Milletsiz milliyetçilik, aman ne güzel! – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______16 Mayıs 2011_______

Milletsiz milliyetçilik, aman ne güzel!

İskender Öksüz
Paylaş:

 
19.04.2011 
 
Kuzey Atlantik’te karanlık, yağmurlu, fırtınalı bir gece. Amerikan donanması manevradadır. İçinde amiralin de bulunduğu harp gemisinin gözcüsü uzakta bir ışık fark eder ve komutana bildirir. Komutan, ışığın sabit mi, hareketli mi olduğunu sorar. Sabit cevabını alır. Hareket halinde ışık, kaynağın sağa veya sola yönelmiş bir rotada olduğunu gösterir. Sabit ışık, kaynağın üstünüze geldiği anlamındadır. Daha yeni belirdiğine göre uzaklaşan bir kaynak değildir. Komutan, işaretle emir verilmesini ister. Işık kaynağı ile harp gemisi arasında, şu işaret muhaveresi geçer:

— (Gemi) On beş derece sağa kırın.

— (Işık) Siz on beş derece sağa kırın.

— (Gemi) Derhal on beş derece sağa kırın.

— (Işık) Siz derhal on beş derece sağa kırın.

Komutan sabrın sınırındadır. Bu saygısız adama haddini bildirmeye karar verir:

— (Gemi) Ben harp gemisiyim. Sana emrediyorum. Derhal on beş derece sağa kır.

Bakalım ne olacak diye beklerken, işaretçi cevabı tane tane okur:

— (Işık) Ben deniz feneriyim. Derhal on beş derece sağa kır.

Bir anda öfke, meydan okuma yok olur. Amiral gemisi derhal on beş derece sağa kırar. Stephen Covey, bu gerçek olayı, paradigma değişikliğinin nasıl bir şey olduğunu anlatmak için kullanır.

‘Üstün ırk’ın hâkim medeniyeti

Bilimde ve siyaset felsefesinde de paradigma değişiklikleri olur. Daha basit sistemlerle uğraşan fizik, astronomi gibi tabiat bilimlerinde seyrek; daha karmaşık sistemlerle uğraşan insan ve toplum bilimlerinde daha sık… Siyasette ise sık sık. Çünkü bu sonuncusu sadece görüşlerin değil aynı zamanda çıkarların da çatışma alanıdır ve çıkara göre “hakikat” tekrar tekrar mühendis masasına yatırılır.

Bilimde gerçekler bizim paradigmalarımızı değiştirir. Galiba siyasette bunun tam tersini yapmaya çalışıyoruz: Paradigmamızı değiştirip, gerçeğin de aynı yönde değişeceğini umuyoruz.

Globalleşmeyi alalım veya isterseniz Avrupa Birliği’nin yüksek rütbeli bürokrat stratejisti Robert Cooper’ın tabiriyle “Yeni Liberal Emperyalizm”i. Cooper buna niçin “yeni” diyor?

Çünkü bir de eskisi var. Birinci Liberal Emperyalizm, İngiltere’nin tek kutuplu dünyayı yakaladığı döneme denk geliyor ve 1938’de sona eriyor. Bunu 1956 Süveyş Harbi’ne kadar uzatanlar da var.  O devirde hâkim paradigma, “medeniyet” ve “üstün ırk” idi. Batılıların temsil ettiği üstün ırklar, dünyanın geri kalan aşağılık ırklarına medeniyet götürüyordu ve bu, tarihin önlenemez ilerleyişi idi.

Allah bizi aydınlardan korusun!

Gazeteci Robert Fisk’in, bizim Osmanlı topraklarının emperyalistlerce ele geçirilişini anlatan kitabının adı, “Medeniyet Uğrunda Büyük Harp: Orta Doğu’nun Fethi” başlığını taşır. Fisk burada babasına verilen bir madalyanın arkasındaki tuhaf slogana atıf yaparak o dönemin paradigmasıyla eğlenmektedir. Üstün ırkların getirdiği bu medeniyetten, aşağılık ırklar pek de memnun kalmadı: Biz, Hindistan, Çin, İran, Filipinler… 

Peki, Türk entelektüeli? Bizim kolumuz bacağımız koparılırken bile, o “medeniyet” paradigmasına sadık entelektüellerimiz vardı. İbrahim Kiras, İngilizler Afrika’da Boer’lere saldırdığında İngiliz Sefareti’ne destek dilekçesi veren Tevfik Fikret, Samipaşazade Sezai ve Recaizade Mahmut Ekrem’i sayıyor. İsmail Safa’yı da ekleyebiliriz.  Bu “aydınlar dilekçesi” imzacıları arasında, yanılmıyorsam, aşağı ırklara karşı medeniyet için İngilizlerin yanında gönüllü asker yazılma arzularını belirtenler de vardı.

Medeniyet ve üstün ırk paradigması ile baktığımızda Avrupa’dan damızlık getirilmesini öneren Abdullah Cevdet de bize o kadar ters gelmez. Allah bizi aydınlardan korusun!

Peki, o zamanlar liberaller yok muydu? Olmaz olur mu? Olmasaydı “Birinci Liberal Emperyalizm” etiketini nereden bulacaktık? O kadar varlar ki, von Mises, 1919’da yayınlanan “Millet, Devlet ve Ekonomi” adlı kitabında Almanların komşularına bir daha saldırmasını önlemek için dünyanın belirli bir kısmının Almanya’ya sömürge olarak verilmesini teklif eder.

O zamanki “liberalizm”, medeniyet ve üstün ırkı bir aksiyom gibi kabul ettikten sonra esas vurgusunu ülkeler arası serbest, yani liberal ticarete yapar. Meselâ Çin, İngiltere’nin Hindistan’da üretip getirdiği afyonu ülkesine sokmak istemezse medeniyet, üstün ırklar ve liberalizm uğruna Çin’e savaş açılırdı. Bir değil, iki defa aynen böyle yapıldı.

Dikkat edin! Birinci Liberal Emperyalizmde demokrasiden de insan haklarından da söz edilmez. Öyle ya, bir tarafta medeniyet ve üstün ırklar varken, gayri medeni aşağılık ırklarla bunlar arasında eşitliği ima edecek bir demokrasiden, insan hakkından söz edilebilir mi? Yurt içinde evet; yurt dışında asla.

‘Yeni liberal emperyalizm’

Cooper içinde bulunduğumuz döneme, “Yeni Liberal Emperyalizm” diyor ya; insanın aklına bir soru geliyor: Bugünün paradigmaları ne acaba? Yarım asır sonra çocuklarımızın bize bakıp,”Yahu amma adamlarmış. Nasıl da saçmalamışlar. Görmemişler mi? “ demelerinden endişe ediyorum. Birincisinde “medeniyet” sopaydı. Bu sefer “demokrasi”, “insan hakları” sopa olmasın? Ama ben demokrasiye de, insan haklarına da yürekten inanıyorum diyorum, kendimi ikna için. İçimdeki şeytan cevap veriyor, “Ne yani, 20. asın başında yaşasaydın medeniyete inanmayacak mıydın? Hâlâ da inanıyorsun, değil mi?” Sonra devam ediyor: “Demokrasi ve insan hakları niçin genellikle petrol ülkelerinde veya bunların komşularında problem oluyor? Sahi, Irak’ın kitle imha silahlarına ne oldu?”

Sonra susuyorum. Kaptan köşkünde herkes bir türlü lâf anlamayan balıkçı gemisine küfrederken oyunbozanlık yapmanın manası yok.

Akçura ve Gökalp milliyetçiliği

İbrahim Kiras, iki yazısında, mealen, “Cumhuriyet’in kusuru, Gökalp yerine Akçura’ya meyletmesidir” diyor.

Şimdi gözüme şu paradigma paradigmasını takmışken Akçura ve Gökalp’e de bir bakayım.  Akçura şöyle yazar: “O zamanlar (19. asrın başlangıç ve ortalarında) Avrupa’da milliyet düşünceleri, Fransız Büyük İhtilaliyle, soy ve ırktan çok vicdanî isteğe dayanan Fransız kaidesini milliyet esası kabul ediyordu… Vakta ki milliyet kaidesi, Almanlar tarafından hakikî vakalara daha yakın bir surette, milliyetlerin esası ırk olmak üzere tefsir olundu ve bu tefsirin galebesi demek, evvelâ 1870-71 seferiyle Napolyon ve Fransa imparatorluğu tekerlendi…”

Özetle: Fransızlar ilerlerken onların savunduğu kültür-isterseniz terbiye- milliyetçiliği hâkim paradigmaydı, Almanlar galip gelince onların savunduğu ırk paradigması hâkim oldu. Aynen de böyle oldu. Bu zaferi kutlamak için Almanların diktiği koca anıt-kadın hâlâ Alsas-Loren’e bakar. O gün bu gündür, o zafer, Almanların kazandığı son harptir.

Türkçülükten ne kaldı?

Peki, bilimde öncü- hiç olmazsa 19. asırda öncü- bu iki milletin sosyologları niçin böyle taban tabana zıt şeyler söylüyordu? Bunun sebebi ikisinin de Alsas-Loren’e talip olmasıdır. Alsas-Loren’de, Fransızca konuşan, fakat Alman soyundan gelen insanlar oturuyordu. Şimdi anladınız mı sosyoloji paradigmalarındaki derin “ilmî” farklılığı!

Gökalp, 1923’te Türkçülüğü anlatırken Akçuraoğlu Yusuf Bey’den çok farklı şeyler söyler: “O halde millet nedir? Irkî, kavmî, coğrafî, siyasî, iradî kuvvetlere tefevvuk ve tahakküm edebilecek başka ne gibi bir rabıtamız var? İçtimaiyat ilmi ispat ediyor ki, bu rabıta terbiyede, harsta, yani duygularda iştiraktir.”

Gökalp’in Türkçülüğü böyledir. “Türkçülüğün Esasları”nın müellifinin Türkçülükten anladığı da, müsaade ederseniz önemlidir ve diğer bütün yorumlardan daha önemlidir. Evet, sizin yorumunuzdan da, benim yorumumdan da önemlidir.

Türkçülüğün ne olduğunu ve ne olmadığını çok güzel anlatan bir söz de, Agop Dilaçar’ın, 1940’ta Birinci CHP Konferansı’ndaki konuşma zaptında meraklılarını bekliyor: “Türkçülük ırkçı olmadığı için noksandır, Kemalizm ona ırkçılığı ilave etmiştir.” Gökalp’in haklılığı yarım asır sonra kafamıza dank ettiğinde de onun Türkçülüğüne yeni bir isim aradık ve “Atatürk Milliyetçiliği” dedik. Dilaçar’ın “Kemalizm”i ve Kenan Evren’in “Atatürk Milliyetçiliği”! Kimin lâfıydı: Gerçek ile roman arasındaki temel fark, romanın akla uyma zorunluluğudur! Dilaçar ile Evren roman yazmıyor, gerçeklerle uğraşıyorlardı muhakkak!

Gökalp’in, çağının ötesinde isabet gösteren tespiti yapabilmesinin birden fazla sebebi var. Bunlardan birincisi muhakkak ki Gökalp’in dehası ve bilgisidir. Yukarıya aldığım satırların hemen arkasından, Gökalp, çocuğun doğumdan itibaren aldığı etkilerin yetişkin olduğundaki davranışlarına nasıl tesir ettiğini anlatır. Yazdıklarında sadece o günün sosyolojisini değil, Viyana’da henüz filizlenmekte olan psikolojinin yansımalarını da görürüz.

Bugün, çocuğa kültür naklinin sıfır yaştan başladığını, bunun belirli davranışları nesilden nesile aktardığını;  Bu halin birçok gözlemciye, “bu kalıtımın işi olmalı” izlenimini verdiğini biliyoruz. Belki Almanya’nın 1918’de bizimle birlikte yenilmesi de bu yorumun önündeki engeli kaldırmıştır. Fakat zamanın hâlâ üstün ırkların aşağılıklara medeniyet sunduğu zaman olduğunu unutmayalım. Hegel ve “dünya ruhu” hâlâ hâkimdir. Türkçülüğün Esasları’nın yazılmasının üzerinden on yıl geçmeden dünyada ırkçılık zirve noktasına doğru hareketlenecek ve yirmi yıl sonra kesinlikle hâkim paradigma olacaktır.

Hangi milliyetçilik neden kötüdür?

Şimdi yeni paradigmalarımız var. Milliyetçilik Türk insanının kolay kolay terk edemeyeceği bir kavram. Stratejik düşünen siyasiler ve yazarlar da bunun farkında. Ancak bir problem var: Millet!

Türk milleti olmasa, milliyetçilik yapmak son derece kolaylaşacak, fakat gelin görün ki, millet var. Acaba, içinde millet olmayan, hele hele hiç Türk milleti olmayan bir “milliyetçilik” mümkün değil midir?

Bölge milliyetçiliğine karşıyız… Mezhep milliyetçiliğine karşıyız. Etnik milliyetçiliğe karşıyız. Türkçülüğe de karşıyız! Daha birkaç gün önce bir yazarımız MHP’nin milliyetçilikten Türkçülüğe kayma tehlikesinden bahsediyordu. Başbakanımız benzer bir pozisyon alıp “Kürtçülüğe de Türkçülüğe de karşıyız” dediğinde meselâ Türk Ocağı’ndan da çıt çıkmamıştı. Türk Ocağı, Türkçüler tarafından Türkçülük için kurulduğuna göre, Ziya Gökalp kusura bakmasın ama anlaşılan bu da kesinleşti. İçinde zerre kadar soy, kavim, ırk bulunmasa da Türkçülüğe de karşıyız. Adı yetiyor!

Özkırımlı Hoca ne güzel söylemiş: Kalkınmakta olan ülkelerin milliyetçilikleri kötüdür. Gelişmiş ülkelerinki iyi. Zaten gelişmişlerinkine milliyetçilik değil vatanseverlik denir.

İmdi… Türkiye için muhakkak ki yepyeni bir paradigma doğmaktadır. Türkiye’de milliyetçiliğe taraftarız ama içinde millet olmamalı. Kesinlikle Türk Milleti olmamalı. Ama “milletimiz” olmalı!

Durum netleştiğinde lütfen bana da bildirin, Türk Ocağı’na yeni bir isim aramaktayım: Milletimizin Ocağı gibi bir şey. Eski bir hars heyeti üyesi olarak istirham edeceğim.
 
 

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları