“Heyet-i Nâsiha”dan “ Âkil İnsanlar Heyeti”ne Algı Yönetimi – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______8 Nisan 2013_______

“Heyet-i Nâsiha”dan “ Âkil İnsanlar Heyeti”ne Algı Yönetimi

Mümtaz Sarıçiçek
Paylaş:

Başbakan tarafından seçildiği söylenen bir “âkil insanlar” heyeti oluşturuldu. Heyet ne görev yapacak sorusunun cevabını bizzat Başbakan verdi: algı yönetimi. “Algı yönetimi” nedir diye küçük bir araştırma yapınca Hakan TOĞA tarafından kaleme alınmış bilimsel bir yazı karşımıza çıktı. Sözcüğün, ilk defa ABD Savunma Bakanlığı tarafından terminolojiye sokulduğunu söyleyen yazar şu tanımı veriyor:

“Kitlelerin duygu, düşünce, amaç, mantık, istihbarat sistemleri ve liderlerini etkileyerek seçili bilgilerin yayılması veya durdurulması; bunun sonucunda hedef davranış ve düşüncelerinin hedefleyenin istekleri doğrultusunda yönlendirilmesi. Algı yönetimi gerçekler, yansıtma, yanıltma ve psikolojik operasyonların bir bütünüdür.”

Tanımdan da anlaşılacağı üzere bir “toplum mühendisliği” operasyonu olan algı yönetimi, yasama-yürütme-yargı gibi herhangi bir devlet aygıtı ile dördüncü erk olan medya tarafından uygulanması demokrasiye aykırıdır ve uygulayıcıların en azından siyaseten ve entelektüel düzeyde mahkûm edilmesine yol açacak bir eylemdir. 1950’li yıllarda Amerika’da uygulanan ve “komünist avı” olarak bilinen “McCharty harekâtı” böyle bir algı yönetimi ve toplum mühendisliği örneğidir ve bütün dünyada utanç verici bir anti demokrasi uygulaması olarak anılır.

Başbakan’ın son derece doğru bir iş yaptığı zannıyla gizleme ihtiyacı bile duymadan bir televizyon kanalında kendisi ile yapılan mülakatta zikrettiği “algı yönlendirmesi yapılacak” sözleri tıpkı 28 Şubatçıların yaptıkları işi o zamanlar aleni bir biçimde “postmodern darbe” diye vasıflandırmalarına benziyor. Org. Çevik Bir bu sözü söylediğinde övücü tarzda haber yapan basın-yayın organları ile aydınlar darbeciliğin her türünün suç olduğunu yakınlarda fark ettiler. Ergenekon ve diğer “darbe” davaları ile ilgili yapılan tartışmalarda sanıklara yöneltilen entelektüel suçlamalar arasında en çok zikredilen de onların bu tür bir toplum mühendisliği operasyonu yaptıkları iddiasıdır. Keza, yine AKP ve yandaşları ile liberal çevrelerin Cumhuriyete yönelik suçlamalarının başında da Cumhuriyet rejiminin sürekli bir toplum mühendisliği operasyonu yaptığı iddiası gelir ki devrimlere de bu gözle bakarlar. Bu da göstermektedir ki, algı yönlendirmeyi bu kesim de yanlış bulmakta ancak uygulayıcı kendileri olduğunda faydalı zannetmektedirler.

Algı yöneticiliği terminolojik olarak yeni olsa da bizim tarihimizde benzer uygulamalara rastlanmaktadır. Mütareke yıllarının Başbakanı (Sadrazamı) Damat Ferit de “işgale karşı durmanın yararsızlığını ve milli güçlerin dinsiz sapkınlar olduğunu” anlatmak için bir heyet görevlendirmiş; adına da “heyet-i nâsiha” yani “nasihat edenler heyeti” denmişti. Şimdi “âkil insanlar” heyeti kurulunca bir tartışma başladı: Bazı yazar ve aydınlar bu heyeti “heyet-i nâsiha”ya benzetirken bir kısmı da buna şiddetle karşı çıkıyor. Yeni Çağ’dan Arslan Bulut ve Arslan Tekin ve Hürriyet’ten Yılmaz Özdil gibi yazarlar her iki heyetin benzer/eş bir işlev üstlendiğini yazarken bir kısım yazar da bu benzetmeleri yersiz buluyor. Bunlardan biri olan Ahmet Hakan “Heyet-i Nasiha Demek Çok Ayıp” başlıklı yazısında (Hürriyet, 5 Nisan 2013) meseleyi şöyle anlatıyor:

“Heyet-i Nasiha”, yani “Nasihat Heyeti” ne idi?

Şu idi:

Memleket işgal edilmiş… Düşman vatan topraklarını çiğnemiş… Vatan toprakları düşman kuvvetler tarafından paylaşılmış…

İşte böyle bir ortamda…

Halkı, “Maceraya atılmaya gerek yoktur, direnişe geçilmesin” diye ikna etmeye çalışan heyet idi…

“Heyet-i Nasiha”…

İşgal edilmiş vatan toprağının savunulmaması için çaba harcıyordu.

“Akil insanlar” ise…

Bu devletin bir kısım vatandaşının eline silah alıp dağa çıkmasına son verilme çabasına destek olacak.

Var mı arada bir benzerlik?”

El cevap: VAR. Şöyle ki:

Bugün vatan topraklarının belli bir bölgesi son elli yıllık süreçte stratejik bir biçimde ve adım adım siyaseten işgal edilmiş; bu durum son on yıldır da fiili işgale evrilmiştir. Bunun göstergeleri şunlardır:

  1. Bölgedeki Türkmen aşiretleri büyük ölçüde göçe ve asimilasyona zorlanmış; dilleri ve kökenleri unutturulmuş, kalanlar yok sayılmış, bin yıllık Türk yurtları “Türkçenin bilinmediği Kürdistan toprakları” ilan edilmiş; milli ruhun şah damarı olan yüzlerce yıllık Diyarbakır, Urfa, Mardin, Van, Bitlis türküleri, “orijinali Kürtçe” denilerek Kürtçeye çevrilmiştir. Bunlar ancak bir işgal yönetimince gerçekleştirilebilecek düzeydeki etnik arındırma faaliyetlerinin örneklerinden bir kaçıdır.
  2. Bölgedeki milli siyaset yanlısı şahsiyetler baskı altına alınmış, baskıya direnenlerden çok sayıda isim katledilmiştir. Bingöl ve Malatya belediye başkanları gibi sembol şahsiyetler yok edilirken geride kalanlara da gözdağı verilmiş; Cizre’de olduğu gibi son birkaç yerel yönetici de “jitemci” ve “faili meçhul” cinayetlerden sorumlu ilan edilerek yargının önüne atılmıştır. Bugünlerde, Başbakan tarafından, milli siyaset yanlısı partilere yapılan “Yüreğiniz yetiyorsa Sivas’tan öteye geçin!” ihtarı ve tehdidinin sık sık tekrar edilmesi, bölgede serbest bir siyaset yapılamayacağının, fiili işgalin bilindiğinin ve onaylandığının dillendirilmesidir.
  3. Bölge ekonomik bakımdan işgal altındadır. Ülke genelinde olduğu gibi bölgede de sağlık ve eğitim dışında kamu yatırımları durdurulmuş, var olanlar elden çıkarılmıştır. Bölge dışından yatırımcılara örgüt izin vermemiş, buna rağmen şansını deneyen yatırımcıların şantiyeleri basılıp ekipmanları yakılmış, çalışanları kaçırılmış veya öldürülmüştür. Bölgeye, bugün bölge firmaları dışında (birkaç ulusal firma hariç) hiçbir firma yolcu taşımacılığı yapamamaktadır. Bunların sonucunda bölgede örgütün kontrol ettiği yerel sermaye ve kaçakçılık ekonomisi hâkim olmuştur. Bunların yanında Devletin bölgede verdiği hizmetlerin bedelini bölgeden tahsil edemeyip “kayıp kaçak bedeli” adı altında ülkenin namuslu vatandaşlarından toplaması problemin düzeyini gösterecek çarpıcı uygulamalardandır.
  4. Bölgedeki yerel yönetimlerde örgüt işgal yönetimi gibi “üst irade” konumundadır ve bu iradenin onaylamadığı hiçbir icraat gerçekleştirilememektedir. Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in örgüt yanlısı olmasına rağmen bu iradeyi zedeleyecek bir davranışından dolayı bir belediye hizmetlisinin “yargıç”lık yaptığı “örgüt mahkemesi”nde yargılandığının geçen yıl yazılı ve görsel basına yansıması bu fiili işgalin göstergelerinden bir diğeridir.
  5. Mülki ve idari birimlere son yıllarda yapılan birçok atamada, atananların örgüte taviz verici beyanlarla işe başlamaları da bu durumun en düzeyde kabul ve tasdikinin bir başka göstergesidir.
  6. Bölgenin ruh ikliminden Türkçe, Türk Bayrağı, İstiklal Marşı ve vatan sevgisi gibi ortak duyguların ve semboller yok edilmiş, onların yerine de örgütün bölgesel mahiyetli kutsalları ikame edilmiştir.

Bütün bunlardan sonra “âkil heyet” ile “heyet-i nâsiha” arasında benzerlik kurmayı “işgal” olgusu üzerinden yanlış bulmak geçerli bir iddia gibi görünmüyor. Zira o gün de ülkenin büyük bir kısmını işgal etmiş emperyalistlerle “mütareke” yapılmıştı; bugün de etnik temelli bir başkaldırı ile emperyalizmin nihai amaçlarına hizmet eden işgalci bir örgütle “müzakere” yapılmaktadır.

Meselenin ikinci boyutu “kim, kimi, ne yapacak” sorularına verilecek cevaplarla çözümlenecek basit bir “cümle ögeleri bulma” problematiği gibi görünüyor. “Âkil insanlar, diğer insanları, yönlendirecekler.” Özne, nesne ve yüklemden oluşan bu basit cümlenin yüzeysel yapısı basit olmakla birlikte galiba derin yapısı biraz daha karmaşık. Bu karmaşıklığı gidermek için, sorular sormaya devam edelim:

Yüklem yani yönlendirme işlevi:

Yazının başında açıklanan “algı yönetimi” eylemi. Tekrar etmek gerekirse, bu eylem, yani algı yönetimi, bir toplum mühendisliği operasyonu olup demokrasilerde en hafifinden “ayıp” veya “entelektüel suç”tur.

Özne yani heyet:

BDP/PKK/Öcalan tarafından önerilen 16 isimle birlikte 63 kişiden oluşan bu heyettekilerin bir kısmı öteden beri “işgalci” örgütün politikalarını doğrudan benimseyen isimlerden oluşuyor. Bir kısmı da örgütle ideolojik işbirliği içinde olan insanlar. İçlerinde kendilerine verilen iş gereği örgütle “entelektüel” işbirliği yapanlar da mevcut. Hepsinin ortak özelliği bu eylemlerini genellikle “barış”, “kardeşlik”, “kan dursun” gibi masum ve herkesin istediği sloganlar altında gizleyerek gerçekleştiriyorlar. Bu kişilerin, yukarıda sıraladığımız fiili işgal durumlarını da “Kürtlerin doğal hakları” kapsamında değerlendirdikleri aşikârdır. Heyette az sayıda yukarıdaki çerçevenin dışına çıkan insan olsa da etkin bir rol oynayamayacaklarını tahmin etmek güç değildir.

Nesne yani yönlendirilecek insanlar:

Heyet ülkenin tamamında görev yapacağına göre, KONDA’nın araştırmasına bakarsak kendisini Türk olarak tanımlayan yaklaşık altmış milyonluk bir kitle de heyetin operasyonuna maruz kalacak demektir.

Bu Türklere heyet ne söyleyecek de algısını yönlendirecek dersiniz?

Nevruz ertesindeki yazısının başlığını “Öcalan’a Selam” koyan Tarhan Erdem’le, “Türk Bayrağının adı değiştirilmelidir.” diyen “âkil” Hilal Kaplan, Ege Bölgesinde bir Yörük ailesine konuk olup bu sözleri neden söylediklerini mi anlatacak yoksa “Savaşın sebebi, Devletin Kürtlere yaptığı zulümdür. Şimdi bu durumu ortadan kaldıran bir hükumet var, ona destek olun!” mu diyecekler.

“Ermeniler 1909’da silah bıraktı, bu yüzden büyük katliama uğradılar. Kürtler bundan ders çıkarmalı.” Mealinde sözler söyleyen “âkil” Etyen Mahçupyan Güneydoğu Anadolu’da misafir olacağı bir evde “Devletin ve milletin tekliğini, milli iradenin paylaşılamaz olduğunu” mu anlatacak dersiniz.


http://www.afasam.org/tr/pdf/Siyasi%20%C3%87er%C3%A7evede%20Alg%C4%B1%20Y%C3%B6netimi%20ve%20T%C3%BCrevleri.pdf

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları