Ormanda Köksüz Ağaç Olmak Mümkün Mü – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______16 Ekim 2012_______

Ormanda Köksüz Ağaç Olmak Mümkün Mü

Abdülkadir Sezgin
Paylaş:

Yıllar önce Iğdır ilimizin Bayraktutan köyünde, Köyün Caferi din adamı Şeyh Ahmet’in evinde misafirdim. Lise son sınıfta okuyan kızına sormuştum:

Ne olmak istiyorsun?

Kızcağız hiç beklemede cevap vermişti:

– Din Dersi öğretmeni olmak istiyorum.

Şaşırmıştım. Köy Caferi köyü, kızın babası Caferi din adamı ve Irak’ın Necef şehrinde okumuştu.

Şaşkınlığımı Şeyh Ahmed Efendiye anlatmadan önce kıza döndüm:

– İlahiyat fakültelerinde Caferilik okutulmuyor, bir yanlışlık olmasın, dedim.

Kızcağız;

Biliyorum, ben Caferiliği öğrenmek için değil, din dersi öğretmeni olmak için okumak istiyorum.

Vakti gelmişti, dönüp Şeyh Ahmed’e, “- sen ne diyorsun”, dedim.

Şeyh Ahmed, bir halk adamı, halk önderi, yetişmiş bir insan… Bu tanımlara uygun bir cevap verdi:

– Bizler Müslüman’ız ve İslam’ın Caferi mezhebini kabul etmişiz. Iğdır’da çoğunluk halinde yaşıyoruz, ama Türkiye’de çoğunluk Sünni ve Hanefi mezhebindendir. Bu okullardaki zorunlu din dersleri olmasa, milletimizin büyük çoğunluğunun inanış, duyuş ve yaşayışını kimden, nasıl öğreneceğiz? Bu din dersleri sebebiyle kültürel olarak büyük bütüne uyumlu hale geliyoruz.

Şeyh Ahmed’in “büyük bütün” dediği Türk Milleti’nin büyük bölümüdür. Caferilik, Şia’nın bir kolu: mezhebidir. Bu mezhepte, üstelik din adamı birisinin bunu demiş olması son derece önemli…

* * *

1925 yılı sonunda 677 sayılı kanunla diğer tarikatlarla birlikte yasaklanmış Bektaşi Tarikatı mensuplarının kalkıp da “biz zorunlu din dersi istemiyoruz, bu dersle çocuklarımızı Sünnileştiriyorlar” demelerini ise izah bile edemiyorum.

Kaldı ki, Bektaşiler Şii de değil. Onlarla aramızda mezhep ihtilafımız da yok.

Televizyonda ormanla ilgili bir program seyrederken problemi çözdüm.

Nasıl mı?

Küreselleşme dedikleri şey, iletişimin gelişmesiyle dünyanın küçülüp bir köy haline gelmesi demiyorlar mı?

Ormana uçaktan baktığınızda, küçük ağaçlar, arada kalmış fidanlar, kırılmış dallar, rüzgârdan toprağını kaybetmiş ve kökünü örtüp koruyacak toprak kalmadığı için devrilmiş, kurumuş ağaçlar gözükmüyor. Uçaktan yemyeşil orman gözüküyor.

Orman bir tek ağaç gibi alımlı, şirin ve güzel görünüyor.

Hiçbir kamera da ormandaki kopmuş dalları, devrilmiş ağaçları çirkin görünen yerleri de çekip göstermiyor olmalı…

Orman gibi görünebilmek için bile ağacın ayakta kalabilmesi gerekir. Ayakta kalabilmesi için de köklerinin derinde olması, bu kökleri tutan, koruyan, saklayan toprağın bulunması lazım.

İnsan olarak bizim ayakta durmamızı sağlayan sır da merhum Atatürk’ün şu sözlerinde gizli:

“- Milletimiz dil ve din gibi iki fazilete sahiptir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet milletimizin kalp ve vicdanından söküp alamamıştır ve alamaz” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri,C.II, s.70-71).

Demek benim yaklaşık bin yıllık kültürümün tarihi kökleri kesilmiş, onu koruyan, besleyen, geliştiren “toprak ana” yelle veya sele gitmiş.

Küresel güç yelden de selden de güçlü bir âfât… Bir hortum etkisi yapmış, hâlâ yapmaya da devam ediyor.

Kayseri çevresinde bir söz var: bir dere yatağında kendi halinde akan küçük bir su parçası görenler sormuşlar, yolculuk nere, dere cevap vermiş:

– Büyük suyun olduğu yere gidiyorum, dermiş.

Orman için ağaçların kalkıp gitmesi, ormana kavuşma istekleri de duyulmuş şey değil.

Küresel güç mü, neyse, o mu, yoksa geçen yüz yılın en önemli silahı olan ideolojiler mi bir şeyler alıp gitmiş.

Hiç olmazsa “büyük bütüne uyumlu olma İhtiyacı”nı bile bırakmamış.

Bir zamanlar elinde Zülfikar misüllü palası ile dünyaya “nizam veren”, “Allah” adını yüceltmek aşkına devran eden Yeniçeri’nin yüreğindeki aşk küllenmiş, gitmiş.

Ha yele gitmiş, ha sele! Ne fark eder…

Bütün Balkanları Müslümanlaştıran ecdadımın anlayışı nasıl olur da bu kadar kolay değişip bu hale gelebilir?

Yoksa bunu diyenler Hacı Bektaş Veli’yi “din ulusu” saymıyorlar mı ?

Tam bunu yazıyordum ki, telefon çaldı ve bir Bektaşi Babası:

– Alo, dedi.

Bu soruyu kendisine sordum. Erenler buyurdular:

Bunu diyenlerin anası- babası Bektaşi olabilir. Onlar da çocuklarına doğruyu öğretmiştir. Bundan emin olun. Ancak okulda öğretilenlerin yetersizliği ve, … bir de bu küreselleşme denilen emperyalist canavar varya, asıl bela oradan geliyor. İstemeyen de, istetmeyen de o”.

İtiraf etmeliyim ki, “çocuklarımıza din dersi okutmayın” diyenler son derece küçük bir guruptur ve Alevi çoğunluğu da Şeyh Ahmet’ten çok farklı da düşünmüyor.

Ama örgütlü ve dindar olmayan azınlık, örgütsüz çoğunluğu istediği gibi yönlendiriyor. Hatta bu azınlığa mensup birileri de Avrupa’daki bazı merkezlerin katkısı ile Aleviliği İslam’dan ayırıp bağısız  bir din haline getirmek için uğraşıyor. Bu örgütlü azınlık gurubun özellikle aydınlar ve medya üzerindeki tesiri çok fazla olduğu için de Milletin çoğunluğu da bütün Alevileri onlar gibi zannediyor.

Bu algı yönetimi ve etkilemesi de problemin azalması yerine artmasına sebep oluyor.

Çocuklarımızı, kardeşlerimizi bizden koparan; bizi bize yabancılaştıran bu canavara, emperyalist güçlere karşı güç birliğine, iş birliğine ihtiyacımız –hala– yok mu diyorsunuz?

Pirsultan Abdal demiyor mu

Küffara kılıç çalalım,

Gelin canlar bir olalım!”

Bize kalırsa, küfür de küffar da içimizde. Önce içimizdeki; yüreğimizdeki, kafamızdaki küfre ve küffara kılıç çalalım.

Her türlü yanlıştan, bağnazlıktan, kötülükten kurtulalım. Yunus Emre’nin dergâha taşıdığı odunlar gibi dosdoğru olalım.

Sonra, sonrası her şey kolay hale gelecektir.

O zaman büyük bütüne uyuma ihtiyaç kalmaz; çünkü biz “O” oluruz. Yani tek ağaç o zaman orman olur.

Haydi, herkes iş başına!

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları