lar neredeydi? Belki üstlerinde uçuyordu  ama  birileri, onların içinde bulunan çipin algılama görevini devre dışı bırakmıştı!

 Bunun yanlış olduğunu bize kimse inandıramaz! Bu hadise tıpkı Mersin’deki gibi, tıpkı Kastamonu’daki gibi iletişim teknolojisindeki bilinçli bir kesilme ile yakından ilgili apaçık bir tehdittir.

 Neyse, biz devam edelim:

 Irak ve Afganistan’ı kan gölüne çeviren, Libya’da kardeşi kardeşe vurduran ABD bu defa Suriye’yi sindirmek, gerekirse tepelemek  arzusunda. Clinton’un istediği, çok arzu ettiği şey artık netleşti, Suriye’ye Türkiye eliyle bir şamar atmak!

 Sonra… Dalgalanarak büyüyen ve  neredeyse ritmik olduğu gözlenen terör yükseldi, artık Emniyet Müdürlüklerine saldırır hale geldi. Bu tuhaf durum dikkatlerinizden kaçmamıştır.

 Ardından Baş devletlû Suriye için demokrasi istedi! Niye şimdi??? Niye bir sene evvel değil, hani o birlikte Bakanlar Kurlu toplantıları yaparken Esad kardeşinden bu önemli bulduğu fikri isteyemez miydi? Hama ve Humus katliamlarının mağdurlarına tazminat isteyemez miydi? İlla ABD’nin  mi  söyletmesi gerekiyor?

 Bir neyse daha…

 Sonra Baş devletlû Kıbrıs’a gidip hamasi nutuklar attı. Ardından Birleşik Kıbrıs’tan söz ediverdi.

 Yıllardır Siyonist faşist İsrail’in  kıskacında inim inim inleyen ve elbette devlet kurma hakkı olan Gazze’nin bağımsız devlet olmasını isteyen Baş devletlû, halkı Türk Müslüman olan bağımsız KKTC’ni  bağımsızlıktan vaz geçirmeye ve  haçlı kefere Rum ile birleşmeye niye zorlar ki?

 Üstelik KKTC bağımsızlığı için onca şehit vermişken, yıllarca onca eziyet çekmişken!

Bu konuda yandaş olmayan basın son derece ciddi ikazlarda bulunuyor. Çok kıymetli devlet adamı ve üstad kalem,  Kıbrıs konusunda çok önemli araştırmaları ve  belgesel özellikte eserleri bulunan Sayın Sadi Somuncuoğlu son iki yazısında şöyle diyor:

 

“Sonuç: 7 Temmuz 2011 Cenevre toplantısından sonra Davutoğlu ve Erdoğan’ın  KKTC’ye giderek atağa geçmesi yerinde olabilir. Ancak aleyhimize olan ve Rum tarafının ezeli tezimiz dediği BM kararları temelinde çözümden bahsedilmesi kabul edilemez. Yine KKTC’ye uygulanan izolasyonla, Rum Hükümetini tanıma anlamına gelen limanlarımızın açılmasının bir ilgisi olamaz ve asla birbirinin dengi sayılamaz.”(3)

 Müslüman dünya için var gücüyle çalıştığını bağıra çağıra haykıran Baş devletlû  bu iddiasıyla çelişip İzmir’den Libya’daki Müslüman kardeşlerimizi bombalamaya giden NATO uçaklarına neden izin verir?

 Daha acıklısı, bu alçak saldırı sırasında Libya’dan canlarını kurtarmak için kaçmaya çalışıp Akdeniz’in ortasında bizden yardım isteyen 600 Müslümanın boğulmasına göz yumar?

 Hey gidi erdemli, ermiş, gözü yaşlı Geyikli Baba! Ne kadar da haklısın! İlkelerinle Orhan, Orhan Gazi Han oldu.

 Dileriz ki senin gibi bir dervişi Yüce Rabbim bu zamana da nasib eder.

 Efendim,  Ramazan Ayınız huzurlu ve kutlu olsun, Yüce Allah gönlünüze ve gönül gözünüze nice sır kapılarını, açsın.

 

KAYNAKLAR

 

1-           Mevlana Mehmed Neşri ( Prof. Dr. Necdet Öztürk) : CİHANNÜMÂ, İstanbul, 2008, sh.78,79,80

 2-           İbrahim Karagül : “ Bu Ne Acele Böyle,” köşe yazısı, Yenişafak Gazetesi, 19 Temmuz 2011 Salı

 3-           Sadi Somuncuoğlu: Erdoğan’ın Kıbrıs atağının arkası (2)Köşe yazısı, Yeniçağ Gazetesi, 23-24 Temmuz 2011
  

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları