MİLLÎ MÜCADELEMİZ – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

Bahattin Karakoç vefat etti

Büyük şair, değerli insan Bahattin Karakoç vefat etti.
-
_______16 Eylül 2018_______

MİLLÎ MÜCADELEMİZ

Aziz Bozatlı
Paylaş:

Milli Mücadelemiz

16 Eylül 2018

Son zamanlarda ülkemizin içinde bulunduğu iç ve dış siyasi sorunlar ile ekonomimizin girdiği darboğaz nedeniyle yetkililerimiz sık sık ”Beka sorunu ile karşı karşıya olduğumuzu” ve “İstiklal mücadelesi” verdiğimizi söylemektedirler. Siyasi ve idari birçok hatalar yapılarak gelinen günümüzdeki durumu, birinci dünya savaşından yenik ve yorgun çıkmış, yokluklar içindeki bir milletin yedi düvele karşı verdiği, tarihin kaydettiği en büyük “İstiklal mücadelesi” ile eşdeğer tutmak ne kadar gerçekçidir?

Falih Rıfkı Atay, İstiklal harbine girerken durumumuzu şöyle özetler;

“Demir yolları bizim değildi! Kömür, şehir ışıkları ve suları, rıhtımlar, limanlar bizim değildi! ‘Bu memleketin size ait olduğunu söylüyorsunuz. Neniz var bu topraklarda?’ deseler, öz canımızı ve camilerimizi gösterebilirdik. Değil bankamız, bankalarda çalışan Türk memur yoktu!”

Oysa, 21nci yüzyılın başında bugünkü iktidarın devraldığı, kendi tanımlamaları ile “Eski Türkiye”; G20 üyesi, bölgesinde Rusya’dan sonra en güçlü orduya ve beşeri sermayeye sahip, üreten ekonomisi ile bölgesinin yıldız ülkesiydi.

Diğer taraftan özellikle siyasal İslamcı kesimde şanlı istiklal mücadelemizi küçümseyici değerlendirmelere sıkça rastlamaktayız;

-“İstiklal savaşı diye bir savaş verilmemiştir”,

-“Keşke Yunan kazansaydı”,

-“Biz denize insan dökmedik, biz denize taş dökerek Avrupa’nın tek havalimanını inşa ettik”

Bu son değerlendirme, deniz doldurularak inşa edilen Ordu İlimizin havalimanı için Belediye binasına asılan ve Sn. Cumhurbaşkanımızın posteri ve forsunun yanında yer alan dev pankartta yer almıştır. Bu ifade, İstiklal harbimizi azıcık bilen her Türk vatandaşını derinden yaralayacak bir değerlendirmedir. Biz 9 Eylülde sıradan insanları denize dökmedik. Üç yıl kadar yurdumuzda işgal kuvveti olarak bulunup, sivil insanlarımızı, yaşlılarımızı ve çocuklarımızı katleden, kadınlarımıza ve kızlarımıza tecavüz eden, kendi vatanımızı yakarak, yıkarak cehenneme dönüştüren haydutları, insanlıktan nasibini almamış düşmanı, denize döktük. Böyle bir değerlendirmeyi azıcık vicdanı olan Yunanlı bile yapmaz sanırım.

Dünü ve günümüzü karşılaştırabilmek için İstiklal mücadelemizi anlatan yüzlerce eser arasından başvurulabilecek kaynaklardan biri de Yahya Kemal Beyatlı’nın “EĞİL DAĞLAR” isimli eseridir. Eser, Milli Mücadelemizin günü gününe yazılmış yakın tarihidir. Mütareke yıllarından başlayarak Lozan Barışına kadar süren dönemde gazetelerde yazılan 88 makaleden oluşur. Yahya Kemal’in değerlendirmelerini Mustafa Kemal Paşa o kadar önemser ki, gazeteleri keserek saklar. Kitap ismini, 1897 Osmanlı-Yunan harbinde Tesalya’yı geçip Atina’ya doğru yürüyen gönüllü bir Türk askerinin, hızla aştığı dağlarda söylediği şu savaş türküsünden alır;

“Eğil dağlar eğil, üstünden aşam,

Yeni talim çıkmış, varam, alışam.”

Yazar çocukluğunda yaşadığı bölgede cereyan eden bu savaştan ve savaşın sembolü haline gelen türküden çok etkilenir. Tıpkı Mustafa Kemal’in Manastır askeri idadisinde öğrendiği, Mehmet Emin Yurdakul’un; “Ben bir Türküm, dinim cinsim uludur” mısraı ile başlayan şiirinden hayatı boyunca etkilendiği gibi.

Yazar, “Vatan Şairi” Namık Kemal’den de etkilenir ve Onu şöyle değerlendirir;

“Türklerin milli ruhu, içlerine doğru çekilen bir üzüntü idi, Namık Kemal’den sonra dışa doğru fırlayan bir kuvvet oldu…Gençleri etkiledi…Başında vatan havası esen gençler, karşılarında Sultan Hamid’i görüyorlardı.”

Sultan’ın ise gençlere vatanı dar ettiğini Yahya Kemal, şu vecize ile ifade eder; “Vatan vardı, fakat dardı

Bilindiği gibi Yahya Kemal En güçlü şairlerimizden biri olmaktan öte, bir siyaset adamı ve bir diplomattır da. Makalelerin birçoğunda Yunanistan ve diğer devletlerle yürütülen diplomatik ve siyasi ilişkiler ile yerli ve yabancı basında yer alan haberlere ilişkin yorumlar yapılmaktadır.

Yazar Mütareke yıllarında yazdığı bir şiirin son mısraında dediği gibi;

“Vatanda düşmanı seyretmenin ıstırabını” iliklerine kadar hissederek yaşamıştır.

Yazarın bu üzüntü ile yazmaya başladığı makaleler, “Milli Mücadele” nin gidişatına göre sevinç ve gurura dönüşür.

Ben bu yazımda daha çok yazarın geçmişimizi ve bugünü anlamamıza katkı yapacağını düşündüğüm tespitlerine yer vereceğim.

Şimdi sizleri Yahya Kemal’in düşünceleri ile baş başa bırakıyorum. Alıntılar, metnin özüne sadık kalınarak, günümüz Türkçesi ile ifade edilmiştir. Birçok makalede değinilen aynı konu tek bir ara başlık altında toparlanmaya çalışılmıştır.

Osmanlı ve Osmanlılığa İlişkin Düşünceleri

“…Türk milleti hanedanın saadeti için hem bu gününü ve hem de geleceğini feda ediyordu. Türk milleti adını bile sevmeyen bir saltanat ailesinin saltanat siyaseti uğruna, hiçbir zaman kendine ait olmayan ülkeleri savunmak için asırlarca ordular çıkardıktan sonra, İzmir’de Yunan düşmanı karşısında, kendi öz vatanını savunmak için ordusuz kaldı.

…Tanzimat paşaları, Avrupa’ya yarım yamalak vukufları ile devletin bütün teb’asını yoğurup yeni bir millet (Osmanlı) imal etmeye savaştıkları zaman, eserleri olan ucubeye bu unvanı (Osmanlılık) taktılar. Bu mübarek unvanı Müslümanlar benimsedi, Hıristiyanlar üstlerine bile almadılar. Gayri Müslümler dini ayrı, mektebi ayrı insanların bir milletten olmayacağını bilirler…Mithat Paşa gibi ayarı halis Türkler bile, bu cazibeye kapılmıştır… Özleyeceğimiz şey Osmanlı’nın şanları, şerefleri, bayrakları, medeniyeti, musikisi, mimarisi, şiiridir, ama idaresi ve siyaseti değildir…”

Birinci Dünya savaşına İlişkin Görüşleri;

“…Liman von Sanders hatıralarında Süveyş ve Arabistan seferlerine karşı olduğunu yazmış. Bu hatıralarla avunacak kadar saf değiliz… Bu seferlerin Alman hedefi gözetilerek icra edildiğini anlamamış bir Türk var mı?  Meclisi Mebusan’da Veli Bey; ‘Prusya için dövüşüyoruz’ diye bağırarak, Türklerin düşüncesini söylemişti.”

Birinci dünya harbinde Liman von Sanders bizim nüfus kayıtlarına inanmaz. Biraz araştırılınca gerçekten nüfusun daha az yazıldığı anlaşılır. Yazarın bu konudaki yorumu söyle;

“..Müşfik bir anne nasıl mirasyedi oğlundan servetini saklarsa, Anadolu da müsrifliğini, mirasyediliğini  asırlardan beri tecrübe ettiği “İstanbul” oğlundan, nüfusunun ve parasının bir kısmını saklıyormuş…Ah keşke daima saklasaymış da o zaman; II Abdülhamid’in sırf Yemen’de ‘Zeydi Mezhebi’ni tanımamak için iki milyon Anadolu Türkünü kumlara gömmezdi. Bir o kadar Türkü güneyin kumlarına, Sarıkamış’ın karlarına, Galiçya’nın siperlerine göndermezdi. Bu kadar dul ve evlenememiş kızımız kalmazdı… Milletin bu nüfusa kaydolmama alışkanlığını artık kötü bir eylem olarak göremeyiz… Harpten önce nüfusumuzun tamamen kaydolunmaması, olunmasından daha iyiydi. Şimdi ise durum tam tersinedir… Anne Anadolu, bu defa verdiği bir oğlu ile Yunan’ın keseceği kendini  kurtarıyor.”

‘Mütareke İstanbulu’nun Duyarsızlığına İlişkin Düşünceleri

“…Biraz izanı olan bir Türk, İstanbul halkının bu hazin günlerimizde bile devam eden gafletine baka baka üzüntüsünden verem olur, gider… İnönü zaferi sonrasında İstanbul halkından Kızılay için 185 bin lira toplanır. Hâlbuki İstanbul halkına dağıtılan bir milyon iki yüz bin lirayı bu halk, her ay Yunanlıya cephane yetiştiren yunan mağazalarına koşar, oraya döker. Bazen dış yüzü, bazen da sadece iç yüzü mavi-beyazlı olan bu mağazalardan alış veriş yapan halk, fark etmiyor ki Yunan ordusuna yataklık ediyorlar… Düşman vatandaşlarımız, teşkilatlarını bu halktan saklamadılar, çakır gözlü bayraklarını dikmedikleri kapı, sallamadıkları pencere kalmadı. Üç sene sürekli maceralardan sonra anlaşıldı ki ‘Türkiye Yunanlılığı’, Yunanistan’a taş çıkartıyor… Türk parası ki, kasalarına eskisi gibi aktı. Bu kara günlerde de akıyor… Bir tek Rum evi olmayan İslam mahallelerinde de üç dört Rum dükkanı harıl harıl işliyor… Bozdoğan Kemeri semti tamamıyla Müslümandır. Orada karşılıklı dört bakkal dükkânı var: İkisi Türk, ikisi Yunanlı. Yunanlı dükkânlar makine gibi işliyor, müşterilerinin hepsi Müslüman. Nedenleri tetkik ettim: Aynı malları satıyorlar, veresiye vermeleri de aynı, ama neticede hiçbir mantıklı nedeni olmayıp, kökleşmiş alışkanlıkla Müslümanların Rum bakkallara gittiklerini tespit ettim. Müslümanlar göz göre göre Yunan ordusuna levazım yetiştiriyorlar.”

Yazar, İstanbul halkının bu duyarsızlığının aşılmasında ve “Milli mücadele” kararlılığının oluşmasında, Osmanlı coğrafyasındaki Gayri Müslümlerin zulmünden İstanbul ve Anadolu’ya sığınan muhacirlerin rolüne şöyle dikkat çeker;

“…Bize vatan sevdasını elli seneden beri Rumeli’den Adalardan kafile kafile sürekli gelen muhacirler öğrettiler… Çünkü onlar, vatan acılarını kendi etinde hissetmişlerdir.”

İstiklal Mücadelemize İlişkin Düşünceleri

Tek bir kurtuluş çaremiz vardır;

“..Bu memleketin Türkçe konuşan Müslümanları; akıllarını başlarına bir an önce devşirir de Avrupa’nın bütün uyanan milletleri gibi milli bir lisan, milli bir mektep, milli bir vicdan, milli bir iktisat, milli bir paylaşım sahibi olurlarsa kurtulurlar.

…Kuzu gibi Anadolu’nun birdenbire arslan kesilişini anlayamıyorlar; O Anadolu ki Hz. İsa gibi halimdi. O Anadolu ki, vergi vere vere, zulüm göre göre, Yalnız o Anadolu askere gide gide, Osmanlı idaresinden bezmişti, kendi milliyeti Türklükten usanmıştı, istiklalinden vazgeçmişti, illallah ediyordu, ecnebi idareyi kabul etmeye hazırdı… İşte bu istiklal galeyanı, o Anadolu’dan çıktı. Yalnız o Anadolu, o güne kadar bir adam bekliyordu.

…Yeni istiklal, bir ana çocuğunu nasıl ağrılar ve acılar içinde doğurursa, anavatanın ortasında öyle doğdu. Vatan dışından ve içinden düşman ayakları altında idi. Osman Gazi’nin aşiretinden iki yüz senede cihangirane bir devlet çıktığını mucize addedenler, Ankara’nın mustarip bağrından dört sene içinde yeni bir devletin çıkmasını nasıl telakki ederler. Hem de bu istiklal hangi devlerle güreşti… Büyük Millet meclisinin açılacağı binanın üzerinde bile Fransız bayrağı dalgalanıyor ve içinde işgal kuvvetleri karargâh kurmuş, oturuyorlardı… Cumhuriyetin çekirdeği olan kuvvet, iki senede bütün yurtları birer birer kurtardı. Bu günkü vatanı yoktan var etti. Bu günkü vatan miras bırakılmış değil, Cumhuriyetin bizzat fethettiği bir ülkedir.

…Türkler istiklallerini kaybetmek tehlikesinde kalırlarsa asil bir isyanla; “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” derlerdi. Bükülmektense ölmek isteyen hür insanların ağzından çıkan sözlerin, bu söz en güzelidir.”

Yazımı Yahya Kemal’in İstiklal mücadelemizi özetler nitelikteki bir sözü ile bitiriyorum:

“Bu geride bıraktığımız dört sene içinde, dört yüz sene yürüdü”

 

 

 

 

 

 

 

 

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları