HİKAYE: Umuda dair – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______14 Ekim 2018_______

HİKAYE: Umuda dair

Demet Yener
Paylaş:

Bir yudum çaresizlik tatmadıysanız eğer, umudun ne demek olduğunu bilmenizin imkânı yoktur. Dertlerin ağırlığı altında beliniz hiç bükülmediyse umudun ne büyük ferahlık hissi verdiğini anlayamazsınız. Umut; dokuz ay boyunca sağlıklı doğsun diye dua ederek evladının yolunu gözlemektir. Umut; ağını çeken balıkçının “Henüz ağ bitmedi.” avuntusudur. Eğer umudunuz yoksa nefes darlığı çeken bir hasta kadar düşer yaşam kaliteniz. Nerden mi biliyorum, dinleyin…

Bir köşesi kıvrılmış bir kitap yaprağı gibiyim. Okunmaya başlanmış; ama bitirilmemiş bir kitaptan vazgeçilme noktasıyım sanki. Bir kitap rafının arkalarına özensizce yerleştirilmiş ve tozla kaplanmış, eskimeye mahkûm edilmiş bir kitap; adını kimsenin bilmediği, bilenin de artık yok saydığı, çaresiz ve tek başına bir kitap; sade bir kapak resmi ve dopdolu içeriğiyle okunmaya değer bulunmayarak bırakılmış bir kitap; içindekileri sadece yazanın bildiği ve kimseyi heyecanlandıramayacak bir kitap; daha merak edilmeden terk edilmiş, tahta kurularına mecbur bırakılmış, acılı bir yok oluşa layık görülmüş, solmuş bir kitap, kullanışsız bir eşya gibiyim adeta.

Kırıklarına rağmen unutulmuş, içinde yaşattıklarına rağmen yok sayılmış, yaşanmışlıklara rağmen umursanmamış bir buruk anıyım şimdi. Kabul etmekte zorlandığım şeyler olduğu kesin; ama kabul etmeyi reddedecek gücüm yok artık. Yüreğin kılavuzluğu insana en güzel hayali gerçek edecek kadar kusursuz olanaklar sunuyor olsa da hayaller tek kişilik olmadığı için cennetteyim zannederken cehenneme, düşteyim zannederken kâbusa çevrilebiliyor insan hayatı. Zorlukla mücadele etmekte sıkıntım yok; fakat kalleşe karşı plan tutmuyor insan yüreği, benim yüreğim. Haysiyet cellatlarına, onur yıkıcılara, kalp kırıcılara karşı öyle savunmasız, öyle cahilim ki hep yüreğimden verdim ve kaybettim. Sevdiğim ne varsa korkularıma dönüşüverdiler bir anda. Zaman benim için acı parmaklıklarla donatılmış bir işkence zindanı oluverdi, daha ben ne olduğunu bile anlayamadan.

Bırakmak gerektiğinde ısrarcı olmamak en iyisi. Bitmesi gerekiyorsa bazı şeylerin, vazgeçiş mevsimi geldiyse direnmek niye? Belki de bazı düğümler çözülmemek için atılmıştır. Her şeyi çözebilecek, her esrarı açığa kavuşturabilecek kudretimiz olduğuna inanacak kadar ne zaman büyüttük egolarımızı? Her şeyin iyi olacağı ya da mutlu sona ulaşacağı inancımız saflığımızdan mı yoksa korkumuzdan mı? Oysa ki diyalektik bir düzende işleyen dünyada kötü olmadan iyinin, çirkin olmadan güzelin ya da yanlış olmadan doğrunun hiçbir anlamı olmadığını biliyordu zihinlerimiz. Yüzümüzü kendi iyiliğimize döndüğümüzden beri daha da yaşanmaz hale geldi dünya.

Düşündükçe anlıyorum ne kadar boş umutlar biriktirdiğimi. Biriktirdiğim onca boş umudun ardından ne çok acı çektiğimi. Sayamadığım kadar çok hayal kırıklığı yaşadığımı şimdi anlıyorum. Kalbimin alçıya alınmadık köşesi kalmamış meğer. Yaşayamadığım bunca kırık dökük hayali yeni yeni itiraf ediyorum kendime. Günah çıkarmak gibi adeta. Her itirafımda daha da hafifliyorum. Meğer ne çok ağırlık yüklemişim omuzlarıma, yüreğime, ruhuma. Belki de kumsalda yalınayak koşuşturan bir avare, karanlık kaldırımları arşınlayan bir divane ya da kendini bir bahar sabahı yeşilliklerin arasına bırakıp saatlerce kuşları ve kelebekleri izleyen bir biçare gibi yaşadığımı kabullenmenin zorluğundan kaçarak inkâr etmişim kendimi senelerce. Oysa bugün olduğu gibi dün de yalnızmışım. Yarın da yalnız olacağım belli ki. Sırtımı dayadım dediklerime sadece dayanak olmuşum. Kimse bana dayanak olmamış. Hep bir araç misali o hayattan bu hayata savrulmuşum. Kimse gerçekten sevmemiş beni. Kimse değer vermemiş yüreğime. Ne bir aşk filizlendirebilmişim sevdiğimin yüreğinde ne de bir dost olabilmişim kendi dost bildiklerime. O kadar yalnız, o kadar çaresiz ve o kadar bir başınaymışım ki şimdi ben bile acıyorum kendime.

Hiçbir zaman halay başı olamamışım kimse için. Kimseye beni kaybetme korkusu yaşatmamışım. Kimse bir dinleyenden öte bir yere koymamış beni. Kimsenin yüreğinde beş dakikalığına bile vazgeçilmez olmamışım. Hayatta kimse gerçekten sevmemiş beni. Meğer ben annemin rahminden çıktığım andan beri yapayalnızmışım. Alışık olmadığımdan ağır geliyor bu kadar “boş” biri olmak. Hazmedilmiyor kolay kolay. İşin kötü tarafı şimdi bir de yepyeni bir suçluluk duygusu ekledim hayal kırıklıkları zincirime. Ben kendime ne çok kötülük etmişim bilmeden. Bilmeden ne çok kötülüğe boyun eğmişim, kayıtsız kalmışım. Koca bir dünya dolusu insan ve karşılarındaysa tek başıma ben. Kimseyi suçlayacak tek bir tümce kuramıyorum. Bunca insan yanılıyor olamaz. Sorun kesinlikle bende. Benim yüzümden geçirdim bir ömrü boşa. Heba edilen hayatımın tek sorumlusu benim. İyi olduğumu düşündüğüm hiçbir zaman iyi değilmişim demek ki. Faydasız, gereksiz, acınası, zavallı biriymişim ben. Kendime bile faydam yokmuş ki.

Şekersiz kahvenin son yudumu gibiyim artık. Beklemekten balçıklaşan hislerimle insanların hayatlarına acı tatlar veren biriyim. Nasıl ki doğduğumda yalnız ağladım, öldüğümde de sadece ben ağlayacağım. Yokluğum, hiç kimsenin hayatında yaz aylarının sabah meltemi kadar bile etki yaratmayacak. Olmamla olmamam arasında hiçbir fark yok.

Bilinmeze açılan bir kapı gibiyim. İçeriye girenleri içinde kaybolacakları, kendilerini kaybedecekleri sonsuz bir hiçlik bekliyor sadece. Çöllerde bile vahalar varken bende dipsiz bir karanlıktan başka bir şey yok. Akbabalar didikliyor hayallerimi. Zihnimin hangi sokağına sapsam hep çıkmaz sokak. Plansız bir şehir gibi alt yapım çökmüş. Yıllardır kendime dair var sandığım her şey bir kurgudan ibaretmiş. Kâğıttan kuleler gibi dağılıyor geçmiş hayatım gözlerimin önünde. Şiddetli bir depremle sarsılıyorum ve ne sığınacak bir yerim var ne de böyle bir yeri arayacak cesaretim. Dedim ya, bomboş bir yalnızlık sahnesi benim hayatım. Her rolünü kendime oynattığım sahte bir gösteriden ibaret hayatım, ben, dünüm ve yarınım. Tekrarı kısırdöngüye bağlanmış bir senaryodur hayat. Değiştirdim deyip te asla değiştiremediğim. Hiçbir zaman hayal ettiğim rolü alamadığım ve seyircisi değişmeyen…

Ne kadar zormuş Yarabbi öldüren bir sessizliğin içinde sana çarpıp geri dönen kendi sesinden başka hiçbir şeye sahip olamamak. Konuşsam ağzıma kan doluyor, sussam sözcükler kulaklarımda çınlıyor. Ağlasam gözyaşlarım yok, gülsem kahkahalarımı çalmışlar. İçimde bana dair ne varsa aslında yokmuş. Gönlüm uzaydaki bir karadelik misali her şeyi ve herkesi silip süpürmüş içimden. Kendi dinginliğimde yalnızlığımla baş başa kendimle yüzleşirken konuşulacak biri olmanın asaletini taşımadığımı anladım. Kendime kendim kızıp kendi yaralarımı yine kendim sararken aldım o kekremsi yetimlik duygusunu. Bu hayatın hem öksüz hem de yetim bıraktığı ben, dermansız dizlerinin taşıyamadığı ağır bir bedenim sadece. Hayatı başkaları tarafından verilen; ama kullanma kılavuzu verilmeyen biriyim, tekim.
Ucu bucağı bilinmeyen bir çölde ya da uçsuz bucaksız okyanusun bilmem neresinde unutulmuş ve asla hatırlanmayacak biriyim. Sevgiye, huzura ve dürüstlüğe aç, yapayalnız, çaresizliğe itilmiş bir kişiyim. Ben, benim. Hiçtim, hiç olarak yaşadım ve zamanı geldiğinde bir hiç gibi öleceğim. Hayal kurma özgürlüğüm bile yok.

Resimlerde kaybolup giden gülüşlerime henüz yeterince yas tutamamışken gözyaşları ve hüzün gelip yerleşiverdi yüzüme. Sürekli parçalı bulutlu ya da sağanak yağışlı artık gökyüzüm. Güneş bile insanın içini ısıtan o pırıltılı ışıklarını esirger oldu benden. Oysa kimsenin bilmediği bir şey vardı ki o da içimde hala kahkahalar atabilen küçük bir kız çocuğu yaşattığımdı. İnsanlara bu kadar saf ve masumca yaklaşabilmem onu sayesindeydi. Herkesi kendim gibi sanmam, ilişkilerimi içten pazarlıklar üzerine kurmamam, kişilerin sözlerini sorgulamamam, yardım için kendimi parçalamam, kıskançlık ve haset bilmemem, gerçekten sevmem ve güvenmem hep bu hiç büyümeyen kız çocuğu sayesindeydi. Sarmaşıktan salıncağını bir çınar ağacının kalın dallarından birine kurmuş, gece gündüz sallanırdı. Çok az mutsuzluk hissederdim o zaman. Hep bir yol bulurdu beni umuda götürecek. İşte bu şen kahkahalı, temiz ve yürekli kız çocuğu ortadan kayboldu artık. Çınar ağacının kökünü kurtlar sardı, dalları kurudu ve hatta salıncağın kurulu olduğu o dal kırıldı. Gönlümün baharı, hazana döndü yüzünü. Çiçeklerim sarardı. Kuşlarım göç etti. Ruhum tıngır mıngır ilerleyen bir at arabasına koşulan at gözlüklü yaşlı atlar gibi artık. Cıvıl cıvıl, şen kahkahalı günlerimin sona ermesiyle kurudu içim. Gülüşüm de bu sebepten terk etti beni. Şimdilerde yalnız değil adeta yapayalnızım. İçimdeki çocuk tamamen küstü bana. Sesleniyorum; ama cevap vermiyor bir türlü.

Adına olgunlaşma dedikleri buysa eğer, bana kimse sormadı bunu isteyip istemediğimi. Dünyanın yükünü omuzlarıma almak istediğimi de nereden çıkardınız. Büyümek acılı, büyümek sancılı, büyümek yaralayıcı. Bilmediğime cesaret etmem için beni yüreklendiren o çocuk olmasa birçok şeyden bihaber tüketecektim ömrümü. Yasaklara beni sürükleyen de oydu. Bunca acıya gözü kapalı koşmama izin veren de; ama koşarken yaşadığım mutluluğu ömrümce hiç yaşamadığımı da kabul etmeliyim. Ayaklarımı böylesi yerden kesen anları hiç tatmamıştım. Bu nedenle sarsıcı oldu ya her şey. Bana özel ve herkesten farklı sandığım dünyam aslında herkesinki gibiymiş, anlayınca karardı dünyam. Büyü bozuldu. Mucize değildi artık hayat. Sıradan biriydim, herkes gibiydim. Kötü olan şuydu ki ben özel olduğumu sanar iken sıradanlaştım ve hatta belki de hiçleştim.

Güneş artık eskisi gibi aydınlatmıyordu dünyamı, karanlıklarda kaybolmuştum. Kendimden vazgeçmiş miydim yoksa vaz mı geçecektim bilmiyorum. İyi değildim sadece. Daralıp kendimi dış dünyaya çıkardım günlerdir çıkmadığım o karanlık odamdan. Bu kadar kırılgan olduğumu hiç bilmiyordum. İnadına yaşamak dedikleri şeyin inatla dik durmak olduğunu sanıyordum oysa. Meğer öyle değilmiş. Gözyaşlarımın akınıyla ıslanan yanaklarım yokuş aşağı inerken yüzümü üşütmüştü adeta. Çöp konteynırının yanındaki kediler bile bütün sevimliliğini yitirmişti. “Eskiler alırım, eskici!” diye ünleyen adamın sesi adeta beynimi tırmalamıştı. Günün, yerini karanlığa bıraktığı o loş saatlerde bütün dünyanın büyülü görüntüsüne karşı cehennemin en ücra köşesinde yanmaya terk edilmiş gibiydim.

Günlerden neydi? Ayın kaçıncı gününü tüketiyordum? Ve son olarak neredeydim? Bilincim yerine geldiğinde nerede olduğum hakkında en ufak bir fikre sahip değildim. Bilincimi ne kadar süreyle kapamıştım, neden kapamıştım, nasıl kapamıştım? Bir sürü soru üretebilirken hiçbir cevabım olmaması çok acıydı. Kırmızı kiremitlerin itinayla dizildiği; ama henüz sıvasının atılmadığı inşaat halindeki bir odadaydım. Hoş bir esinti hissediyordum, çünkü kapısı ve penceresi de yoktu. Yerde oturmuş, duvara yasladığım sırtıma kadar çektiğim dizlerime sarılmış, karşı duvara bakarken kendime gelmiştim. Yetmiyordu hiçbir sağanak yüreğimdeki fırtınayı dindirmeye. Kusurlu cennetimde kapana kısılmış duygularımın yasını tutuyordum. Göz bebeklerim hayatla bağını azaltırcasına ufalıyordu iri gözlerimin içinde. Ellerim, boşlukta sallanan ahtapot kolları gibi vücudumun iki yanından aşağı sarkıyordu. Bir umuttu tek isteğim; ama yazık ki limanı çoktan terk etmişti umut gemileri. Yavaşça ayağa kalkıp pencereye doğru yürüdüğümde yüksekte olduğumun farkına vardım. Sanırım oldukça yüksek bir bina inşaatının bilmem kaçıncı katındaydım. Yanaklarım ıslaktı, ağlamıştım. Aşağı baktığımda bir an dehşete kapıldım. Kendimi bilmez halde burayı nerden bulup da bu kata çıkmıştım? Buraya tırmanırken bir amacım var mıydı? Bana zul gelen hayatımı sonlandırmaya mı karar vermişti bilinç altım acaba? Bu kadar kendimden geçmem çok sıkıntılı bir durumdu. Başıma neler geldi ya da neler gelebilirdi hiç bilmiyordum. Buz kesmiş bir korku hissettim bedenimde. Kendimden mi korkmuştum yoksa ölmekten mi, onu da bilmiyordum.

Hızla terk ettiğim o inşaatı daha sonra bulmayı çok denedim, ama bulamadım. Bir hışımla merdivenlerden inip nerde olduğumu bilmediğim halde elimle koymuş gibi eve dönüverdim. Bu da bir başka gariplikti o güne dair. Rüya mı görmüştüm yani. Olamazdı. Ne kadar gerçekmiş gibi gelse de rüyalar, ben o tuğladan duvarı, vücuduma çarpan esintiyi, gözyaşlarımın ıslaklığını ve o eskicinin kulak tırmalayan sesini yaşamıştım. Belki de bilincim bana oyun oynamıştı. Belki de bütün o yaşadıklarımın bilinçaltımda sahnelenmişti. Bu sırrı hiçbir zaman çözemedim; ama kendimden de çok korktum. Artık normal hayata dönmeyi düşünmeye başlama zamanım gelmişti galiba. Tüm acılarına ve haksızlıklarına rağmen yaşamam gerekiyordu, çünkü benden bağımsız bir şekilde akıp giden bir hayat vardı ne yazık ki…

İnsanlara güvenmeden, dostluklar kurmadan, onlar gibi çıkarlarım için sürekli değişmeden bu dünyada var olabilmemin yolu var mıydı? Herkes kötü olamazdı. Mutlaka bir yolu olmalıydı. Bulmam gereken buydu işte. Anladım ki gönlünü boş yere yormamalı insan. Bedeni de yorulduğunda kaderine kim eşlik edecek ki ondan başka…

Bedensel ağrılar diniveriyor ufacık haplarla. Peki ya kalbimizdeki yorgunluğun bir ilacı var mı? Ruhumuzdaki çatlakları giderecek bir krem bulunur mu? Benliğimizdeki yaraları iz bırakmadan geçiren bir merhem bulanınız oldu mu? O zaman bana göre yorgunluğu içinden gelen, içi dışından çok daha yorgun olan insanlara da “gazi” sıfatı verilmeli. Sonuç olarak biz de ekmek kavgasında, yaşam savaşında aldık bu onulmaz yaraları…
Kırıldıkça yıpranır duygular ve duygular yıprandıkça eksilir insan. Eksiğiz işte biz de, hepsi bu… 7/10/2018

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları