MISIR VE TOPYEKÛN ORTADOĞUYA BAKINCA AKLIMA GELENLER

Ortadoğu haritası yirminci yüz yılın ilk çeyreğinde, o günün etkin emperyalist devletlerince, kendi menfaatlerine göre oluşturulmuş bir coğrafyadır. O tarihlerde bölgede ABD yoktur. Diğerleri de Avrupa kıtasının farklı ülkeleridir.

 

Yaklaşık bütün Ortadoğu Osmanlı vatanının bir parçasıdır. Yaklaşık dört yüz yıl huzur içinde, Müslümanlarla beraber iç çatışma yaşamadan; ateşe tapandan, şeytana tapana, Yahudi ve Hıristiyanların adı bilinen ve bilinmeyen mezhepleri ile kırk kadar etnik yapı birlikte, Özgürlük, hak ve adalet ilkelerine dayanan barış içinde bir hayat sürmüşlerdir.

 

Bölgede, İsrail dışında, tam bağımsız ülke var mıdır?

 

Buna verilecek cevap, “hayır” olacaksa, başkaca soruya da ihtiyaç olmayacaktır.

 

2005 yılında, Mekke’de Seyyid Abdullah Attas,

 

– Sanal olarak bir İslam dünyasından söz etmek mümkündür, ama reel bir İslam dünyasından bahsetme imkanı yoktur”, demişti.

 

Ben resmen var olan ve İslam Ülkesi olarak mevcut organizasyonlardan bahsettiğimde,

 

“- Emperyalizm o kadar güçlü ki, bu bahsettiğiniz elli küsur devlet, emperyalizmin akvaryumunun içini dünya sanıyorlar; tamamen emperyalizmin içindeler,” demişti.

 

Sıra Türkiye’ye geldiğinde ise,

 

– Evet, sadece Türkiye bu emperyalizm havuzunda, başı dışarıda duruyor. Başı dışarıda olduğu için  emperyalizm kıskacından kurtulma ve ötekileri de kurtarma umudu var”, diye eklemişti.

 

Bu öyle bir tiyatro ki, yazar ve rejisörün adı afişte yazmıyor. Bütün roller de figüranlara göre düzenlenmiş. Bu tiyatroda“jeune piemier” başrol oyuncusu olmadığı gibi  rolü belirlenmiş aktör de yok.

 

Onun için de her şey kendiliğinden halk tarafından yapılıyor, görünüyor.

 

Eskilerin “kör döğüşü” dedikleri, ne olduğu belli olmayan, kimin kime dost, kimin kime düşman olacağı belli bilmeyen figüranlardan “karşı strateji” geliştirmesini beklemek, “badem gözlü kör” icat etmek kadar zor görünüyor.

 

Tiyatronun işleticisi ana kumandayı elinde tutuyor. Mülk sahibi ise, “şu bina benim” diye övünerek, “sığınmacı” statüsünde “gecekondu”da yaşıyor.

 

Kudüs’deki Cami, Kilise ve Havra idaresindeki uygulama örnekleri gibi, sorunun son bölümünün cevabını “tarihi ve kültürel miras”da bulmak mümkündür.

 

Yukarıda andığım, Mekke’de yaşamış ve orada Hakk’a yürümüş Seyyid;

 

“- Emperyalizm öyle güçlü ki, dünyanın neresinde olursa olsun; dili, rengi, mezhebi ne olursa olsun, her hangi bir Müslüman kendisini emperyalizme karşı koruyacak bir güç olduğunu bilmese, –inanın– ne “Kelime-i Şahadet”i, veya “Kelime-i Tevhidi”, ne de Müslüman olduğunu yüksek sesle söyleyebilir” demişti.

 

-Gerçekten durum böyle mi, dediğimi hatırlıyorum.

 

“- Evet tam böyle. Böyle bir gücün bizi koruduğunu bilmesek, biz bile Mekke’de, Kâbe’nin içinde “Tekbir” getiremeyiz veya Müslüman olduğumuzusöyleyemeyiz”.

 

Biraz şaşkın, biraz da heyecanla sordum:

 

– Bu gücün adı ve maddi olarak varlığı var mı, varsa adı nedir?

 

– Tarihi ve kültürel mirastan gelen bir güç ...

 

Sözünü keserek tekrar sordum,

 

Bu gücün adı var mı?

 

Sakin bir üslupla cevap verdi:

 

“- Ceyşü’l etrak!” (Türk Ordusu!.)

 

Ve ekledi:

 

Kadere bakın ki Türkiye’deki İslamcılar bunu fark edemiyor veya anlamıyorlar.

 

 

 

İşin garibi, mirasyedi torunların eline geçen mirasın yağmalanacağı, parçalanacağı ve elden çıkartılacağı hiç mi hiç aklıma gelmemişti.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*