İnsan türünün kısa bir tarihi: “SAPIENS” – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______16 Kasım 2018_______

İnsan türünün kısa bir tarihi: “SAPIENS”

Aziz Bozatlı
Paylaş:
Sapiens
İnsanın 70 bin yıllık yolculuğu

Bu yazıda tarihçi Yuval Noah Harari’nin kaleme aldığı “Sapiens”i esas alarak insanlık tarihinde bir gezinti yapacağız. 30’dan fazla dile çevrilmiş bu eseri popüler yapan özellik; tarihle bilimi 70 bin yıllık bir zaman dilimi içinde birlikte işlemesi yanında, kitabın tercüme edildiği ülkeye göre yazarı tarafından özel değişiklikler yapılarak, o ülkeden ve yakın coğrafyadan örnekler verilmesidir. Ben de özellikle bizimle ve yakın coğrafyamızla ilgili tespitlere ağırlık vereceğim

Kitabı ilginç kılan bir başka özelliği ise, kabul görmüş birçok doktrini alt üst ederek, bildiğimiz kavramlara ve yaşadığımız tarihi olaylara değişik bir açıdan bakmasıdır.

Yazara göre; “Yaklaşık 13,5 milyar yıl önce Big Bang denilen şeyle madde, enerji, zaman ve uzay ortaya çıktı. Evrenimizin bu temel özelliklerinin hikâyesine; ‘Fizik’ diyoruz. Daha sonra madde, enerji ve atom denen karmaşık yapılar ortaya çıktı. Bunlar birleşerek molekülleri oluşturdu. Atomların, moleküllerin ve aralarındaki etkileşimin hikâyesine; ‘Kimya’ diyoruz. Yaklaşık 3,8 milyar yıl önce dünyamızda bazı moleküller organizmalar oluşturdular. Organizmaların hikâyesine; ‘biyoloji’ diyoruz.”

Görüldüğü gibi yazar dünyamızın oluşumu hakkında kutsal kitaplardan farklı düşünmektedir. İnsanın yaratılışı hakkında da “Evrim kuralları”nın geçerli olduğunu, yeryüzündeki tüm canlıların günümüzdeki halde yaratılmadıklarını, evrim kuralları çerçevesinde “evrimleşerek” bu güne ulaştıklarını kabul etmektedir.

Ortak bir atadan evrimleşen türlere “cins” ve birbiri ile çiftleşip üretken yavrular yapan gruplara ise “tür” denir. İnsanlar yaklaşık 2,5 milyon yıl önce Doğu Afrika’da yaşayan “güney maymunu” anlamına gelen Australopithecus adı verilen bir maymundan evrimleşti. Biz “homo” (insan) cinsinin “sapiens” (zeki) türüyüz

Yazara göre insanlık tarihinin akışını üç önemli devrim şekillendirdi;

  1. 70 bin yıl önce başlayan “bilişsel devrim”,
  2. 12 bin yıl önceki “tarım devrimi”,
  3. 500 yıl önce başlayan “bilimsel devrim

Kısaca ifade etmek gerekirse, bu üç devrimin insanları ve organizmaları nasıl etkilediği, kitabın ana temasını oluşturmaktadır. Kitap, birçok ara başlık kullanmıştır ama ben, bu ara başlıklarda işlenen önemli konuları bu üç devrimin çerçevesi içine oturtarak anlatmaya çalışacağım.

1- Bilişsel Devrim

Her hayvan türünün kendi arasında bir iletişim dili vardır. Basitçe tehlikeyi haber veren, gıdaya ulaşmayı sağlayan bir dil. 150 bin yıl önce Doğu Afrika, bizim gibi görünen sapienslerle doluydu. 70 bin yıl önce ise sapiens kendi dilini oluşturdu ki buna “Bilişsel devrim” deniyor. İşte bu bilişsel devrim, 70 bin yıl önce sapiensin Doğu Afrika’dan çıkarak Arap yarımadası ve Ortadoğu’ya gelmelerini ve oradan da tüm dünyaya yayılmalarını sağlamıştır. Bilişsel devrim öncesinden başlayarak tarım devrimine kadar geçen sürede sapiens “avcı-toplayıcı” bir toplum olarak yaşamıştır.

Avcı-Toplayıcı Toplum

Avcı-toplayıcıların yiyecekleri çeşitli idi, bu onları açlıktan ve yetersiz beslenmeden koruyordu. Açlık sıkıntısını kendilerinden sonra gelen çiftçilerden daha az çektiler. Daha sağlıklı ve uzun boylu idiler. Çiftçiler buğday, patates veya pirinçle beslenirdi. Bunlar besleyiciliği zayıf gıdalardı. Kuraklık, yangın ve deprem çiftçileri aç bırakırdı. Avcılar böyle felaketlerde daha güvende idiler, yer değiştirerek felaketleri ucuz atlatırlardı.

Sapiens Afrika, Asya bölgesinden çıkarak, 45 bin yıl kadar önce Avustralya’yı yerleşime açtı. İşgalciler. birkaç bin yıl içinde 50 kg’dan ağır 24 keseliden 23 ünü yok ettiler. Benzer şekilde sapiens Kuzey Amerika’ya ulaşınca da mamutlar’ın nesli tükendi. Bunlar sapiensin ekolojik bir seri katil olduğunun göstergeleridir.

2-Tarım Devrimi

Tarıma geçiş “Bereketli Hilâl”de (Lübnan-Hatay-Urfa- Mardin-Bağdat-Basra hattının oluşturduğu hilâl) MÖ 9500-8500 de oldu. Buğday ve keçi M.Ö.9000 lerde, bezelye, mercimek M.Ö.8000 de, zeytin M.Ö.5000 de, at M.Ö. 4000 de, üzüm M.Ö. 3500 civarında evcilleştirildi. (Kitapta hem hayvanlar ve hem de bitkiler için evcilleştirme terimi kullanılıyor, ancak bitkiler için ‘kültüre alınma’ terimi daha uygundur. A.B)

Günümüzde kalorimizin %90’ını MÖ 9500-3500 arasında evcilleştirilen bitkilerden elde ediyoruz.

Yazar, tarım devrimine buğdayın gözünden bakarak yazar şu tespitleri yapıyor:

“Ortadoğu’ya sıkışmış bir ot, tüm dünyaya yayıldı. Buğday diğer bitkileri sevmediği için insanlar kavurucu sıcakta buğdayın suyuna ortak olan diğer otları yok etmek için çalıştılar. Çitçiler onu çekirge sürülerine ve diğer organizmalara karşı korumaya çalıştılar. Evlerini buğday tarlaları yakınına kurmak zorunda kaldılar. Aslında insan buğdayı değil, buğday insanı evcilleştirmişti. Kaçma şansları da yoktu, oldukları yerde kalıp savaşmak zorundaydılar”

Yazar’a göre tarım devrimi aşağıdaki nedenlerle tarihteki en tartışmalı olaydır; Sapiensin doğayla uyumlu yaşamayı terk edip açgözlülükle ona hükmetmeye ve yabancılaşmaya başlamasının dönüm noktasıdır. Nüfus patlaması burada başlamıştır. Avcıyı köylü yaparak evine bağlamış ve onu bencilleştirerek psikolojisini değiştirmiştir. Tarım devrimiyle hayatın hızı, on-yirmi kat artmıştır. Tarım devrimi ‘gelecek’ kavramını çok önemli hale getirmiştir.

Yazar, tarım devrimi içinde oluşan aşağıdaki bazı kavramları da işlemiştir, kısaca değinelim;

Kültürler

İnsanlar doğumdan itibaren belli bir biçimde düşünmeye, belli standartlara uymaya alıştırılırlar. Böylece milyonlarca yabancının etkili bir şekilde işbirliği yapmasını sağlayan yapay içgüdüler oluşur ki bu yapay içgüdüler ağına “Kültür” diyoruz. Kültürler çevre koşullarındaki değişiklikler ve komşu kültürlerle etkileşim sonucu veya kendi iç dinamikleri sonucu değişip dönüşebilir. Küçük ve basit kültürler birleşerek “mega kültürler”i oluşturdular.

Çok sayıda küçük kültürden az sayıda büyük kültüre ve en sonunda tek küresel topluma geçiş, muhtemelen insanlık tarihinin dinamiklerinin kaçınılmaz bir sonucudur.

Tüm insan kültürleri, en azından kısmen imparatorlukların ve emperyal medeniyetlerin mirasçısıdır. İngilizler Hindistan’ı sömürdü ve aşağıladı ancak, buna rağmen pek çok Hintli, kendi kaderini tayin hakkı, insan hakları,  gibi batılı fikirleri hevesle benimsedi. Her şeye rağmen modern Hindistan İngiliz İmparatorluğunun bir çocuğudur. Hint yargı siteminin temeli İngilizlerce atılmıştır. Demiryolu ağını İngilizler kurmuştur. İngilizce ortak bir dildir.

Otantik bir kültür kalmamıştır. Son yüzyılda neredeyse tüm kültürler küresel bir taşkın sonucunda tanınmayacak ölçüde değişmiştir.

İmparatorluklar

Tarım toplumuyla birlikte ortaya çıkan yöneticiler ve seçkinler, köylülerin ürettiği gıda ile beslenip, onları da güçlükle ayakta kalabildikleri bir yaşama mahkûm ettiler. El konan bu yiyecekler siyaseti, sanatı, savaşları ve felsefeyi canlandırdı. Saraylar, tapınaklar, kaleler, anıtlar inşa edildi. Bu bağlamda;

İlk İmparatorluk Büyük Sargon’un M.Ö. 2250’de kurduğu Akad İmparatorluğudur. Daha sonra kurulan Asur, Babil ve Hitit kralları Sargon’u rol model olarak aldılar. Bunları MÖ 550’de Büyük Cyrus(kiros)’un Pers imparatorluğu takip etti. Kiros Babil’de sürgünde bulunan Yahudileri Kudüs’teki anavatanlarına göndererek tapınaklarını yapmalarına izin verdi.

Kiros’un emperyal vizyonu, Perslerden Büyük İskender’e, Oradan Roma krallarına, Bizans’a, Abbasi, Emevi, Memlük ve Osmanlı Halifelerine, İngilizlere, Fransızlara, Sovyetlere ve ABD’ye geçti.

3-Bilimsel Devrim     

1500 yılında bilim ve teknoloji bir birinden tamamen ayrı alanlardı. Francis Bacon 1620 de “bilgi güçtür” dedi. Bilginin doğru olup olmadığının değil, bizi güçlendirip güçlendirmediğinin önemli olduğunu ve bilgi için asıl testin kullanışlılığı olduğunu söyledi. Yazar, Bacon’ın bu sözleri söylediği günümüzden 500 yıl öncesini yukarıda bahsedilen üçüncü önemli devrim olan “Bilimsel Devrim”in başlangıcı olarak kabul etmektedir.

“Bilimsel devrim” bilgi değil, cehalet devrimidir. Bilmediklerimizin keşfedilmesidir. Bilimsel devrim öncesindeki, İslam, Hıristiyanlık, Budizm, Konfüçyüslük gibi bilgi gelenekleri, dünya ile ilgili her şeyin bilindiğini iddia ederler. Büyük tanrılar, akil insanlar her şeyi kapsayan bilgeliğe sahiptirler. Din adamlarının bize söylemediği veya kutsal kitaplarda yer almayan hiçbir bilgi önemli değildi. Doğanın sırlarının insanlar tarafından keşfedilebileceği düşünülmezdi.

Bilimsel devrimle gelen modern bilim, şu üç konuda kendisinden önceki tüm geleneklerden ayrılır:

  • Cehaleti kabullenir (Şu ana kadar bildiklerimizin yanlışlanabileceğini kabul eder)
  • Yeni bilgilere ulaşmayı hedefler
  • Teoriler üretmekle yetinmez, bu teorileri yeni teknolojiler geliştirmek için kullanır.

Bilimsel devrim içinde 18’nci yüzyılın sonlarında “sanayi devrimi” gerçekleşti. Bu devrimle bilim, sanayi ve askeri teknoloji birbirine bağlandı.

Sanayi devrimi aslında ikinci tarım devrimidir. Çünkü sanayi devrimi ile tarım hızla sanayileşti. Traktör, gübre, ilaçlama, uçakların kullanımı… vs. Eğer tarım sanayileşmese idi fabrikalarda çalışacak işçi bulunamazdı.

Tarım toplumunda saatin kaç olduğu veya hangi yılda oldukları insanları ilgilendirmiyordu. Sanayi devrimi zaman çizelgesini ve üretim bandını neredeyse tüm insan faaliyetleri için geçerli şablon haline getirdi.

Temelde sanayi devrimi enerjiyi dönüştürme devrimidir. Isı, su enerjisini elektrik enerjisine dönüştürmüş, petrolü içten yanmalı motorda kullanmıştır. Dünyada bu gün de enerji sıkıntısı yoktur. Tek sorun var olanı dönüştürmektir. Dünyadaki tüm insan faaliyetleri ve sanayi, enerji olarak yıllık 500 hegzajul enerji kullanır. Bu da dünyamızın güneşten 90 dakikada elde ettiği enerjiye karşılıktır. Bundan başka etrafımızda yerçekimi enerjisi vardır. (Med-cezir bunun bir tezahürüdür)

Bilimle İmparatorluğun Evliliği

Bu başlık altında işlenen bilim ve imparatorluklar ilişkisi, kitabın bizim için en önemli bölümüdür. Zira bizim “Tanzimat”tan günümüze kadar tartıştığımız Batılılaşmamıza da ışık tutacak tespitler ve anekdotlar içermektedir. Aşağıda yazarın değindiklerinden özetleyerek küçük bir demet sunacağım:

İngiltere Venüs’ün güneş ile dünya arasından 1761-69 arasında geçeceği hesaplanmıştı. Bu olayı gözlemek üzere Gökbilimci Charles Green, 1768 de Tahiti’ye gönderilirken yanına botanikçiler, onların bulduklarını resimleyecek ressamlar ve farklı alanlarda 8 bilim adamını da kaptan James Cook’a emanet edilmişti.

O zamana kadar denizciler yetersiz tahılla beslendiği için iskorbüt hastalığına yakalanıyorlardı. (depresif oluyorlar, dişetleri iltihaplanıyor, uyuşuyorlar, yumuşak dokuları kanıyordu) Gemilere lahana turşusu kondu ve her gidilen limanda bol meyve-sebze yenmesi tavsiye edildi, böylece iskorbüt hastalığı yenildi. İskorbüte çare bulunması, İngiltere’nin denizlerdeki hâkimiyetinin önemli nedenidir. Cook’un zaferinden önce İngiltere, Akdeniz’in geri kalmış bir arka bahçesi iken, bundan sonra denizler hâkimi oldu.

Modern dönemin başlangıcı (1500’lü yıllar), Osmanlı, Safeviler, Babür imparatorluğu Çindeki Ming ve Qing hanedanları için altın çağdı. 1500-1750 arasında Batı Avrupa okyanusların efendisi haline geldi.

Zaman geçtikçe bilginin ve toprağın fethi birbirine daha sıkı bağlandı. Avrupa’dan yola çıkan her askeri seferde bilim insanları bulunuyordu. Bu konudaki sayısız örnekten üçünü verelim:

Napolyon 1798’de Mısır’a giderken yanında 165 bilim insanı götürdü. keşfettikleri diğer şeylere ek olarak Eygiyptoloji (Mısır bilimi) adında bir disiplin geliştirdiler.

1831’de İngiltere HMS Beagle adlı gemiyi Falkland ve Galapagos adalarının haritasını çıkarmak için yolladı. Geminin kaptanı amatör bir bilim insanıydı. Yolda karşılaşabilecekleri jeolojik oluşumları tespit etmek için gemiye bir jeolog çağırdı. Jeolog öneriyi reddedince, 22 yaşındaki yeni mezun Darwin’i çağırdı. Anglikan papazı olarak eğitim alan Darwin, İncil’den ziyade jeolojiye merak duyuyordu ve bu fırsata atladı. Gerisi malum.

İngilizler Hindistan’a geldikten sonra 10 Nisan 1802’de Büyük Hindistan incelemesi başlattılar ve 60 yıl sürdü. Altın madenlerini incelediler, örümcekleri, kelebekleri katalogladılar, yok olmuş Hint dillerini araştırdılar, kazılar yaptılar. Hiçbir Hintlinin farkında olmadığı Hint medeniyeti ortaya çıkarıldı. Çivi yazısını deşifre ettiler.

Bilimle Avrupa emperyalizmi iç içe geçmiştir. Bitki arayan botanikçi, koloni arayan denizci subay ile hastalığa çare arayan doktor aynı zihniyeti taşıyorlardı ve cehaletlerinin farkında olarak işe koyuluyorlardı.

Tabii ki her şey toz-pembe değildi. Gidilen yerlerde bazı katliamların yapıldığına da kitapta kısa da olsa değinilmiştir.

1945’ten sonra uluslararası şiddet en düşük seviyeye indi. İmparatorluklar sömürgelerini büyük çapta kendi istekleriyle terk edip adeta emekliliğe geçer gibi yumuşak geçiş yaptılar. Nihayet 1989’da Sovyetler de dağıldı.

Doğu ve Batı İmparatorlukları Farkı

Yazar Avrupalıların uzak ülkeleri fethederken doğu imparatorluklarının neden geri kaldığını anlatarak, Batının bilim-kapitalizm-askerlik bağını çok iyi organize ettiğine değinir.

Batılıların fethettiği ülkelere önce tüccarları gitmiştir. Ticaret gemilerine bilim adamları ve gerektiğinde de askerler alarak gemileri silahlarla donatmışlardır.

Hollanda’nın VOC şirketi Endonezya’yı, Fransızların Mississipi şirketi Amerika’daki New Orleans’ı, İngiltere’nin BEIC şirketi Hindistan’ı fethettikten sonra uzun süreler yönettiler ve yönetimleri daha sonra kendi devletlerine teslim ettiler. Bu devir işlemi kapitalizmle İmparatorluklar arasındaki ilişkileri zedelemedi. O tarihten itibaren yönetimler büyük sermayenin çıkarları için çabaladı. Bu bağlamda yazarın verdiği örneklerden üçünü vereceğim:

Birincisi, İngiltere’nin afyon tüccarlarının çıkarlarını korumak için 1840’ta Çin’e savaş açmasıdır. İkincisi, 1881’de Mısırlı milliyetçiler ayaklanınca, İngiltere’nin asker göndererek Mısır’ı 1939’a kadar sömürgesi yapmasıdır. Üçüncü örneğimiz ise bizim tarihimizle özel bir yeri olan “Navarin Baskını”dır.

Bilindiği gibi 1821’de Yunanlılar Osmanlı’ya karşı ayaklandı. Bu hareket İngiltere’de sempati topladı. Hatta şair Lord Byron isyancılara destek için Yunanistan’a geldi ve savaştı. Londralı finansçılar “Yunan isyanı senetleri” çıkardılar. Eğer bağımsızlık kazanılırsa Yunanlılar bu senetler ve faizlerini ödeyecekti. Senetlerin borsa değeri Yunanlıların başarılarına göre inip, çıktı. Türklerin isyanı bastırması ihtimali üzerine senetlerin değeri düşünce, İngilizler uluslararası (İngiliz, Rus ve Fransız müşterek donanması) bir donanma hazırlayarak Osmanlı Donanmasına Navarin’de baskın düzenledi. 1829’da Yunanistan bağımsızlığına kavuştu ama asla ödeyemeyeceği bir borç yükünün de altında kalmıştı. O nedenle de yıllarca İngiliz finansörlere bağımlı kaldılar. Navarin Baskınından sonra İngiliz kapitalistler paralarını deniz aşırı olaylara yatırmaya başladılar. İngiliz Kapitalistleri eğer bir borçlu borcunu ödemez ise majestelerinin ordusunun tahsilat için kullanılabileceğini yaşayarak görmüşlerdi.

Asya’nın imparatorlukları; Osmanlı, Safevi, Babür, Çin. Avrupalıların büyük keşifler yaptığını duymuşlar ama ilgi göstermemişlerdir. Bunlar Avrupalılardan daha fazla imkânlara sahiplerdi. Hele Çin’in 1420’de Kolomb’unkinden çok daha iyi gemileri vardı.

Avrupa emperyalizminden önceki imparatorluklar, dünyayı zaten anladıklarını düşünüyorlar ve fetihleri sadece kendi dünya görüşlerini yaymak için kullanıyorlardı. Bilgi için değil, güç ve zenginlik için hırsla fethediyorlardı. Avrupalılar ise yeni topraklar yanında yeni bilgiler de elde etme peşindeydiler. Müslümanlar Hindistan’ı fethettiklerinde yanlarında hiçbir bilim adamı yoktu. Uzakdoğu ve İslam dünyası Avrupa’dakiler kadar zeki ve meraklı insanlar yetiştirdiler ama bu insanlar Newton fiziği veya Darwin biyolojisine yaklaşacak bir şeyler üretemediler. Yani, modern bilimden uzak durdular.

Napolyon İngilizlerin Fransızlar ve tüm dünyaya karşı sağladıkları denizlerdeki başarısını küçümseyerek onlara “esnaf millet” dermiş. Gerçekten de Tüccar milletlerin gittikleri coğrafyada hayatın her alanına daha çok hâkim olduklarını, bizim gibi “ordu millet”lerin ise ordusu güçlü olduğu sürece tutunabildiğini, zayıfladığı anda çekilmek zorunda kaldığını, yaşayarak öğrenmiş bulunmaktayız.

Avrupalıları sıra dışı yapan şey keşfetmek ve fethetmek konusunda benzeri görülmemiş hırslarıdır.

Neden askeri, bilimsel, endüstriyel gelişmeler Hindistan’da veya Ortadoğu’da değil de Avrupa’da oldu? Neden sanayi devriminin ortaya çıktığı İngiltere’nin ardından Çin değil de Osmanlı değil de Fransa, Almanya, ABD geldi. Rusya, İtalya ve Avusturya farkı kapatırken İran, Osmanlı kapatamadı.

Batı’nın Doğu’ya karşı denizlerdeki üstünlüğünün yanında, kara ulaşım altyapısı bakımından da uçurum vardı. İlk ticari demiryolu 1830’da İngiltere’de yapıldı. 1880’de Batı ülkeleri 350 bin kilometreye ulaştılar. Dünyanın geri kalanında ise sadece 35 bin kilometre demiryolu vardı.

Çinliler ve Türkler hem farklı biçimde düşündükleri ve hem de toplumlarını farklı şekilde örgütledikleri için Batı ile aralarındaki farkı kapatamadılar.

Tarih ve Gelecek

Çin süper güç olacak mı? ABD hegemonyasını kaybedecek mi? Köktendincilik etkisini artıracak bir dalga mı, yoksa etkisini kaybedecek mi? Çevre felaketine mi yoksa, ekolojik bir cennete mi gidiyoruz?

Gelecekle ilgili bu gibi soruların cevapları bu gün için net olarak bilinmiyor ama on yıllar sonra geriye dönüp bakınca, insanlar bu soruların cevaplarının çok açık ve net olduğunu göreceklerdir. Çünkü tarihin altın kuralından biri; “geriye doğru dönüp bakıldığında bariz olarak görülen şeyin, olay esnasında son derecede belirsiz olmasıdır”. 1913 te küçük bir hizip olan Bolşeviklerin devrim yapacağına kimse inanmazdı. Keza 600’lerin başındaki küçük bir Arap kabilesinin kısa zamanda İran’dan İspanya’ya kadar uzanan bir devlet kuracağına da kimse inanmazdı.

Önümüzde akla hayale gelmeyecek kadar ihtimaller bulunduğunu anlamak için tarih okuruz.

Homo Sapiens’in Sonu mu?

Dört milyar yıla yakın bir süredir gezegendeki her organizma doğal seçilime uygun olarak evrildi ve günümüze ulaştı. Şimdi bu doğal seçilim, farklı bir meydan okuma ile karşı karşıyadır. Bilim insanları doğal seçilim yasalarını bozarak laboratuvarlarda bir organizmanın özgün özelliklerini dikkate almadan, canlı yaratıklar tasarlama peşindeler.

Biyoloji mühendisliği: bir organizmanın biçimi, becerileri ihtiyaçları ve istekleri üzerinde değişiklikler yapmayı amaçlayan, biyolojik düzeyde kısıtlı insan müdahaleleridir. Bunun en eski ve yaygın olanı erkeklerin hadım edilmesidir.

Siborg mühendisliği ise; Yaşamın yasalarını değiştirebilecek bir teknoloji ile siborgları geliştiriyor. Siborg: Organik ve inorganik bileşenli varlıktır. Örneğin bir hamamböceğinin vücuduna elektronik cipler ve işlemciler yerleştirerek, bir siborga dönüştürülüyor ve hareketleri kontrol edilerek, haber almada kullanılabiliyor. En son çıkan kimi işitme cihazları “biyonik kulaklar” olarak tanımlanıyor. Bir bakıma sapiens de siborglara dönüşüyor. Duyarlı olan takma kol yapılabiliyor.

Küreselleşmiş tıp çağında tedaviyi DNA’ya göre ayarlayan ilaçlar kullanılamaya başlanmıştır. Hangi hastalığa yatkın olduğunuz bilinecek. Peki, tıp, insanların çeşitli özelliklerini geliştirmeye başlarsa ne olacak? Tüm insanlar bu haklara sahip olabilecekler mi? Yazar kitabını özetle şu hükümle bitiriyor:

“Homo sapiens 70 bin yılda Afrika’daki bir hayvan konumundan kendisini gezegenin efendisi ve ekosistemin baş belasına çeviren dönüşümü gerçekleştirdi. Etrafını şekillendirdi, imparatorluklar kurdu ama dünyadaki acıyı azaltabildi mi? Cevap, Hayır. Gücünün artması sapiens’i daha mutlu hale getirmediği gibi hayvanlara da çok acılar çektirdi. Bugün ise tanrı haline gelmek, yaratmak ve yok etmek gibi ilahi becerileri de ele geçirmenin arifesinde. Ne istediğini bilmeyen sorumsuz ve tatminsiz tanrılardan daha tehlikeli bir şey olabilir mi? Bu gidişin sonunda Sapiens ile o kadar çok oynarız ki homo sapiens olarak kalmayabiliriz”

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları