Homo Digitalis – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______16 Nisan 2012_______

Homo Digitalis

İskender Öksüz
Paylaş:

Son Yüksek Öğretime Geçiş Sınavı’nın Türkçe sorularının paragrafları uzunmuş! Yer yerinden oynuyor: “Paragraf sorularının uzunluğu sosyal paylaşım sitesi Twitter’da da günün konusu oldu. Kitap okumayan zorlandı… Bu öğrenciler için kötü bir şey. Daha, doğrusu kitap okumayan nesil için kötü bir durum. Sorular zorladı çünkü. Aslında ÖSYM bu sistem ile kitap okumayı teşvik ediyor. Paragraf soruları uzayacak. Seneye de sorular uzayabilir. Bilgisayar nesli için paragraf soruları zorlaşacak demektir.”

Espri de yapmışlar:

“Yılın roman ödülü YGS soru kitapçığına.

“O sorular 500 sayfalık psikoloji romanına denkti…”

Okumadıkları, esprilerden de belli oluyor…

*  *  *

Daha 1980’lerde, Nokia şirketi olan bitenin farkına vardı. Cep telefonu ile kısa mesaj atma işini yetişkinler değil, daha ziyade 13-15 yaş arasındaki çocuklar yapıyordu. Anne-babalar, bırakın mesaj yazmayı, gelen mesajı okumakta zorlanırken, onlar, yıldırım hızıyla tuşları tık-tıklıyordu. Yetişkinlere cep kullanmayı da bu çocukların öğrettiği ortaya çıkınca şirket bu yaş grubunu hedefe koydu. Odak grupları kurdu, anketler yaptı. Sorular arasında, “5-10 yaş arası da cep telefonu kullanabilir mi?” vardı. Abla ve ağabeyler, olumsuz cevap verdiler, “Hayır, onlar çok küçük…” Fakat doğru tahmin edememişlerdi, okuma-yazmayı okula gitmeden bilgisayar başında öğrenen, büyük kardeşine internette site bulmayı gösteren çocuklar türedi birden… Bir arkadaşım, küçücük kızının klavyeyi, bilgisayar masasının altındaki yerinden çıkarmadan çatır çatır yazdığını fark etmiş. Çocuk, kendi kendine on parmak yazmayı keşfetmişti!

Şimdi disket de kalmadı

YÖK üniversitelerde “Temel Bilgisayar Teknolojileri Kullanımı” dersini mecbur tuttu. Alanı ne olursa olsun, bütün fakültelere… Hedef, henüz sayısal teknolojiye maruz kalmamış gençlere klavye, ara-yüz,  yazı yazma, tablolama gibi temel becerileri kazandırmaktı. Bunları zaten bilen grubu da gereksiz yere meşgul etmemek için, bu derse bir de muafiyet sınavı kondu ve sınavı geçen dersi almadı. Bilgisayar başına – daha doğrusu kart delme makinesi başına- 1966 yılında oturmuş bir dinozor olarak bu dersi yıllar boyu verdim. 2000’li yılların başında dersin laboratuarı bir âlemdi. Bilgisayarı bozmaktan korkanlar, “hocam bu klavyede K harfi yok” diyenler… Bir disketi sürücüye yanlış sokmanın yedi yolu olabileceğini o laboratuarlarda öğrendim. (Sahi şimdi disket de kalmadı galiba.)

Hocalar utanmasın diye

Nokia’nın edindiği bilgilerden haberim vardı ve sorardım, “Küçük kardeşiniz var mı? O bu işleri biliyor mu?” ve her yıl, küçük kardeşi olanlardan “Evet biliyor” cevabını alıyordum. Sonra o küçük kardeşler büyüyüp üniversiteye geldiler… Ve dersin anlamı kalmadı. Bırakın disketi, klavyeyi, şimdi sıkıntımız, birkaç saniye başka tarafa bakınca başlayan klavye çatırtısının haber verdiği “çet” tehlikesiydi. Dersi dinlesinler diye ekranları kapattırmak gibi tuhaf tedbirler almaya başladık. YÖK çabuk davrandı ve dersin içeriğini değiştirdi. Artık İnternet âdabı (“âdap” yabancı kelime olduğu için “etik” diyorduk) ve arama teknikleri öğretecektik. Biz mi onlara, onlar mı bize? Bu sorunun cevabını alamadan YÖK bir değişiklik daha yaptı ve -belki hocalar mahcup düşmesin diye- dersi zorunlu olmaktan çıkardı.

Bir ders üzerinde verdiğim örnekler, onlarca yıl içinde değil, son beş yıl içinde meydana geldi. YÖK’ün bu kadar sık değişiklik yapması hesapsızlıktan değildir. İnsan malzememizde beş yıl içinde meydana gelen hızlı değişmedendir ve YÖK her seferinde haklıdır. Hatta belki bir-iki yıl geriden gelmiştir.

Bu olup biten son birkaç yılın nostaljisini yapan bir hoş hikâyeden ibaret değildir. Meydana gelen değişiklik sadece “çet”, telefon ve bilgisayar bilgisiyle ilgili de değildir. Bir yazar, Mark Perensky, on yıl önce değişikliğin boyutunu fark etti ve “Sayısal yerliler ve muhacirler” ve “Gerçekten bizden farklı mı düşünüyorlar?” başlıklı iki makale yazdı. Bugün artık üniversiteden mezun olmaya başlayan o “küçük kardeşler”, âdeta yeni bir insan türünün, “homo digitalis”in öncüleridir. Bilgisayar ve cep telefonunun bir toplumda yayılması, “Sayısal uçurum” denilen bir bölünmeye yol açıyor.

Perensky, küçük yaştan itibaren cep telefonu, kısa mesaj, bilgisayar ile haşır neşir olmuş nesle “yerliler” diyor. Onlardan büyüklere de “muhacirler”. Muhacirler ne kadar gayret gösterirlerse göstersinler yerlilerin dilini onlar kadar akıcı konuşamazlar. Mutlaka aksanları vardır. Meselâ diyor, elektronik postayı bilgisayardan okumayıp çıktısını almak veya daha beteri, sekretere çıktı aldırmak. Bir yazıyı düzeltirken basılı nüsha üzerinden düzeltmek. Benim başımdan geçen bir olay, bir Alman bakandan e-posta adresini istediğimde, dönüp özel kalemine, “benim e-posta adresim neydi” diye sormasıydı! Bütün bunlar, yerli dili sonradan öğrenen muhacirlerin aksan problemleri. Perensky bir sonraki makalesinde biraz daha şaşırtıcı bir soru soruyordu: Bunların beyinleri farklı mı?

Yabancı dil öğreniminden bildiğimiz bir gerçek var. Ergenlikten sonra dil öğrenimi daha yavaş ve zordur. Bunun farkındayız. Daha az farkında olduğumuz, ergenlikten sonra bazı yeni seslerin öğrenilememesi, hatta duyulmaması. Bir Türk’ün W sesini duyması çok zordur. Ha ve Ayın sesini de.  Tabiatıyla, duymadığı sesi telaffuz etmesi de… Bir Arap ise V’yi, P’yi, Ç’yi ne duyar, ne de telaffuz edebilir. Türkistan’dan Arap ülkelerine gelen “çevirme”yi “şawarma”, “çay”ı “şay” yapmalarının sebebi budur. Arabistan’daki öğrencilerimin kurşunun sembolü olan Pb’ye “Be-be” demelerine önce şaşmıştım. Bir yıl İngilizce eğitimi görüp sınıfta bol bol “P” egzersizi yaptıktan sonra, ikinci sınıfta bu defa kurşuna “Pe-pe” demeye başlamışlardı. Tıpkı bizim yalancı-entelektüellerin “Harward” yazması gibi! Eh ben de altı yıl o ülkede kaldım ama doğru dürüst “bir çay”, yani, “wahid şay” diyemedim (O ha bizim he değildi ki!).

Beyih plastisitesi de yaşken eğilir mi?

İlgi çekici nokta, aynı mekanizmanın sayısal teknolojilerde de geçerli olması… Cep telefonu ve bilgisayar Türkiye’de 1990’dan sonra yayılmaya başladı. İnternet 2000’den sonra. Şimdi nesillerin bu tarihlerde kaç yaşında bulunduklarını bir hesaplayın. Ergenlik bitmeden bunların hepsine maruz kalanlar şimdi 30 yaş civarında. Tesadüf bu ya, bu yaş, Türkiye’nin nüfus piramidinin de en şişkin kuşağını teşkil ediyor. İşte bu yüzdendir ki Facebook, MSN gibi sosyal ortamlarda Türkler, dünyada ilk üç veya dörde giriyor.

Kırk yaşından büyükler, muhacirlerdir kesin. Homo digitalisin dilini ya hiç bilmezler yahut ağır bir aksanla konuşurlar.

Ağacın yaşken eğilmesine şimdi beyin plastisitesi deniyormuş. Bizim W, İngilizin Ü, Arabın P sesini duymamaklığı, her birinin beyninin yaş ilerledikçe farklı şekillenmesindendir. Ergenlik yaşı geçilirken artık beynin dil devreleri yerlerine lehimleniyor, plastisite azalıyor ve yeni ses öğrenmek zorlaşıyor. Yalnız seslerde değil, düşünmede, dikkatin yoğunlaşmasında veya yoğunlaşamamasında, aynı anda birkaç iş yapmada veya yapamamakta da ilk gençlikte kazanılan ve kaybedilen becerilerin rolü var. Televizyon, hatta müzik açıkken çalışmaya, yazmaya benim aklım ermez.  Ama öyle çalışıp anlayan veya anladığını zanneden birçok genç tanıyorum.

Perensky, yukarıda bahsettiğim makalesinde ünlü Baylor Tıp Koleji’nden Dr. Bruce D. Perry’nin şu tesbitini aktarıyor: “Farklı tecrübeler farklı beyin yapılarına yol açar”. Sonra devam etmiş, “Çok mümkündür ki öğrencilerimizin beyinleri içinde büyüdükleri şartların sonucunda fizikî olarak değişti ve bizimkilerden farklılaştı.”

2000 yılı civarında üniversiteden yeni mezun olmuş bir Amerikan genci hayatı boyunca toplam 5 bin saat okumuş, 10 bin saat bilgisayar oyunu oynamış, 20 bin saat televizyon seyretmişti. Bugünün istatistiklerini, özellikle üniversiteye giren veya mezun olan bir Türk gencinin istatistiklerini merak ediyorum. Tahminim, okuma saatlerinin 5 binin epey altına gerilediği, bilgisayar oyununun en az ikiye katlandığıdır. Baksanıza, ÖSYM kitapçığı “psikoloji romanı” addediliyor! Bu nesil en çok 140 karakter alabilen Twitter mesajlarına edebiyat gözüyle bakmaktadır. Merak ediyorum, son zamanların moda hastalığı “hiperaktivite”, veya diğer adıyla “dikkat eksikliği sendromu (ADD)” acaba bir hastalık mı, yoksa homo digitalisin tabiî beyin yapısı mı?

Büyük bir evrimin içinde bulunduğumuz söyleniyor. Homo Sapiens’ten Homa Digitalis’e. Bundan şöyle elli, hatta yirmi yıl önce “ne güzel” derdik, “işte devir değişiyor, insanlar gelişiyor.” Fakat şimdi hoş olmayan gerçekler öğrendik. Her değişim daha iyiye doğru değilmiş. Evrim tek ray üzerinde her an daha “gelişmiş”e gitmiyor. Kötülükleri engelleyip iyilikleri yaymıyor. Sizin değer hükümleriniz evrimin umurunda değil. O sadece mevcut şartlara daha iyi uyma yönünde ilerliyor, daha iyiye doğru değil.

“Sayısal Bölünme” kitabının editörü, Mark Bauerlein 2008’de yayınlanan bir kitabının başlığında bir hüküm vermiş bile: “En aptal nesil” Alt başlık da şöyle: “Sayısal çağ genç Amerikanları nasıl aptallaştırıyor ve geleceğimizi nasıl tehlikeye atıyor”.

Yukarıda saydıklarım, homo digitalis’in hemen göze çarpan özellikleriydi. Ancak daha dikkatli bir bakış, düşünme tarzlarında da çarpıcı farklılıkları ortaya çıkarıyor. Gerçeklerin kıymeti, “doğru veya yanlış” olmalarından ibaret. Bilim, sanat birer soru gibi ve hepsinin dört yanlış, bir doğru cevabı var. Beethoven 9. senfoniyi dört yanlış şekilde besteleyebilirdi; bu kadar meşhur olduğuna göre belli ki doğru şeklini keşfetmiş. Öğrenmek, kalıpları öğrenmekten ibaret. Sentez diye bir şey yok. Dolayısıyla yazmaları mümkün değil. Yazacakları ister bir paragraf, ister bir bilgisayar programı olsun. Yazmak çok güç. Cümlelerin, ifadelerin bir tek doğru şekli var! O klişeyi yakalarlarsa, asla bırakmıyorlar. “Klişe”nin kötü bir şey olduğunu bilmiyorlar. Meselâ “en hakikî mürşit ilimdir” sözünü biliyorlar ama bu bir kalıptan ibaret, ne dendiğini anlamak gerekmiyor. Toplamı her yarıyıl 200 kişiye ulaşan üniversite sınıflarımda “mürşit”in anlamını bilen bir kişi çıkmadı.

‘Itri’ nasıl çoktan seçmeli hale gelir

Halbuki daha 1960’larda en prestijli okul, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin giriş imtihanında her birinin cevabı sayfalar süren dört soru sorulurdu. Gidiş yolunuz doğruysa notunuz yükselebilirdi! Bundan “test”e geçiş, homo digitalisin ilk adımlarından biridir.

Bir zamanın tehcir edilen kızıl derili reisi soruyordu: Toprak nasıl mal olur? Suların şırıltısını, rüzgârın sesini, güneşin sıcaklığını nasıl satabilirsiniz?

İngilizlerin, Fransızların gelişiyle o yerli de öz vatanında “muhacir” olmuştu. Beyaz adam da lisanı öğrenilemeyen “yerli”.

Sorma sırası bizde: Itrî’yi, Yahya Kemal’i, mübarek Rumeli’nin kaybını, Millî Mücadele’yi nasıl çoktan seçmeli hale getirebilirsiniz?

 

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları