“PARALI” ELLER ve PARALELLER – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______5 Ocak 2014_______

“PARALI” ELLER ve PARALELLER

Osman Erenalp
Paylaş:

 

Rüşvet vermek, rüşvet almak nasıl şey?

Hazineden para çalmak nasıl şey?

Terlemeden zengin olmak nasıl şey?

Biz ne bilek beyim büyükler bilir.

Abdurrahim KARAKOÇ

***

Biz ülkeyi 26°-45° doğu meridyen, 36° -42° kuzey paralelleri arasında bilirdik, başka paralelleri de varmış meğer! Paralellikler cennetiymişiz haberimiz yokmuş. 

Paralel devlet, Paralel evlat,

Paralel masa, Paralel kasa…

Paralel kutu, Paralel mutu (muti, itaat eden)

Bu paralelde bir koca devletin paylaşılma mücadelesini izledik 2013’ün son ayında. Gizli ortaklık yerine açıktan hesaplaşma. Yargı emniyet, eğitim v.s. hız kesmeden mücadele devam ediyor her cephede.

Esasen derinliği de kalmamış o yapıyı iyi bilen biri çıkıp demişti devletlilerimize;

“Bir devlet var devlette, devletten içerû.”

“İmamları var bir de kurumların imamdan içeru” diye, dikkate alan olmamıştı.

Sen misin diyen. Hanifi’sine Şafisine bakılmaksızın içeri atılmıştı. O  şimdi Silivri’de.

Cephe meşru muhalefetten açılsa her zamanki gibi “onlar la dini şer cephesi” denilip geçiştirilebilirdi. Kılıçlar içeriden çekilince iş zorlaştı. “Kumpas”, “çete”, “örgüt”, “paralel yapı” v.s.  denilerek “cambaza baktırmak” bakalım ne kadar etkili olur. Zorluk şurada  -tabir mazur görülürse- “Dinlinin hakkından imanlı…” bu kez.

Önümüzdeki günler yeni gelişmelere gebe. Yaşayan görür. Görelim Mevla neyler.

Hz peygamber buyurdu ki;  “Kimse alnının teriyle kazandığından daha hayırlısını yiyemez” Biliriz ki içinde alın teri olmayan kazançtan insana hayır gelmez.  İmam-ı Azam; “Bir paranın nereden geldiğini merek ediyorsan, nereye sarf edildiğine bak” diyor. “Haramın binası olmaz” Kumardan gelen kumara, israfa, işrete… Çalışmadan, emek vermeden zengin olmak illeti ferdi de aşıp, millete sirayet etmişse en kötüsü o. Allah ondan muhafaza buyursun milletimizi. 

Atatürk bu tehlikeye dikkat çekmiş de uyarmış;

”Çalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden rahat yaşama yollarını itiyat haline getiren milletler; önce haysiyetlerini, sonra istikballerini daha sonra da hürriyetlerini kaybetmeye mahkûmdurlar…”

Zor elde edilen kıymetli olur. Aşk olsun, dostluk olsun, makam olsun bu böyledir. Bir şey ki zahmetsiz elde edilmiştir. İçinde emek, alın teri yoktur. Onu elden çıkartmak kolaydır. Bu noktada makamların, ayrı bir önemi vardır. Emanetin ehline verilmemesinin kıyamet alameti olduğunu hatırlatıyor bize Hz Peygamber.

İrade testi yeridir temsil makamları.  Oralarda geçirilen yıllar. Hüner odur, elinin tersiyle itebilsin kişi hak etmediğini. Çıkarı için kullanmasın oranın gücünü.  Zor sınavdır elhasıl makamla sınanmak. Geçemedin mi o imtihandan yaşayan ölüsün Allah etmesin. O yüzden aşağıdakiler kadar emniyette değildir yukarıdakiler.

Âşık Sefai bir dönem komşumuzdu. Şiir kitabını imzalamıştı bir defasında. Adı “Badal.” Açtım ilk sayfasında şair Cemal Safi’nin “daha evvel duysam şairim diye ortaya çıkmazdım” dediği o  dörtlük;.

 Ey Sefai 

Başım diye övün me ha!..

Ne gelirse başa gelir

Diz toprağa yaslanır da

Baş düşerse taşa gelir.

 

İlk kez makama oturanlara ve daha evvel oturmuşlara bu dörtlüğü hatırlatmışımdır. Yazılı halini istemişlerdir birçoğu da.

Makamlar tükenişi de hazırlayabilir. Zaafının esiri olursan tükenirsin. Suç altın olsa kimse üzerine almak istemez. Etrafın boşalır öylesi durumlarda hemen. Demez ki kimse;

“Beraber yürüttük biz bu yollarda…”  

Benzer şeyler bizden evvel de yaşanmış, bizden sonra da yaşanacak.

Başkalarının yaşadıkları da bizim için bir kazanç. Kültürümüzün abide isimleri altın miraslar bırakmışlar bize bu konuda. Mevlana diyor ki: 

“Günün adamı olma. Hakikatin adamı ol.

Gün değişir, fakat hakikat değişmez”

(Mevlana’mız olmasa nasıl olurduk acaba. Bir Akif’imiz, Yunus’umuz ya da. Tefekkür dünyamız, irfan hayatımız, gönül dünyamız, düşünmek lazım) 

İstismarın her türü kötüyse de din istismarı ötekilerle mukayese edilemez. Onun bünyede açacağı yaranın, zararın derecesi ölçülmez.

Yetenek yarışmalarını göz önüne alalım. Çoğu taklit dalında çıkarlar jüri önüne. 

Kimler taklit edilir? 

Şöhretler, marka isimler, zihinlerde gönüllerde iz bırakmışlar.

Aynı şey mal (ürün)için de geçerlidir.

Hangi ürünün -zamane deyimi ile- “çakması” üretilir?

Marka olmuş ün yapmış ürünün.

Derece derece her değerin taklidi olabilir bu açıdan bakılırsa.

Söz buraya gelmişken, dinde de taklidi olur mu?

Olur pekâlâ.

“Tahkiki” olanı vardır “taklidi” olanı ardır onun da.

 Tam karşılığı odur bunun. Dinde taklit, en kötüsüdür aldatmaların. O kapıyı bir kez araladın mı devamı gelir. Yalanı yalanla, haramı da haramla aklamak istersin. Bir bakmışsın elinde diyecek sözün, verecek haramın kalmamış. Aldatma ömür boyu sürmez. Hiçbir akıl sahibi bir ömür aldanmaz.

TOKİ ihalelerinin Bayraktarı müstafi bakan “şecaat arz ederken”, “Ne yaptıysam talimatla yaptım. Ben kadar, talimatı veren de mesul” dediler ya, bir mesleki fıkrayı hatırlattı bu bana.

Müfettiş sınıfa soru yöneltir. Bir cevap çıkmaz. Öğretmen geri plana geçer tüyo verir öğrencisine. O da parmak kaldırır soruyu cevaplar. Nasıl bilebildiği sorulunca da;

“Öğretmenim söyledi” der.

Teneffüse çıkılır. Öğretmen öğrencisini yanına alır hatasını anlatmaya çalışır. Öğrenci pişmanlık duyar yaptığına ama olan olmuştur bir kere. İkinci derse girilir. Yine soru gelir. Aynı öğrenci parmak kaldırıp yine doğru cevap verir. Müfettiş ona takılır, birinci derse gönderme yapar;

“Bunu da mı öğretmenin söyledi?”

Kriz eşittir fırsat. Öğrenci bir önceki hatasını telafiye, öğretmenini kurtarmaya çalışır;

“Hayır müfettişim. Öğretmenimiz bize bir şey öğretmez ki. Biz her şeyi kitaplardan, ansiklopedilerden, kendiliğimizden öğreniriz hatta.”

“Aklanmak” dediğin “sizde bir türlü, bizde bir türlü”.

Yaradan şaşırtmasın. “Aklandım” zannedersin bakmışsın ki “haklanmışsın.”

Öğretmenini temize çıkartmaya yetmiştir inşallah ince zekâsı afacanın.

“Rakamlara”, “rakımlara” bakıldığında “çıraklıkla, kalfalıkla sehl olamaz.” bu kadarı. “Ustalık” işi bütün bunlar, diyesi geliyor insanın.  

“Var türlü parlak söz lakin anlamı yok.”

Osmanlı aşkı lafla olmaz. İcraat gerek. Zat-ı şahaneleri otağı Humayuna oturmadan evvel sarayın kadrolu görevlileri şunu hatırlatırlardı kendilerine. Gelenek olmuştu bu bir.

“Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!”  .

O tembih üzere uygulanmaya çalışılırdı “Devlet-i Âli’deki” adalet.

Hazır torba yasa lafı dolaşırken köşke, konuta bu neviden kadro ihdasını da düşünsünler deriz devletlilerimiz, haddimiz olmayarak.

Değilse TIR dolusu krizler kapımızdan eksik olmayacak bu gidişle.

Arkadaşın annesi, çocuk isteyen birinin, bir velinin türbesine varıp şu duayı ettiğini duymuş etkilenmiş.

“Allah’ım lütfünden ver,

Allah’ım ihsanından ver.

Allah’ım kereminden ver.”

Üç oğlu olmuş. Bu isimleri vurmuş (kendi değimi ile)

Lütfü, Kerem, İhsan. (Biri yaşamamış)

Bizim duamız da odur;

Allah ne verinse lütfünden, kereminden ve de ihsanından…

Evlat verirse de,

Devlet verirse de…

Ancak kul da üzerine düşeni yapmalı. Unutmamak lazım;

Neye layıksanız, onunla idare edilirsiniz.

2014 yılının Türk-İslam âlemine, ülkemize, bölgemize ve insanlığa hayırlar getirmesi dileği ile…

 

 

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları