NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE! – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______1 Kasım 2018_______

NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!

Paylaş:

29 Ekim 2018

M. Hayati Özkaya

Trablusgarp’ın ardından gelen Balkan bozgunumuzun hazin sonunu biliyorsunuzdur. Hiç ihtimal vermediğimiz bir yenilgiden sonra atalarımıza yakışmayacak bir şekilde terk ettik er meydanını. İlk önce Karadağ, sonra Bulgaristan derken Sırbistan ve Yunanistan harp açtı bize, Tarih 1912’ydi.

İşin tuhafı, bu âlem bizden sorulur havasıyla ellerinde oyuncak ettikleri devletleri, Osmanlının üzerine gönderen büyük devletler de (Rusya, Fransa, İngiltere …) bizim bu savaşı bu kadar kolay kaybedeceğimizi hiç zannetmiyorlardı. Fakat ne yazık ki biz, can verip kan dökerek vatan yaptığımız toprakları dünkü meyhanecilerimize, çobanlarımıza, çok değil bir iki hafta içinde bırakarak gerisin geriye çekildik. Kosova’nın, Komanova’nın Lüleburgaz’ın hatta Edirne’nin anahtarlarını bir bir teslim ederek…

Falih Rıfkı, Batış Yılları’nda anlatıyor:

Hasta ağabeyim “Memleketin böyle gününde izin alınmaz.” demiş, Çerkeş’ten beraber geldiği taburu ile ateşli ateşli cepheye gitmeye hazırlanmıştı. Sirkeci garında bir akşamüstü onu uğurlamıştım. Bir yasemin çubukla cigarasını içiyor, vagonun içinde süngü takma talimleri yapan redifleri göstererek:

-Bazıları silah kullanmayı da yolda öğrenecekler, diyordu.

O akşam yola çıktılar. Ertesi gün hemen hemen cephe içinde trenden indiler ve başlarında ağabeyim ve subayları olmak üzere hepsi öldüler.

Yeni cami avlusunda

Ezan sesi var

Ezan sesi değil be annem

Sevdiğimin yası var

Neyse ki kaybettiğimiz toprakları paylaşmakta güçlük çeken Balkan devletleri Bulgaristan’a kafa tutunca, bu karışıklıktan faydalanmayı beceren ordumuz Edirne dâhil bütün Doğu Trakya’yı bir yıl sonra geri almış, II. Balkan savaşını zaferle sonuçlandırmıştı. Gerçi bu zafer, buruk bir zaferdi. Çünkü 550 yıl hüküm sürdüğümüz topraklar elden çıkmıştı.

Ancak Çerkeş’ten yola çıkan taburun hikâyesini çocuklarına anlatma fırsatı bulamayanlar kısa bir zaman sonra 1.Cihan Harbi’yle sarmaş dolaş olmuş; Sarıkamış’ta, Kafkaslarda, Çanakkale’de, Yemen’de ve daha nice yerlerde kırık dökük hatıralar ve cansız bedenler bırakmışlardı.  Bu cephelerde Azrail’e henüz teslim olmayanlar, yara bere içinde de olsa memlekete sağ olarak dönenler, gazilerimiz, “henüz işimiz bitmedi” dercesine o yorgun ama inatçı bedenleriyle yeni cephelere koşacaklardı. Çünkü payitahtımız işgal altındaydı.

Boğazın üzerine düşen mehtabı İngiliz ve Fransız subaylarıyla el ele, kol kola büyük bir neşeyle seyreden Rum ve Ermeni dilberleri kendilerinden geçerken yurdumuzu paylaşmak isteyen devletlerin harp gemileri de bir sırtlan gibi İstanbul limanına giriyordu. İşte o sırada bu gemilerin gelişini Haydarpaşa’dan takip eden “sarı saçlı, mavi gözlü bir Türk askeri” yaveri Cevat Abbas’a dönerek:

“Gelirler ve bir gün, geldikleri gibi giderler…” diyordu. Tarih 13 Kasım 1918’di.

Yaşamaz ölümü göze almayan

Zafer göz yunmadan koşar da gider

Bayrağa kanının alı çalmayan

Gözyaşı boşana boşana gider.

Sonrasını çok iyi biliyorsunuz. Artık er meydanı son yurt toprağı olan, hani şairin “Yiğitler kan döker bayrak solmaya/ Anadolu başlar vatan olmaya” dediği bu cennet topraklardı.

15 Mayıs 1919’da güzel İzmir de işgal edilince sabrımız iyice taşmış “Yaşasın Venizelos!” naraları midemizi bulandırmıştı. Ak pak sularında gezinen yabancı bayraklı harp gemilerinden dolayı perişan olan Ege’nin ve Akdeniz’in aksine Karadeniz’in suları her zamankinden daha bir hırçın daha bir coşkun halde kıyıyı dövmeye başlamıştı.

Çırpınırdı Karadeniz bakıp Türk’ün bayrağına

Fazla değil, İzmir’in Yunan orduları tarafından işgal edilmesinden dört gün sonra, 19 Mayıs 1919’da Bandırma adını taşıyan o meşhur gemi suları yara yara Samsun limanına demir attığı gün, üzerimizdeki kara bulutların dağıldığına tarih de şahit oluyordu. Çünkü ufuktan yeni bir “güneş” doğuyordu.

Bundan sonrasını kronolojik bir sıralamayla uzun uzun anlatır tarih kitapları. Ben kısaca özetleyeyim olup biteni.  Yıllardır birçok cephede yedi düvelle vuruşmaktan yorgun düşen fakat pes etmeyen Türk milletinin büyük bir iman ve inançla kurduğu yeni bir devlet 23 Nisan1920’de Anadolu bozkırın ortasında büyük bir gururla yükselirken biz, henüz Yunanla hesaplaşmamıştık. Yani henüz, birinci ve ikinci İnönü savaşlarını yapmamış, henüz Sakarya’da şahlanıp 26 Ağustos’ta büyük taarruzumuzu gerçekleştirmemiş, henüz “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” Emrini o büyük komutandan almamıştık.

Akdeniz’in incisidir vatanım

Onun için akıtırım al kanım

Türk oğluyum söylenir adım sanım

diyerek dağlar taşlar aşan, aslan yürekli Mehmetlerimiz 9 Eylül 1922’de İzmir’e girerken Mustafa Kemal Belkahve’den İzmir’i seyrediyor, Kadifekale’ye ise ay-yıldızlı bayrağımız çekiliyordu.

Artık Anadolu düşmandan temizlenmiş, hür ve bağımsız yeni bir Türk devleti tarih sahnesinde muzaffer bir şekilde yerini almıştı. Yediden yetmişe, köyde şehirde herkes hep bir ağızdan

Yaşa Mustafa Kemal Paşa, yaşa!

Adın yazılacak mücevher taşa

diyordu.

Bir gün sonra, Gazi İzmir’deydi. Karşıyaka’da kendisi için hazırlanmış bir köşke bir kafile eşliğinde gider. İki sıralı karşılayıcılarının arasından geçerek evin kapısına varır. Mermer merdiven basamaklarını çıkarken birden durur. Gözleri sertleşmiş, bakışları dumanlanmıştır. Yüzü donuk ve gergindir. En yakınında bulunanlara sorar:

-Bu nedir?

Orta yaşlarda bir bayan cevap verir:

-Yunan bayrağı Paşam! Bu eve yerleşen Yunan Kralı Konstantin buraya girerken bu taşlığa serilen Türk bayrağını çiğneyerek geçmişti…

-Hata etmiş. Ben bu hatayı tekrar edemem. Bayrak, milletin şerefidir. Ne olursa olsun, yerlere serilemez ve çiğnenemez. (1)

Der ve bayrağı yerden kaldırtır. İşte size Ne mutlu Türk’üm diyen adam. İşte Türkoğlu Türk, işte Atatürk.

Şimdi eğri oturup doğru konuşmanın zamanıdır diyerek yüz yılı geçkin bir zaman dilimine birlikte dönelim. Henüz ortada ne milli mücadele ne de Türkiye Cumhuriyetin Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip vardır.  Ortada sadece 1897 yılında bir ay süren Osmanlı -Yunan savaşı ve bir de bu savaş esnasında yazılan Mehmet Emin Yurdakul’un Cenge Giderken adlı şiiri vardır.

“Ben bir Türk’üm; dinim, cinsim uludur;” diye başlayan bu şiiri Mustafa Kemal mektep sıralarındayken okumuş, şairin

“Ben en hakir bir insanı kardeş sayan bir rûhum;

Bende esîr yaratmayan bir Tanrı’ya îman var.”

düşüncesini iliklerine kadar hissetmiş, benimsemiştir. Zaten Mustafa Kemal’i farklı düşünmek de mümkün değildir. Çünkü onun karakteri ne faşist Hitlere ne de komünist Stalin’e benzer. Örnek mi istiyorsunuz? Mesela, Çanakkale’de Mehmetçiğimizle savaşan Anzak askerleri ve onların anneleri için söyledikleri bütün insanlık için ders alınacak çapta sözlerdir:

“Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar. Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar. Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır”

Evet, işte bu duygular ve düşünceler çerçevesinde kendini yetiştiren ve varlığını Türk varlığına armağan eden bir liderin Türk çocuklarından her sabah “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım” diyerek derse başlamalarını istemesinin ne mahsuru var?

Andımız kimin için ve niçin yanlıştır?

(1) Tek Adam II, Şevket Süreyya Aydemir, Remzi Kitabevi, İst. s.512, 2011.

(Milli Devlet Gazetesinin 52. sayısından alınmıştır.)

Paylaş: