Kültür harabesi – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

428. BİLGİ ŞÖLENİ

Doğu Türkistan'da neler oluyor? Doğu Türkistan Türkleri, Uygurlar, Kazaklar, Kırgızlar neler yaşıyorlar? Türkiye Türklüğü neler yapabilir? 26 Eylül 2018 Çarşamba 2018 saat 19:00'da, Ankara Üniversitesi DTCF Öğretim Üyesi Doç Dr. Erkin EMET anlatacak.
-
_______10 Aralık 2017_______

Kültür harabesi

Ahmet Bican Ercilasun
Paylaş:

İstanbul’da gördüklerim karşısında başka bir ifade bulamadım. Taksim ve İstiklal Caddesi’nde bir saat kadar yürüdüm. Sadece bir saat. Ve başka bir ifade bulamadım. Birileri bu ülkeyi bir kültür harabesine dönüştürmüş. İnsanların kılık kıyafetleri, yolda yürümeleri, konuşmaları… Yirmi yaşından küçük olanlar hatırlamazlar. Bu ülke böyle değildi, İstanbul böyle değildi, Taksim ve İstiklal Caddesi böyle değildi. Birkaç yıl görmeyince, manzaranın gittikçe daha ilkel hâle geldiğini fark ediyorsunuz. Sokaklarda Türkçeden çok Orta Doğu’nun çeşitli dil ve aksanlarını duyuyorsunuz.

İşte orada… Kaldırımda… Kara saçlı, kara sakallı, kılıksız bir adam. Genç veya delikanlı diyemiyorum; kılıksız bir şey. Elinde bir gitar. Aman Allah’ım, o nasıl canhıraş bir ses!.. Vatandaş -belki de gerçekten vatandaş olmuştur, kim bilir- müzik yaptığını sanıyor. Hangi Arap ülkesinden olduğunu kestiremiyorum. Suriyeli mi, Mısırlı mı? Gırtlağını eğip büzerek, arka arkaya ayın çatlatarak pop müziği söylüyor vatandaş. Yalnız meydanlar, caddeler, sokaklar kirlendi sanıyordum. Meğer kulaklarımıza da çöp kamyonları bir şeyler boşaltıyormuş.

Az daha yürüdüm. Bu defa bir değil, beş kılıksız. Yüzlerindeki saç mı, sakal mı, bilemiyorum. Yine pop müzik, yine tuhaf bir dil, tuhaf bir aksan. Ah Beyoğlu, vah Beyoğlu! Yirmi yıl önce sen böyle miydin? Kapılarından tuhaf kokular yükselen, tabelalarında Arap harfleriyle restoran yazan, ta’am, mat’am gibi şeyler karalanmış bulunan bir takım dükkânlar. Tuhaf kokular içinde tuhaf müşteriler…

Galatasaray’a kadar yürüyemedim. Taksim’e bir daha bakmak istedim. Kuru, kupkuru bir beton yığını. Bir de TOMA’lar ve TOMA’ların yanında barikat niyetine kullanılan demir parmaklıklar. Arkada Atatürk Kültür Merkezi‘nin harap olmuş silüeti yükseliyor. Böyle bir manzaranın içine şeffaf camdan binalar yapsanız ne olur, yapmasanız ne olur?

Ara sokaklara girmek istedim. Oraları tam bir mezbelelik. Yollar kazılmış. Ancak çamurlara basarak yürüyebiliyorsunuz. İş makinelerinin gürültülü seslerine Orta Doğulu turistlerin gırtlaktan çıkan bağırtıları karışıyor.

Aziz okuyucular, herhangi bir kasaba veya şehirden bahsetmiyorum; İstanbul’dan, İstanbul’un en merkezî yerinden bahsediyorum. Bunlara turist diyorlar. Turist mi, Suriyeli mülteci mi bilmiyorum. Bir saat içinde gördüğüm bir şey var; İstanbul bir kültür harabesine dönmüş. Birileri İstanbul’u harabeye çevirmiş. Dikey yapılanma, yatay yapılanma derken caddelere, sokaklara, insan manzaralarına bakınca sadece düşey manzara görüyorsunuz. Bir süreden beri, bu ülkenin yönetim tarzını en iyi anlatan deyim “Saldım çayıra, Mevlam kayıra”dır, deyip duruyordum. Şimdi ondan da şüphe etmeye başladım. Galiba birileri bilerek, isteyerek, bilinçli olarak Türkiye’yi dönüştürmek istiyor. Şehirlerin görünüşünden insan manzaralarına kadar her şeyi dönüştürmek istiyorlar. Hayır, “Ahsen-i takvim” istemiyorlar, “esfel-i sâfilin” istiyorlar. Esfel ve echel ve ebleh insanlarla doldurmak istiyorlar her yanı. Böyle istiyorlar ki herkes onlara iyi çoban desin.

Bu kelimeleri onların anlayabildiğini düşünüyorum ama yine de açıklayayım. Esfel, echel ve ebleh… Dikkat ederseniz hepsi de aynı hizada gibi. Hepsi de iki kapalı hece, hepsi de e ile başlıyor ve e ile devam ediyor. Arapçada bu kalıba ef’al vezni diyorlar, dil bilgisindeki adı da ism-i tafdil. Yani Türkçede “en” zarfı ile pekiştirdiğimiz sıfatlar, Arapçada bu vezinle yapılıyor. Eh, az çok manaları anlaşılmış olmalı. Ama ben yine sırayla söyleyeyim: En sefil, en cahil, en aptal.

İstiyorlar ki insanlar esfel ve echel ve ebleh olsunlar. İyi nedir, doğru nedir, güzel nedir, anlamasınlar. Şiirin, müziğin, resmin, filmin, heykelin, mimari eserin güzelini fark etmesinler. Güzel ve temiz bir mekânda yaşamasınlar ki güzellikten, temizlikten haberleri olmasın. İçinde yuvarlanıp durdukları caddeleri, sokakları, birbiri üzerine yıkılır gibi duran binaları tek gerçek sansınlar. O canhıraş gırtlak seslerinin, o tuhaf kokulu restoranların içinde yaşasınlar. Nereden nereye yuvarlandıklarını fark etmesinler.

Bence fotoğrafçılar, ressamlar, belgeselciler bu manzaraları eserlerine yansıtmalı. Yansıtmalı ki geleceğin araştırıcıları, 21. yüzyıl başlarında İstanbul’un nasıl bir kültür harabesine dönüştürüldüğünü görebilsinler.

 

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları