Nufus Kalkınmaya Mani Mi? – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______25 Mayıs 2011_______

Nufus Kalkınmaya Mani Mi?

İskender Öksüz
Paylaş:

15.11.2010 
 
Brahmin Sessa, icat ettiği Çatarunga oyununu Raca’ya arz etti. Raca oyuna bayıldı. Sekize sekiz, altmış dört kareli, iki rengin münavebeyle döşendiği tahtada atlar, filler, askerler savaşıyordu. Raca, Sessa’ya, “Dile benden ne dilersin!” buyurdu. Sessa, “Efendim”, dedi, “tahtanın ilk karesine bir buğday tanesi, ikincisine iki, üçüncüsüne dört, sonra sekiz buğday koysanız ve böyle devam etseniz. Benim ekmeğim çıkar.” Raca içinden “Akla bak” diye düşündü. “Dile benden ne dilersin diyorum, adam buğday tanesi istiyor”. Ama düşüncesini seslendirmedi, dönüp vekilharcına “Verile” dedi.

Kimin aklının üstün olduğu birkaç gün sonra anlaşıldı. Vekilharç, saray deposunda buğday kalmadığını, fakat bugün satranç dediğimiz oyunun tahtasının karelerinin hâlâ tükenmediğini haber veriyordu.  Şimdi hesaplayabiliyoruz: Sessa’nın siparişi, her biri 25 miligramlık buğday tanesiyle tam 461 milyar ton buğday ediyor ki bu Everest Tepesi kadar bir yığındır. Dünyada bu kadar buğday o zaman yoktu… Şimdi de yok.

Malthus yanılmış olamaz mı?

Asırlar, asırlar sonra bir İngiliz, Thomas Robert Malthus, belki uykuyla uyanıklık arasında, Sessa’yı, satranç tahtasını ve dünyanın buğdayının geometrik artışa yetmeyeceğini düşünürken, birden sıçradı. Dünyada geometrik artan başka bir şey vardı: Nüfus! Ve “Malthus Teorisi” doğdu: “Kaynaklar aritmetik diziyle artar: 1, 2, 3, 4… diye. Nüfus geometrik diziyle artar, 1, 2, 4, 8… diye. Eninde sonunda nüfus kaynakları tüketir. Dünya kıtlığa mahkûmdur!”

Eğlenceli ve bugünkü vampir hikâyeleri gibi zevk vererek korkutan bir teoriydi bu. (Ben kaynakların niçin aritmetik diziyle artacağını hiç anlamadım ama…) 19. Asrın insanı Malthus’a büyük çapta inandı. 20. Asrın insanı da. Sonra iki tane çarpıcı gelişme oldu…

Birincisi tıptaki ilerlemedir. Antibiyotiklerin icadı ile ömür beklentisi birden sıçradı. Antibiyotiklerin etki etmediği öldürücü virütik hastalıklar da aşı ile durduruldu. Bu gelişmeler bütün ülkelerde ölümleri azalttı, nüfus dünya çapında patlama halinde artmaya başladı.

Malthus bu gelişmeyi göremedi ama görseydi mutlaka “ben dememiş miydim?” derdi…

İkinci gelişme Malthus’un canını sıkacak yöndedir: Suni gübre, ıslah edilmiş tohum ve tarımın makineleşmesiyle yaşanan “yeşil devrim”! Bu üretim patlaması, nüfus patlamasının üstünde seyretti ve kimse, Maltuhusian bir kıtlık çekmedi.

Sonuç nedir? Bir-bir berabere mi kalındı? Hayır.

Hayır ve en büyük sürpriz: Sonucu belirleyen, bunların tamamen dışında üçüncü bir etkendir: Endüstrileşme ve şehirleşme. Aileler ve özellikle kadınlar, Malthus’a falan kulak asmadan kaç çocuk sahibi olacaklarına kendileri karar verdi.

Özellikle kadınlar diyorum çünkü doğum konusunda toplumda müthiş bir eşitsizlik vardır: Nüfusun yüzde ellisi bebeklerin yüzde yüzünü doğurmaktadır!

Şehirli aile, ortalama iki çocukla yetindi. Kadın başına iki çocuk nüfusun sabit kalmasına yetmemekte, ihtiyarlamasına ve azalmasına yol açmaktadır. Yenileme doğurganlık oranı, yani nüfusun sabit kalabilmesi için bir kadının ömür boyu sahip olması gereken çocuk sayısı 2’nin az üzerindedir.

Nüfusun artma ve azalmadan başka eğlenceli yönleri de vardır. 0-4 yaş arasındaki nüfusu yatay bir şeritle gösterin. Sonra bunun üzerine, uzunluğu 5-9 yaş aralığındaki nüfusa göre ayarlanmış bir şerit daha koyun ve böyle devam ederek 80-90-100’lü yaşlara doğru gidin. Elde ettiğiniz şekil yaş dağılım ağacıdır. 19. Asra kadar ölüm yaşa pek bakmadığından ağaç hep çam şeklindedir. 0-4 aralığı en uzun banttır. 5-9 biraz daha dardır ve böylece geriye pek kimsenin kalmadığı 100-104 bandına doğru çıkarsak gittikçe daralan bir çam silueti elde ederiz.

Şehirleşmeyle birlikte nüfus fren yapar ve bu fren önce yeni doğanlarda hissedilir.

0-4 bandı daralır. Birkaç on yıl geçince ortası şişkin, altı dar, üstü konik bir şekil belirir. Buna armut deniyor.

Nihayet, şehirleşmenin tamamlandığı ülkelerde nüfus ihtiyarlıyor ve sonunda yaş ağacı düzleşiyor. Bu ağacın altı, ortası ve üstü arasında pek bir genişlik farkı yoktur. Buna selvi diyebiliriz…

Armut tipi toplumlar

Ağacın şekli ülkenin sosyal psikolojisini de belirler. Çam ağacına sahip ülkeler atak, dinamik, acul davranabilir. Çünkü çoğunluk çok gençtir. Armut tipinde geniş bel meselâ 20-24 yaş arası üniversite öğrencisine tekabül ediyorsa dünyayı değiştirme arzusu, pop müzik ve marihuana kültüre hâkim oluverir. Selvi ağaçlı ülkelerden sinsi, sabırlı, uzun vadeli hesaplar beklenir. Yönetim biliminin kurucusu Peter Drucker, 1968 olaylarını, İkinci Dünya Harbi sonrası bebeklerinin çıkardığını savunur. 1945 yılında terhis olup aile yapısına dönen askerler, 1946’da başlayıp 1950’ye kadar süren bir bebek patlamasının babalarıydı. Bu harp sonrası bebekleri, nüfus ağacında, yine Drucker’ın benzetmesiyle, “yuttuğu tavşanın şişkinliğinin kobranın karnındaki seyri gibi” aşağıdan yukarıya doğru yıllar boyu yükselip durdu. Onların davranışları ülkelerin toplum psikolojisine hâkim oldu. Çünkü kalabalıktılar. 1968, bu bebeklerin üniversite çağıdır. “On yıl sonra, 1978’de”, diyor Drucker, “bu nesil ekmek parası peşindeydi ve toplumun geri kalanı da bu bebeklerle birlikte takım elbise ve kravata yöneldi.”

Peki Türkiye?

Yirminci asrın başı, Türkiye için felâket yıllarıdır. Justin McCarthy’nin tabiriyle ölüm ve sürgün şeklinde yürüyen etnik temizlik sonucu 1922’de geriye topu topu on milyonun biraz üstünde bir nüfus kalmıştı. Mutlak olarak da kilometre kareye düşen sayı olarak da Batı Avrupa’nın çok gerisinde bir nüfusumuz vardı. Katledilmeseydik 1922’ye 20 milyon civarında bir nüfusla girerdik. Bugün 100 milyonun üstünde olurduk.

‘10 yılda 15 milyon’un sırrı

Türkiye’nin şansı nüfusun köylülüğüydü. Onlar sayesinde önce on yılda on beş milyon genç yarattık. Sonra bu rakam otuza, kırka, altmışa doğru yükseldi. 1950’den sonra şehir nüfusunun hızla arttığı görülür. Fakat artış temelde köy kaynaklıdır. Şehir nüfusunu şehirliler değil, şehre göç eden köylü arttırmaktadır. Bir de bu ailelerin ilk nesillerinin dünyaya köydeki sıklıkta getirdikleri bebekler… Sonuçta, 1960’ta Türkiye nüfusunun yüzde 75’i köyde iken bugün yüzde 20’si köydedir ve köylü oranı inmeye devam etmektedir.

Profesör Frederick C. Shorter, göç almasaydı, İstanbul nüfusunun yirminci asırda hiç artmayacağını, belki de biraz azalacağını hesaplamaktadır. Daha 1900 yılında şehirlerde doğurganlık, yenilenme sınırında veya o sınırın altındadır. Öyle anlaşılıyor ki, yeni gelenlerle kız alınıp verilmeseydi,  günümüz İstanbul’unda kabaca 500 bin hakiki İstanbullu bulunacaktı.

13-15 milyon gibi pek küçük rakamlarla başladığımızdan olmalı, Malthus yanılgısı bize geç geldi. Fakat geldi. Hacettepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Nusret Fişek başı çekti. Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu aşırı nüfus felâketi anlatılmaya başlandı. Vehbi Koç da ikna edildi ve Türkiye Aile Sağlığı ve Nüfus Planlaması Vakfı kuruldu. Doğum kontrolü araçlarının propagandası yapıldı, filmler çevrildi, kullanım eğitimi verildi, araçlara kolay erişilmesi sağlandı. Nüfus artmasın diye bir de kanun çıkarıldı. 1994’te nüfus meseleleri ve çözümüne yaptığı üstün katkıdan dolayı vakıf başkanı Vehbi Koç’a Birleşmiş Milletler adına bizzat Genel Sekreter Dr. Boutros Boutros-Ghali ödül verdi.

Profesör Shorter şu gözlemi yapıyor: “Hâlbuki o tarihte Türkiye’de doğurganlık zaten yenileme sınırına varmak üzereydi.” Nitekim bu törenden tam beş yıl sonra, TÜSİAD, meşhur “Türkiye’nin Fırsat Penceresi” raporunu yayınladı. Raporun sonuçlarını çeşitli cümlelerle özetleyebiliriz. Bir cümle de şudur: Türkiye’de doğurganlık yenileme seviyesinin altında doğru inmektedir. Bundan böyle 0-4 yaş nüfusu azalacaktır. İlkokula başlayan nüfus azalacaktır. Üniversiteye giren nüfus azalacaktır. Türkiye’nin nüfusu hiçbir zaman 100 milyona varmayacaktır. Asrın ikinci yarısında da nüfusun tamamı azalacak, Türkiye ihtiyarlayacaktır.

Geçen hafta, 5 Kasım’da Birleşmiş Milletler ve TÜSİAD, 1999’daki uyarıyı tekrarladı: Doğurganlık fren yapmıştır. Türkiye’nin nüfus ağacı önümüzdeki on yıllarda 15-65 yaş arası şişkin armuttur. Bu aralık çalışma yaşı diye nitelendirildiğinden çalışanların çalışmayanlara oranı hızla yükselebilir. İşte bu Türkiye’nin fırsat penceresidir, kaçırılmamalıdır.

TÜSİAD haklı ama…

TÜSİAD haklıdır. On bir yıl önce de haklı idi. Türkiye’nin nüfusu fren yapmıştır. Fren yapan araba gibi bir miktar daha arttıktan sonra duracak, sonra nüfus ihtiyarlayacak ve azalacaktır. Şu günler Türkiye için bir fırsat penceresidir. Yoğun yatırım ve mümkün mertebe elastik istihdam politikalarıyla bu dönemde tam istihdam sağlanmalı ve Türkiye sıçramalıdır. Üretim açısından da sosyal güvenliğin finansmanı açısından da bu avantajlı günler bir daha gelmeyebilir.

Fakat bu çevreler bize bir küçücük özür de borçlu değil mi? “Aman aman nüfus patlıyor felaket!”ten, “Aman aman nüfusumuz durdu, kaçırmayalım!”a bu ani çarkta iki tutumdan birincisi hatalı değil miydi? Demek ki neymiş? Türkiye’nin doğum kontrolüne, aile planlamasına ihtiyacı yokmuş ve nüfus gerçekten bir yerde kuvvetmiş. G20’ye nasıl girdiğimizin bir çözümlemesini yapın, görürsünüz.

Ama “doğum kontrolü” diye tutturanlar aydındı ve aydınlar her zaman doğuştan haklıdır. Gerçekler onları yalanlasa da…

Profesör Shorter, 1995’te yayınlanan analizinde, doğum kontrolü-aile planlaması aktivistlerinin verileri yanlış hesapladığını anlatıyor. Mesela hareketin merkezi Prof. Fişek’in Hacettepe’sinin kadınımızın ilk doğum yaşını ortalama 18 diye verdiği tarihte bu rakamın çoktan 21’e ulaştığını gösteriyor.

Bir şey daha gösteriyor… Türkiye’de ana-babalar, Prof. Fişek’i, Koç’u, Birleşmiş Milletler’i falan hiç mi hiç dinlememiş. Doğum kontrolü araçlarını almışlar, teşekkür etmişler. Fakat bunları, sadece daha kolay ve rahattır diye, eskiden kullanageldikleri metotların yerine ikame etmişler. Doğurganlık grafiğinde Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı’nın bir etkisi görünmüyor. Aynı yıllarda “en az dört çocuk yapın” diyen Erbakan Hoca’nın da… Aileler bunlara hiç mi hiç bakmadan bildiklerini yapmaya devam etmişler.

Peki ya maazallah Türk ana-babaları vakfı dinleseydi ve nüfusumuz meselâ 60-70 değil de 40-50 milyonda fren yapsaydı?

Nüfusun kuvvet olduğu ortada iken, “aman nüfus artmasın yoksul oluruz” lafları bana, çocukluğumda dinlediğim Yedi Deliler Ülkesi’nin gelin alayı hikâyesini hatırlatır. Gelin at üstünde düğün evinin bahçe kapısından sığmayınca o ülkenin aydınları tavsiyelerde bulunur: “Gelinin başını keselim. Atın ayaklarını keselim…”

Kalkınamıyorsanız, büyük nüfusla da kalkınamazsınız, küçük nüfusla da. Küçük nüfusun farkı, sizi küçük kılmasından ibarettir. Nüfus yoğunluğumuza bir göz atın. Kilometre kareye düşen sayı Türkiye, Almanya, İngiltere, Japonya’da sırasıyla 93, 229, 255 ve 337’dir. Nüfus kalkınmaya mani miymiş?
 
 

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları