Niçin efsane ve destanlarla uğraşıyorum?

11 Mart 2018

Önce Türkçü olduğum için. Sonra bir Türk bilimci, yani bir Türkolog olduğum için. Türk bilimci dar anlamda Türk dili ve edebiyatıyla uğraşan kişidir. Geniş anlamda Türklükle ilgili her şey Türk bilimi alanına girer. Dil, edebiyat, tarih, efsane, destan… Türklerin dinleri, inançları, gelenekleri, sosyolojisi, psikolojisi… Türk coğrafyası, Türk iktisadiyatı, Türk sanatı…

Elbette Türk bilimciler bu alanların hepsine birden giremezler. Kimileri dil, kimileri edebiyat, kimileri tarih alanında derinleşmiştir. Kimileri de bunların birkaçıyla birden uğraşır. Ben daha çok dil, tarih, destan ve efsanelerle uğraşıyorum.

Fakat bugünlerde destan ve efsanelerle uğraşmamın başka sebepleri de var. Atsız hakkında bir kitap hazırlıyorum ve Atsız beni ister istemez Türklerin destan ve efsane çağlarına çekiyor. Zaten Atsız’ı tanıyanlar bilirler ki Atsız demek efsane demektir: Dünya denen mezellete dalsın her isteyen / Ben ırkımın şeref taşan efsanesindeyim.

Mezellet sözünü yeni nesiller bilmeyebilir. “Bayağılık, aşağılık olma hâli” demektir. Aynı kökten zillet ve zül (zul değil) kelimeleri de bayağı ve aşağılık olma hâllerini ifade eder. Kelimelerin çağrışımında çamur vardır, cüruf vardır, çirkef vardır. Atsız 1970’lerde yazdığı bu şiirde ülkenin ve dünyanın durumunu böyle görüyor ve “ırkının şeref taşan efsanesine” sığınıyordu. 2000’leri, 2010’ları yaşamamıştı.

2000’leri biz yaşadık; 2010’ları da yaşamaya devam ediyoruz. Şimdi mezellet kelimesinin çağrıştırdığı her şey var. Çamurlara batıp çıkmadan yollarda yürümek mümkün değil. Etraf, yürümeyi, giyinmeyi, konuşmayı bilmeyen insanlarla dolu. Üstelik ne kadar çirkinlik varsa halkçılık adına, halka inmek adına yüceltiliyor. Böylece yüce sandığımız makamlardan da üstümüze çamur sıçrıyor, çirkef akıyor. Yüzler bakılacak gibi değil, konuşmalar dinlenecek gibi değil. Yalana dolana küfürler karışıyor; düzenbazlıkla dalkavukluk, sahtekârlıkla mürailik at başı gidiyor. Cemaatler çeteleşmiş, birbirleriyle çekişiyor. Din diye ağızlarını açanlar ahlak kavramını bir yana atıp dini sadece uçkurla uğraşan bir kurum hâline getiriyor. Ağızlarından Allah düşmüyor, fakat Allah’ın alîm ve basîr olduğunu, her şeyi bildiğini, her şeyi gördüğünü unutuyorlar.

Mezellet bu işte. Bir takım zelil insanların bir takım makamlar üzerinde tepinmesi. Zilletin böylesini yaşamamıştık. Kim bilir, belki biz, dünyanın daha beyaz olduğu, insanların daha düzgün ve güzel olduğu masal çağlarından geldik de onun için yeni Türkiye dedikleri bu ülkeye uyum sağlayamıyoruz. Atsız diyor ki:

“Mazide eşsiz bir güzellik vardır. Çünkü artık bir daha geriye gelmeyecektir. Çünkü orada hep ölüler yaşamakta ve suçlarından sıyrılmış olarak yalnız büyüklükleriyle bize bakmaktadır. Mazi güç kaynağı, fazilet ırmağıdır.” (Ötüken, Ocak 1972).

Geçmişin güzelliklerini güzel insanlar görebilirler. Çirkefe batmış insanların “ecdat” diye ağızlarını açmaları, olsa olsa ecdat ruhlarını acı acı gülümsetir. Geçmişin erdemlerini namuslu insanlar fark edebilirler. Namusu sadece belden aşağı indirgeyip her türlü ahlaksızlığı, vurgunculuğu, yalan dolanı olağan hâle getirenler, geçmişin erdemlerini göremezler. Onların gördükleri ve göstermek istedikleri geçmiş, çirkefe bulanmış kendi siluetlerinin yansımasından başka bir şey değildir.

Mezellet kavramının çağrıştırdığı bütün çirkinlik ve yolsuzlukların olağan hâle getirildiği böyle bir yeni Türkiye ortamında efsaneler ve destanlar ruhlara ferahlık verir. Mazide, destanlarda, efsanelerde eşsiz bir güzellik vardır. Efsane ve destanların duru pınarlarında kendimizi arıtabiliriz. Ve her şeyden önemlisi şudur:

Türklüğü ve güzel ülkemizi mezelletten kurtaracak güç, efsanelerden, destanlardan, tarihten ve genetik mirasımızdan gelecek olan güçtür. O güç, yozlaşmamış, güzel insanlarımızda hâlâ mevcuttur.

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*