LAİKLİK Aziz Bozatlı yazdı… – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______26 Şubat 2018_______

LAİKLİK Aziz Bozatlı yazdı…

Aziz Bozatlı
Paylaş:

26 Şubat 2018

Cumhuriyetimizi karakterize edecek en temel nitelik, onun laik karakteridir. Laiklik gerçekleşmez ise, çağdaş, demokratik ve bağımsız Cumhuriyetin varlığı tehlikeye düşer. Laikliğin olmayışı, Cumhuriyetin diğer niteliklerini de anlamsız kılar,  işlemez hale getirir.

Laiklik konusunda diğer birçok çağdaşım gibi benim de ilk okuduğum kitap, Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil’in 1962 basımı “Din ve Laiklik” isimli eseridir. Laiklik günümüzde olduğu gibi bundan elli, altmış sene önce de tartışılan konulardan biriydi. Ben de Üniversite öğrencisi iken bu nedenle okumuştum. Başgil toplumdaki bu çatışmaya şöyle dikkat çeker;

“Bugün Türkiye’de ölmek istemeyen bir mazi ile hayata doğmak için çırpınan bir istikbal, mücadele halindedir. Milletin selameti, bu mücadeleye seyirci kalmakta değil, çarpışan kuvvetleri barıştırmaktadır.”

Halen IMF kriterlerine göre Dünyada 35 gelişmiş ülke var. Bunların tamamı demokratik ülkedir ve hepsi de laik devlet yapısına sahiptirler. Antilaik 18 ülkenin 17 si ise, maalesef İslam ülkesi. Böyle bir çağda İslam dünyasının örnek laik ülkesi olan Türkiye’de, antilaik düşünceler gençlerimize şırınga edilmeye çalışılmaktadır. Bir örnek olması bakımından, İmam hatip okulları müfredatından, “Kelam 12” ders kitabından bir cümle;

“Sekülerizm her ne kadar ilk bakışta din karşıtlığı olarak görülmeyebilirse de, yönelimleri itibariyle dini önemsememe, hayatı yaşarken dine referans ve gönderme yapmama anlayışı sebebiyle dinden uzaklaşma sonucu doğurmaktadır.”

Başgil’in uzun süre eğitim gördüğü Fransa başta olmak üzere diğer batı örneklerini ve İslami kaynakları da çok iyi inceleyerek yazdığı, oldukça kapsamlı kitabında özetle, laiklik kavramına yüklediği anlam şöyle;

“Dini devlete, devleti de dine tabi olmaktan kurtarmak ve bu sayede mabed ve hükümet arasındaki tezatları kaldırmak; mabedi ferdi vicdanların kalesi, hükümeti de madde ve menfaat dünyasının nazımı(düzenleyicisi) yapmaktır”

Toplumdaki laik-antilaik çatışması veya ayrışması, aradan geçen zaman içerisinde azalmak şöyle dursun, artarak devam etti. Üstelik kimi devlet yetkililerinin; “Hem Müslüman, hem de laik olunmaz” gibi çok iddialı ve o derecede ayrıştırıcı söylemlerine tanık olduk. Acaba öyle miydi?

Ülkemizin en yetkin hukuk hocalarından biri olan Başgil’in kitabını tekrar gözden geçirdim. Bir de bu tartışmaları günümüzde kazandığı boyutlarıyla ele alan, ilahiyatçı bilim adamı, Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı’nın “Laiklik” isimli eserini inceledikten sonra hemen vardığım sonucu sizlerle paylaşayım:

Devletimizin laiklik ilkesini benim gibi vazgeçilmez olarak görenlere müjdeyi verebilirim; Endişelenmenize gerek yok, “Hem laik ve hem de Müslüman olunabilirmiş”. Ve imam hatip okulları müfredatında söylendiği gibi, “Laiklik (sekülerizm), dinden uzaklaşma sonucu doğurmazmış.”

Fığlalı, Cumhuriyetimizin “Laiklik” ilkesine inanan bir bilim adamı sıfatıyla, esas itibarıyla eserinde “Laiklik” konusunu işlemekle birlikte, günlük hayatımızda kullandığımız ve İslam’ın mensubu olarak bizi kuşatan birçok kavrama da yalın ve anlaşılır açıklamalar getirmiştir. Yazarın açıkladığı kavramları metin içinden çıkararak, kendi oluşturduğum başlıklarla, akılda kalacak şekilde komprime hale getirdim. Böylece bu önemli kavramları okuyucular için akılda kalıcı ve kullanılabilir kılmak istedim.

Şimdi sizi Sayın Fığlalı’nın görüşleri ile baş başa bırakıyorum;

Batı, laikliğe nasıl geldi?

Batıda taassuptan kurtuluşun ve laikliğe giden yolun başlangıcı olarak, Alman Katolik ilahiyatçı Martin Luther’in1517 de Kilisenin kapısına 95 maddelik beyanname asarak başlattığı “Reform hareketi” kabul edilir. “Luther Prensipleri”nin ikisini belirtmekle yetineceğim;

-İncili herkes okuyup yorumlayabilir, Kilisenin tekelinde değildir.

-Yeryüzünde tek iktidar, dünyevi otoritedir.

Hıristiyanlıkta laik kişi, dinsiz ya da dinle ilgisiz değil, sadece kilise görevlisi olmayan ve tam manasıyla Hıristiyan olan bir mümin kişidir.

Kur’an ve Mesajı

Kur’an inananların körü körüne inanan insanlar değil,  kendi özgür iradeleri ile bilgili, araştırıcı, soran sorgulayan, düşünen akıllarını kullanan, aydın müminler topluluğu olmasını ister.

Kur’an’ın amacı, iyi insan ve ahlaklı, adaletli bir toplum yaratmaktır.

Allah’ın mesajının muhatabı insandır. İnsan da aldığı eğitim, mensup olduğu toplum, içinde yaşadığı coğrafya, tarihi, ekonomik ve kültürel durumu, kısaca kabiliyeti ve kapasitesi itibariyle farklılıklar içindedir. Bu bakımdan Allah’ın mesajını anlaması ve idrak etmesi de kendi aklına ve kabiliyetine göre olacaktır. Bu ise aynı ayetlere dayanmasına rağmen insanların farklı kararlara ulaşabileceğini gösterir. Artık bu durumda Allah’ın mesajı, insanların yorumlarından dolayı ilahilikten çıkmakta ve insanileşmektedir. Yani mesajın kendisi ilahi, anlaşılması, uygulaması ise insani olmakta ve izafileşmektedir. Onun için “Allah’ın buyruğunu tatbik ettiğini” iddia eden insan, aslında Allah’ın emrini değil, bu emirden anladığını uygulamıştır.

Din Hürriyeti

Din hürriyeti insanlık için vazgeçilmeyecek tabii hakların başında gelir. Türk İnkılabı, hurafelere, batıl itikatlara dayanan asırlarca dar kalıplar içinde bunalmış bir ortaçağ toplumundan, hayata bakan hakikati arayan, modern bir Türk toplumu yaratabilmek için, din hürriyetine bazı noktalarda sınırlamalar getirmek zorunda kalmıştır. Bu mecburiyeti derinden hissetmiştir. Bunu inkar edemeyiz, etmemeliyiz. Eğer bu sınırlamalar getirilmemiş olsaydı, Atatürk’ün deyişi ile, “ Eğer bir takım zararlı, köhnemiş telakkilerin, çağdaş devlet içerisinde yaşamış olmasına imkan verilmiş olsaydı, akla, hakikate, ilme, tecrübeye, hürriyete dayanan bir Türk devlet ve toplum sistemi kurmak mümkün olmazdı.”

Yargıtay eski başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk bu konuda şöyle der; “Kurtuluş savaşında din sömürüsünden çok çekmiş olan önderlerin, dini denetim altında tutmak istemesi anlaşılır bir durumdur. Aynı durum Fransız devriminde de yaşanmıştır.”

Türkiye Müslümanlığı

“Türkiye Müslümanlığı” kavramı, Kur’an’ın mesajını kavrayıp ortaya koyma tezidir, bir kültürleşme olgusudur.

Atatürk, Türk Müslümanlığının, Kur’an’ın mantığına en yakın zihniyeti temsil ettiğini kavradığı için, Müslümanlığımızın, Arap ve Acem Müslümanlığının karanlığında kaybolup gitmesine müsaade etmemiştir.

Arapça ezan yasağında, milli kaynaklardan gelen, yabancı bir kültür ve dilin hakimiyetine isyan eden bir düşünce tarzı etkili olmuştur.

Hilafet

Günümüzde zaman zaman zaman tartışma konusu olan “hilafet” kelimesi Kur’an’da geçmez.

Hz Muhammed’den sonra cereyan eden tarihi siyasi olayların gelişmesine bağlı olarak ortaya çıkan “hilafet” kurumu yüzünden, bu kavram, ciddi bir anlam değişmesine uğramış ve neticede Kur’an’da bulunmamasına rağmen, bu tehlikeli anlam kaymasına dayalı, birçok egemenlik ya da siyaset teorileri oluşturulmuştur.

Egemenlik; anlam itibarıyla, hakimiyet, hükümranlık, üstünlük, boyun eğdirmek, yönetmek demektir.

Kur’an’a göre insan akılla donatıldığı ve bilgi sahibi olduğu ölçüde, egemenliğe hak kazanır.

Yeryüzünün halifesi olarak insan, emrine verilmiş olan arza hakim olmalıdır. Ona zarar vermeden geliştirip zenginleştirerek en iyi şekilde yönetmelidir.

İslam, İnsanı aklını kullanmaya, evrenin sırlarını çözmeye,  dengesini bozmadan evrene egemen olmaya, olayları ve olguları sorgulamaya,…kısaca bilgiye ve bilime çağırır. Bilgisizlik, kör birer gelenekçilik, ataları körü körüne taklit, Kur’an’ın reddettiği bir durumdur.

İslam Bir Siyasi Yapı Öngörür mü?

Kur’an’da devlet yapısını, yönetim şeklini, idari teşkilatı kesin olarak belirleyen, en azından doğrudan belirleyen bir hüküm yoktur. Kurallar(prensipler) vardır; Emanetlerin ehline verilmesi, adaletle hükmedilesi…gibi.

İslam’da devlet kurumu, vekaletini halktan alır ve bu nedenle de zorunlu olarak demokratiktir. Peygamber’in yerine gelecek olanı işaret etmeyip, şuraya (halka) bırakması da bunun en belirgin örneğidir.

Halife kavramındaki anlam kayması, buna kutsallık kazandırılması, hem İslam, hem dini düşünce tarihi ve hem de İslam ülkeleri için daima olumsuz bir tablo oluşturmuştur.

Bu olumsuz tablonun arka planındaki gerçeğin, egemenlik hakkındaki İslam mesajının özünün, ne olduğunun ya unutulmuş, ya da yöneticiler tarafından unutturulmuş olduğu vakıasını daima hatırlayalım.

Kuranın muamelat hükümleri hayatımızın ne kadarını kapsar?

Etrafında gürültü koparılan ve toplumun işleyişini Kur’an’a göre tanzim edilmesini gerektirecek “Muamelat”  yani insanların kendi aralarındaki ilişkilerin düzenlenmesiyle ilgili hüküm ve ayetlerin toplamı en fazla 228 dir: (Aile hukuku ile ilgili 70, Borçlar hukuku ile ilgili 70, Kaza hukuku ile ilgili 13, ceza hukuku ile ilgili 30,   İdare hukuku ile ilgili 10, Devletler hukuku ile ilgili 24, Devletin gelir gider hukuku ile ilgili 10 ayet vardır.)

Günümüzde İslam dünyası

İslam dünyası, din eksenli ezberci, sorgusuz, soruşturmasız ve araştırmasız bir eğitimi yeğledikleri için fevkalade güçsüz, ezik ve edilgen durumdadır.

Öyle görülüyor ki, ilim ve sanat da rağbet görmediği için İslam ülkelerini terk etmiştir. Bunun yerini, “teslimiyet” ve “taklit” ten oluşan, yaşanmayan ve cemaat-tarikatlerin egemenliğindeki içi boşaltılmış bir din anlayışı almıştır.

Türkiye’deki kendilerini “muhafazakar” ya da “mukaddesatçı” olarak anan partiler, ellerine geçen ilk fırsatta muhafaza etmeleri gereken edebiyat, musiki, mimari ve benzeri zengin tarihi ve kültürel değerlerle bezenmiş, üstün ve süzülmüş hayat tarzı yerine, ithal Arap ve Acem kültüründen derleme kaba “Arabesk” bir hayat tarzını kabul ettirmeyi ve yerleştirmeyi gelişim ve değişim yerine, Cumhuriyet öncesi hayatı, yani rejimi dönüştürmeyi bir siyasi proje kıldılar, kılıyorlar.

Laiklik

Hangi din olursa olsun, içinde bütünüyle laiklik ilkesini bulmak mümkün değildir. Çünkü dinler tamamen metafizikten ibaret değil, içinde bulundukları toplumun sosyal, ekonomik sorunlarına da cevap verme durumundadırlar.

Onun için laikliğin özünü, kaynağını bir dinde aramak ve bulmak mümkün değildir. Dinlerde laikliği bütünüyle aramaya çalışmak ve bulmak imkansız ise de, İslam laik zihniyete en yakın dindir. Laiklikle en az sorun yaşayacak bir dindir. Çünkü laikliğin temel unsurlarından biri olan “din ve vicdan özgürlüğü”  Kur’an’ın ısrarla üzerinde durduğu bir olgudur. İlgili birkaç ayet:

“Dileyen inansın, dileyen inkar etsin” (Kehf 18/29)

“Dinde zorlama yoktur” (Bakara 2/256)

“Sizin dininiz size benim dinim banadır” (Kafirun 109/6)

Sonuç olarak; Laiklik, ortak bir tanımla ve egemenliğin kaynağının beşeri irade oluşundan hareketle;

  • Devlet müesses dinlerin hepsini tanır,
  • Dini ve dünyevi otorite birbirinden ayrıdır.
  • Devler dinler /inançlar karşısında yansız/ tarafsızdır,
  • Devlet din ve vicdan hürriyetini sağlar,
  • Dinler ve inançlar devlet işlerine karıştırılmaz.
  • Devletin hukuk kuralları içinde, mühasıran her hangi bir dinin emri veya gereği olan kavram ya da kural bulunmaz.

Atatürk’e göre laiklik; ilmi olmaktır. Din düşmanı materyalist bir akıma, Atatürk inkılabı asla yer vermemiştir. Demokratik devlet, ister istemez laik olmak durumundadır.

İnkılap kanunlarımızın hiçbiri inanmaya veya inanmamaya, ibadet etmeye veya etmemeye, kısacası din hürriyetinin aslına, cevherine, özüne dokunan yasaklar getirmemiştir.

Kanımca ülkemizdeki kavga demokrasiye karşın, devletin bir türlü laik olamamasından kaynaklanmaktadır. Devlet anayasasına koyduğu din eğitimini üstlendiği ve bu eğitimi dini yönlendirme amacıyla yaptığı için, teokrasi ile laikçilik arasında salınıp durmaktadır.

Ne Yapılmalı?

Vakit geçirilmeden Tevhid-i tedrisat/ öğretimlerin birliği, kanununun gerçek anlamda uygulamaya sokulması şarttır. Çünkü bu kanun yalnızca öğretimlerin değil, eğitim ve kültür politikaları yoluyla “Milletin birleştirilmesi” ni, milli birliği ve bütünlüğü pekiştirme amacı gütmüştür. Toplum, farklı isimlerdeki liseler, kolejler, din eğitimi veren okulların yarışlarını seyretmektedir. Din eğitim ve öğretimi, milli eğitim sistemimiz içinde yeniden ve ciddiyetle ele alınmalıdır.

İslam dünyasının içinde bulunduğu bu zavallı ve ezik durumdan kurtarılması, İslam düşüncesinde bir yeniden doğuşun gerçekleşmesi, bir zorunluluktur. İslam dünyasında bunu gerçekleştirecek tek ülke ise, laik rejimi nedeniyle Türkiye gibi görünüyor.

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları