OSMANLI DEVLETİNİN RESMİ DİLİ TÜRKÇEYDİ, PADİŞAHLAR DA TÜRKÇECİYDİ

Osmanlı devletinin resmi dili, başlangıçtan beri Türkçeydi. Ama Medrese eğitimi alan, Arapça ve Farsça bilen devlet adamları ve onların katipleri, biraz da sanat ve hüner göstermek için resmi yazışmalarda bu dillerden kelime ve terkipler kullanarak Türkçenin ağdalı ve anlaşılmaz bir hale gelmesine yol açtılar. İlk defa III. Selim, edebiyattaki halk dilinin kelimelerini klasik edebiyatımızda kullanılmasını savunan Türkî-i basit hareketinden etkilenerek Türkçenin sadeleştirilmesi yolunda ilk adım atan Osmanlı padişahı oldu.

II. Mahmut, 1827 yılında 40 öğrenciyle açılan Tıphane-i Amire’ye verdiği önemi ve tıp ilminin Türkçe öğretilmesi konusundaki hassasiyetini Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’ye gönderdiği mektupta şu sözlerle dile getiriyordu:”…Biz, gerek askerimiz, gerek memleketimiz için iyi hekimler yetiştirip sağlık hizmetinin gerekli olduğu yerlerde görevlendirilmelerine ve tıp bilimini kendi lisanımızla öğretebilmek için gerekli kitapların yazılmasına gayret etmeliyiz…”

Sultan II. Mahmud, 1839 yılında Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire’nin birleştirilmesiyle Galatasaray’da kurulan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’yi (Sonradan Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane) açarken yaptığı ünlü konuşmasında “… Amacım tıp bilimini gitgide, azar azar kendi lisanımıza almak, ondan sonra da Osmanlı İmparatorluğu’nun her tarafına Türkçe olarak yayınlamaktır. İşte bu adamdan (Dr. Karl Ambroise Bernard)  tababet ilmini öğrenmeye çalışın ve yavaş yavaş Türkçe’ye aktırıp, kendi lisanımızla elden ele geçmesine gayret edin…“ diyerek, Tıbbiyeliye tıp ilminin Türkçeleştirilmesi hedefini gösterdi.

II. Mahmut, sadece tıp eğitiminin Türkçeleşmesini değil, konuşulan Osmanlıcanın da herkesin anlayabileceği şekilde sadeleşmesini istiyordu. Vak’anüvis Esat Efendi, II. Mahmut’un Viyana yolculuğunu bir kitap halinde yazmıştı. II. Mahmut, kitabın dili hakkında şöyle demiştir: “…Gerçi çok güzel ve sanatlı kaleme alındığına şüphe yok ise de, bu türlü herkesin okuyacağı şeylerde herkesin anlayabileceği sözler kullanmak lazım gelir.”

Tıp ilmine ait kitapları Türkçeleştirilmesi amacıyla, Tıbbiye’nin seçkin öğrencilerinin 1856 yılında kurdukları “Cemiyyet-i Tıbbiye-i Şahane”, gayrımüslim hekimlerin Fransızca bilme avantajlarını kaybetmemek için yürüttükleri çabalar sonunda dağıtıldı. Bu seçkin öğrencilerden Kırım’lı Aziz Efendi ve arkadaşları (Hüseyin Remzi, İbrahim Latif (Lütfü? ), Hüseyin Sabri, Vahit, Emin Servet ve Nedim Efendiler) teşkilatlanarak, bu konudaki çalışmaları gizli olarak yürütmeye başladılar ve 1862’de gizli bir dernek kurdular. Bu öğrencilerin hepsi, vak’anüvis Ömer Lütfi Efendi’den (öl.1909) ders görüyorlardı. Rıza Tahsin, Mirat-ı Mekteb-i Tıbbiye (1910) adlı kitabında, bu cemiyetin kuruluş amacını söyle yazıyordu.”… Millet olma özelliğinin ana lisanı korumakla mümkün olabileceğini, bilimdeki ilerlemenin kullanılan dilin ait olduğu milleti şereflendireceğini, yabancı dil ile yapılan yüksek öğrenim ile meydana gelen şeref ve üstünlüğün o dile sahip olan ecnebi milletlere intikal edeceği ve aslını korumayan milletlerin devlet olarak varlığının zarar göreceğinin farkına varanlar Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’yi kurdular”.

Tıbbiyeliler arasında tıp ilim dilinin Türkçe olması konusunda başlayan bu millî hassasiyetin, milliyetçilik fikrinin tekâmülünde ve 20. Yüzyılın başlarında milliyetçi teşekküllerin oluşumunda görev almalarıyla devam ettiğini görüyoruz.   

1876’daki ilk anayasamıza göre resmi dilimiz Türkçeydi

Osmanlı devletinde dil meselesi II. Mahmut’tan sonra en ciddi biçimde, II. ABDÜLHAMİT döneminde ele alınmıştır. I. Meşrutiyet’in 1876 yılında ilanından sonra kabul edilen Kanun-ı Esasi (Anayasa)’nin hazırlanışında ve Heyet-i Mebusan’da (Birinci Meclis-i Mebusan) resmi makamların gündemine gelmiştir. Devletin bünyesine yeni bir kurum olarak katılacak Heyet-i Mebusan, ülkenin değişik yörelerinden gelecek mebuslardan oluşacaktı. Üç kıtaya yayılmış bulunan Memalik-i Devlet-i Osmaniye’nin farklı etnik gruplardan oluşan tebaasını temsil edecek bu mecliste farklı dilleri konuşan insanların bulunacağı muhakkaktı. Farklı dilleri konuşan mebusların mecliste nasıl anlaşacağı, yasama işlevini hangi dille yerine getirecekleri önemli bir meseleydi… Bu nedenle, Kanun-ı Esasi hazırlanırken 18. ve 68. maddeler devletin diline ayrıldı.

Kanun-ı Esasi’nin 18. maddesinde “Tebaa-i Osmaniyenin hidemat-ı devlette istihdam olunmak için devletin lisan-ı resmisi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır.” denilerek hem devletin resmi dilinin Türkçe olduğu belirtiliyor, hem de devlet kadrolarında görev alacak kişilere Türkçe bilme şartı getiriliyordu. Heyet-i Mebusan’a kimlerin seçilemeyeceği de 68. maddede sıralanırken “…salisen Türkçe bilmeyen… mebus olamaz” denilmektedir (Kili 1982: 18). Bu maddenin son cümlesinde, dört yıl sonra yapılacak seçimlerde mebus olabilmek için Türkçe okumak ve yazmak şartının aranacağı şöyle belirtilir: “Dört seneden sonra icra olunacak intihaplarda mebus olmak için Türkçe okumak ve mümkün mertebe yazmak dahi şart olacaktır.”.

Görüldüğü gibi, II. MAHMUT gibi, II. ABDÜLHAMİT de TÜRKÇECİYDİ. Cumhuriyet döneminde dil alanında yapılan inkılâp, Osmanlı padişahlarının Türkçeyi bilim dili yapma, dili sadeleştirme ve resmi hayatta Türkçeyi egemen kılma çabalarının bir devamıdır. Söylendiği gibi, bir gecede sade Türkçeye geçilmemiştir. Osmanlıca da, Türkçenin Arap harfleriyle yazılmasından ibarettir, ayrı bir dil değildir.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*