PKK İLE MÜZAKERELER SÜRECİNDE “DEVLET” ALGISININ DÖNÜŞTÜRÜLMESİ – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______19 Ocak 2013_______

PKK İLE MÜZAKERELER SÜRECİNDE “DEVLET” ALGISININ DÖNÜŞTÜRÜLMESİ

İkbal Vurucu
Paylaş:

PKK’yı ve bölücü düşünceyi meşrulaştıran zihniyetin terörün kaynakları konusunda lanetlenmiş bir Türk devleti algısı dikkat çekicidir. Bütün kötülüklerin kaynağı olan “Türk devleti” algısı PKK’nın da kendi varoluşunu gerekçelendirdiği merkezi argümandır. Hem devleti yöneten ve karar verici aygıtı besleyen seçkinler hem de bölücü terör odaklarının bu sorun tespiti üzerinde durmak gerekmektedir. Bu söylem aynı zamanda PKK ile müzakerelere “meşruiyet” kazandıran bir işlevi haizdir. Bazı somut verilerden hareketle müzakerelerin meşrulaştırılması ve kamuoyunun tepkisini yok etmeyi amaçlayan stratejinin netleştirilmesini sağlayabiliriz. Tezimizin somut verilerle temellendirilmesinde pek çok örnek verilebilecek kadar malzeme mevcut. Fakat biz sadece devletin karar verici mevkiinde yer alan üç siyasetçi ve yine bu karar vericileri etkileme konumunda bulunan akademisyenlerden iki örnekle yetineceğiz.


PKK ile müzakereler sürecinde Başbakan yardımcısı Bülent Arınç, toplumun muhtemel tepkisini yumuşatmaya yönelik psikolojik operasyonlarda önemli bir rol oynadı. Terörist başı Öcalan’a ev hapsini gündeme getirmiş, PKK’ların dağa çıkışını meşrulaştıran bir söylemi dillendirmiştir. Bülent Arınç’ın hem Öcalan’ı hem de PKK’lıları mağdur ve haklı bir mücadelenin insanları olarak gösterme gayreti pek çok tartışmayı da beraberinde getirmiştir. Ve elbette bu tartışmaların kamuoyunun istenilen yönde şekillenmesindeki etkisi tartışılmaz. Arınç şöyle diyor:  “Size üç arkadaştan bahsedeyim; üç kişi Anadolu’dan gelmişler, birisinin adı Durmuş, birisinin adı Yakup, birisinin adı Abdullah. Tapu Kadastro Meslek Lisesi’nde arkadaşlık yapıyorlar. Lise Ankara’da, Maltepe’de, Demirtepe tarafında bir yerde. Okulun karşısında da yurt var. Anadolu’dan gelen bu öğrenciler bu yurtta bir aradalar. Üçü namaz kılıyorlar, üçü de inançlı insanlar. Çok iyi arkadaşlıkları var, Maltepe Camisi’ne gidiyorlar, ders çalışıyorlar. Hepsi Anadolu’dan gelmiş, ailesinden bu eğitimi almış veya bu gelenekleri yaşatan insanlar. Sonra yıllar geçiyor; bunlardan birisi yurt dışında tahsil yapan, Hukuk’ta okurken benim de bir yıl arkadaşlığımı yapan Durmuş Yılmaz olarak Türkiye’de Merkez Bankası Başkanı oluyor. Uşaklı Durmuş Yılmaz, o üç arkadaştan birisi. İkincisi Yakup İnce, Konya’dan yetişmiş bir mühendis, 30 yıldır Medine-i Münevvere’de mühendis olarak çalışıyor. Üçüncüsü de Abdullah, Abdullah Öcalan. Tapu Kadastro Meslek Lisesi’nin öğrenci yurdunda, birbirlerini çok seven, namazı beraber kılan, orucu beraber tutan, iftarlara, sahurlara beraber kalkan bu insanların hayatları hangi noktada kesişmiş, hangi noktada ayrılmış. Türkiye’nin son 50-100 yılını bu tablonun içinde görebilirsiniz.”
Terörün iki yılda bitirilebileceği düşüncesinin siyasi ve askeri arka planında bir terörle mücadele stratejisi söz konusu değildir. PKK’nın ortaya çıkışını “Kürt sorunu”nun kabulünde gören bir siyasal anlayış doğal olarak PKK’yı da bir terör örgütü kategorisinden çıkarır. Bugün iyice yerleşmiş bulunan PKK’nın “Kürtlerin temsilcisi” kabulü ile bu zihniyetin kendi mantık örgüsü ve sistematiği içerisinde müzakere en uygun ilişki biçimidir. Toplumun PKK ile müzakerelere açıkça oturabilmesi için de “tarafların” yani “PKK ve Devlet”in mevcut algısının dönüştürülmesi gereklidir. Bunun farkında olan hükümet kitle iletişim araçları üzerinden toplumun “terör örgütü PKK”, “Bebek katili Öcalan” ve “Devlet” algısının mevcut biçimini ters yüz eden bir söylem geliştirmiştir. Öcalan’ın barış güvercine evrilmesi süreci Bülent Arınç üzerinden sistematik biçimde yürürlüğe konmuştur. Hükümetin, toplumun biçimlendirilmesi sürecinde etkin olarak yer alan entelektüel, aydın, gazeteci gibi aktörlerle de bu politika tahkim edilmektedir. PKK ile müzakerelerin toplumda tepki yaratacağı düşüncesi hükümeti bir dizi tedbir almaya itmiştir. “PKK’nın masumluğu” ve “suçlu devlet”  söylemi de müzakerelerin toplumsal meşruiyeti için takip ettiği stratejilerden biridir. PKK’nın aslında “devletin” daha doğrusu AKP ile başlayan Yeni Türkiye’nin değil ama eski Türkiye’nin yürüttüğü yanlış politikalar neticesinde haklı bir dava için ortaya çıktığı söylemi dillendirilmeye başlanmıştır. Kürtlere zulüm ederek PKK gibi şiddet üreten örgütlerin kaynağı işte bu “geçmişteki Türk devleti”dir. Ve şimdi bu terörü bitirmek için Yeni Türkiye devletinin PKK ile müzakeresi şarttır. PKK’nın varoluşunu sağlayan eski şartların kaldırılması gerekmektedir. Aşağıda PKK ile müzakerelerin toplumun tepkisini çekmeden yürütülmesi için geliştirilen lanetlenmiş eski devlet söylemi somut olarak ele alınmıştır.

Bülent Arınç, Hrant Dink’in eşinin bir sözüne gönderme yaparak yani “Bir çocuktan, bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamamız gerekir”  sözlerini hatırlatarak,  “İşte Abdullah Öcalan da öyle, belki bir karanlığın kurbanı olarak bu yollara götürülmüş içinde MİT’in parmağı da olabilecek şekilde şimdi İmralı’da tecritte yaşayan bir insan. Ama bir çocukluğu, bir gençliği var” diyor.[1] Başka bir açıklamasında da Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, ”Ben bir BDP’li kadın milletvekiline çok kızıyordum, çok beddua ediyordum. Halen milletvekili bu insan ama onunla ilgili bir hatırayı dinledim, şimdi artık kızmıyorum. Çünkü 17 yaşındaki bir genç kızken Diyarbakır Cezaevi’nde o kadar ahlaksızca işkenceye maruz kalmış ki o kadar kendisini zorlamışlar ki ben de aklıma gelse dağa çıkardım”[2] diyerek PKK’lıların kimlik inşalarında ve meşruiyet arama retoriklerinde ana argüman olan “devlet zulmü” söylemini onaylayarak bölücü terör odaklarının tezini bir bakıma meşrulaştırmıştır. Böylece amaçlanan PKK ile gerçekleştirilecek müzakerelere karşı toplumsal alanda meydana gelecek tepkinin en aza indirilmesidir.

Başbakan Yardımcısı ve Terörle Mücadele Yüksek Kurulu Başkanlığı görevinde bulunan Beşir Atalay’da bugünkü müzakereleri ahlaki bir zemine oturtmak ve meşruiyet sağlamak için lanetlenmiş bir devlet algısının üretildiği görülüyor. “Geçmişte devlet” retoriği üzerinden PKK’nın ortaya çıkışı da meşrulaştırılıyor: “[Biz] Anormal bir Türkiye devralmıştık. Siyasetin üzerinde büyük bir vesayet vardı. Türkiye demokrasisi özürlü bir demokrasiydi. Olağanüstü, anormal dönemlerdi. Türkiye işkenceyle, faili meçhullerle, yargısız infazlarla, vatandaşlarımızın bir kısmına yönelik ret ve inkar politikalarıyla, köy boşaltmalarla, DGM’lerle, ekonomik ve siyasi krizlerle anılıyordu. Vatandaşların büyük kısmı iç düşmandı devletin gözünde, bazı kesimlere yönelik ayrı bir baskı, zülüm vardı. Teröristle vatandaş ayırımı yapılmıyordu. Doğu ve Güneydoğu’da akıl almaz haksızlıklar vardı. Bugünkü sorunların kaynağı oradadır.”[3]

AKP’nin Kürt açılımı mimarlarından Grup Başkanvekili Mahir Ünal’a göre: “AKP’nindevletin bölgeyle ilişki kurma biçimini değiştirdi. Değiştirince, devleti korku bölgesinden uzaklaştırdınız. O zaman örgüt, devletten boşalan alanı da doldurdu.Örgüt şu anda geçmişte devletle birlikte bölgede oluşturduğu o korku alanını tek başına kullanıyor. Bu defa devlet, insanları özgürleştirmeye çalışıyor. Sıkıştıran devletten, özgürleştiren devlete geçildi. Müzakereden kastımız da terörün bitmesi, silahın bırakılması, dağdan inilmesi. Yoksa devlet halkının hak ve özgürlüklerini birileriyle müzakere etmez. Bu süreç de sağlıklı bir şekilde devam ediyor.Bu örgütün artık halkı özgürleştirmek derdi yok. Bu örgüt kendi yaşamını, alışkanlıklarını, ilişki biçimini sürdürmek üzere çalışıyor. Örgüt kendi varlığını sürdürmek için bir meşruiyet zeminine ihtiyaç duyuyor. Bizim 10 yıldan beri çabamız örgütün altındaki halıyı çekmek. Halk buna ikna olmaya başladığı için sokağa dökülmüyor, Şemdinli’de örgüt silah dağıtıyor ama halk almayı reddediyor.Geçmişteki gibi devlet terörü olsaydı silah örgüt için meşru olacaktı, ama şu anda olmadığı için silahın anlamı kalmadı. Örgüt meşruiyet zeminini sürdürebilmek ve şu anda kullandığı araçları bölgede kullanabilmek için silahı bırakmak zorunda.” [4]

Devletin yönetici kadrosundan biri olarak Ünal, “Bu örgütün artık halkı özgürleştirmek derdi yok” derken PKK’ya geçmişte halkı özgürleştirmeye çalıştığı gibi bir misyon atfettiği görülmektedir. Ayrıca “Geçmişteki gibi devlet terörü olsaydı silah örgüt için meşru olacaktı, ama şu anda olmadığı için silahın anlamı kalmadı” sözleriyle PKK’nın “geçmişte” meşru bir hareket olduğunu dile getirmektedir. Bir önceki cümlede PKK’ya atfedilen “özgürleştirici” misyonu da bu düzlemde düşünecek olursak PKK’nın varoluşunda ve terör eylemlerinde “geçmiş devletin zorbalığı” sebebiyle haklı olduğu yaklaşımının kabul edildiği açıktır. “Devlet”in lanetlenerek PKK’ya bir meşruiyet gerekçesi yaratıp bu meşruiyet üzerinden de müzakerelere gerekçe yaratıldığı görülmektedir. Telife muhtaç bırakmayan bu ifadeleri kullanan kişinin kimliği, kullanma amacı ve gerekçesi göz önünde bulundurulduğunda söz konusu zihniyet için PKK ile “mücadele”nin ne anlam taşıdığı açıktır.

Hükümetin politikalarına bilimsel ve stratejik meşruiyet gerekçeleri üreten bir araştırma merkezi olan Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün Başkanı Prof. Dr. Yasin Aktay, SDE’nin yayınladığı “Türkiye’nin Demokratik Dönüşümü 2002-2012” raporunu tanıtmak için gerçekleştirdiği bir söyleşide şu sözleri sarf diyor: “BDP de PKK da AK Parti’nin kendi değerlerinden motive olarak Kürtler için bir şeyler yapabileceği gerçeğini görmek istemiyor. Çünkü bu her ikisinin varlık nedenini ortadan kaldıran bir şey. Çünkü onların dayanmak istedikleri, kendilerini var eden hikaye Kürtlere sürekli olarak zulmeden, onları inkar eden ve asimile etmeye çalışan bir devlet ve bugün o devletin AK Parti üzerinden çalışıyor olması. Oysa AK Parti, Kürtlerin gerçekten de 80 yıl boyunca zulmünü görmüş oldukları devleti resmen değiştirdi. Devlet değişmez, sabit metafizik bir öz değildir. O da değişir, nitekim AK Parti eliyle asimilasyoncu, inkarcı devlet yerini bütün vatandaşlarını eşit gören, vatandaşlarının kültürel farklılıklarını bir zenginlik olarak gören ve herkesin insan hak ve özgürlüklerini garantiye, korumaya alan, vatandaşı için ve vatandaşı tarafından var olan devlet anlayışına bıraktı. Bu devlet kuşkusuz henüz belki de tam anlamıyla tamamlanmamış bir ideal, ama bu idealin ufku görünmüştür.

Anadilde savunma hakkı, TRT Şeş gibi adımların atılmasını asla PKK’nın şiddet yoluyla elde ettiği bir kazanıma bağlamak mümkün değildir. Esasen PKK şiddeti devlet direncini asla geriletebilecek bir unsur olmadı. Aksine iki tarafın şiddeti birbirlerini besliyordu. Bu savaşa dur demek için savaşın dışındaki bir unsurun devreye girmesi gerekiyordu. AK Parti bu sistemin dışında bir parti olarak, iki tarafın şikeli savaşlarını durdurmaya çalışınca her ikisinin silahı da AK Parti’ye döndü.[5] Aktay’ın,[6] kullandığı dilin ve “devlet” tasavvurunun PKK’nınki ile aynı olması hemen dikkat çekmektedir. Sadece “iki taraf” yani “devlet” ve “PKK”  gibi bir kullanım bile PKK’yı terör örgütü olmaktan çıkarıp “Kürtlerin temsilcisi” ve Türk devletinin muadili bir erk statüsünde görmesi dikkat çekicidir. Daha da dikkat çekici olan AKP’yi “savaşan taraflar” olan devlet ve PKK arasındaki ara bulucu bir aktör olarak bunların dışında bir güç olarak tanımlaması. Yine PKK ile müzakereyi meşrulaştırma stratejisi konseptinde lanetlenen bir “devlet”e olan ihtiyaç “geçmişteki devlet” ile özdeşleştirilirken bütün kötülüklerin sorumlusu olarak “geçmişteki devlet” sorumlu tutulmakta ve AKP tarafından “yeni devlet” veya “Yeni Türkiye” yeniden inşa edilmektedir. Bu yüzden Kürtlerin temsilcisi olan PKK/BDP ile müzakereler yürütülerek Türkler ve Kürtler arasında temiz bir sayfanın açılabileceği düşünülmektedir.

Zaman gazetesi yazarı ve akademisyen Mümtaz’er Türköne’nin konuyla ilgili düşünceleri de siyasilerin söylemlerini destekler mahiyette: “Şayet insanların dağa çıkmasını, devlete başkaldırmasını istemiyorsanız, hukuka riayet eden bir devletiniz olacak. Eğer devletiniz, na-ehil ellerde zulüm yapıyorsa hesabını soracaksınız. Dağa çıkan kişi, toplumun kendisi için hesap sorduğunu bilirse, bir daha bu işkencelerin yaşanmayacağından emin olursa, o soğuk mağaralarda neden kalsın? /…/ Bir zamanlar bu ülkede kendi vatandaşlarına işkence eden, faili meçhul cinayetlerle ortadan kaldıran, insan onurunu ayaklar altına alan bir devlet hüküm sürüyordu. Bir millet halinde barış ve huzur içinde yaşama irademiz bu zorba devlet tarafından tuzla buz edildi. Hataları tamir edip geleceği kurtarmak istiyorsanız, iki şeyi mutlaka yapmanız lâzım. Birincisi bu zorbalıkların hesabını sormak. İkincisi, devletinizi bir daha bu hataları tekrarlamayacak hale getirmek. Millet olmak, hatırladıklarımız kadar unuttuklarımıza bağlıdır. Unutmanın da kuralları vardır. Devlet dediğimiz, bizim zulüm karşısında bireysel intikam duygumuzu alır, hukuk içinde adaleti yerine getirerek giderir; zulmü kendisi işlemiş olsa bile. İnsan onuruna aykırı muamelelere ve akıl almaz işkencelere maruz kalsaydınız ve çıkılacak bir dağınız olsaydı, dağa çıkmaz mıydınız?”[7] Lanetlenmiş devlet algısı aynen bu zihniyette de devam ederken bir başka dikkat çekici nokta “unutmak” üzerine söylenenlerdir. “Bir zamanlar bu ülkede kendi vatandaşlarına işkence eden, faili meçhul cinayetlerle ortadan kaldıran, insan onurunu ayaklar altına alan bir devlet hüküm sürüyordu” yargısının arkasından “Millet olmak, hatırladıklarımız kadar unuttuklarımıza bağlıdır” diyerek bir bakıma Türk milletinin PKK’nın yaptıklarını unutabileceği veya unutması gerektiğini ilan etmektedir. Türköne, PKK’nın, şiddeti araç olarak kullanmasını devletin geçmişteki politikalarına bağlayarak, eylemlerini ve varoluş gerekçesini meşru bir çizgide değerlendirmekte böylece terör örgütü PKK ile müzakerelerin toplum tarafından “hazmedilmesini” kolaylaştıran bir söylemi kullanmaktadır.



[1] “Arınç’tan çok konuşulacak sözler”, Hürriyet, 16 Aralık 2012

(http://www.hurriyet.com.tr/gundem/22171179.asp)

[2] “Arınç: BDP’li kadın vekillere çok beddua ediyordum“, Cumhuriyet, 16 Aralık 2012

(http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=385972). Sorunun basit bir kamuoyuna yönelik operasyon konuşması olarak değerlendirmek yanıltıcı olur. Yukarıda da belirttiğimiz gibi önümüzde devletle ve Türk kimliği ile hesaplaşma amacı güden ciddi bir zihniyet sorunu vardır. Arınç hakkında arşivlerde kalmış şu bilgi sorunun bugünün sorunu değil bir zihniyet sorunu olduğunu bütün açıklığı göstermektedir: “Ankara DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel, AKP Grup Başkanı Bülent Arınç’ın önceki günkü grup toplantısında yaptığı, eski Jandarma Genel Komutanı ve MİT Müsteşarı Teoman Koman’a Abdullah Öcalan’la kıyaslayan konuşması nedeniyle soruşturma açtı. Arınç’ın savcı Yüksel tarafından soruşturma konusunu yapan gruptaki sözleri şöyle:‘Apo için hiç kimse 30 bin kişinin katilidir diyemez. Bunun ispatı mümkün değil. Çünkü Apo katil olarak yargılanmadı. Apo ve PKK olayı farklı şekillerde değerlendirilebilir. Güneydoğu’daki olaylardan dolayı Apo ne kadar suçluysa Teoman Koman da o kadar suçludur.’” “Arınç’a Teoman Paşa soruşturması”, Hürriyet, 07.06.2002, http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=76936

[3] “Atalay: ‘Görüşmeler’ dahil terörü bitirecek bütün enstrümanlar değerlendirilecek”, Star, 17 Aralık 2012

[4] “Kürt sorunu iki yılda çözülür”, Hürriyet, 19 Aralık 2012.

 

[5] “AK Parti MKYK Üyesi Prof. Aktay: AK Parti Devleti Değiştirdi”, Star18 Aralık 2012,http://haber.stargazete.com/politika/kurtlerin-talebi-pkkdan-farkli/haber-713109

[6] “Kürt sorununa ilişkin 1993 yılında Kürt siyasi hareketi tarafından ortaya konulan ‘Barış Çağrısı’ adlı çözüm önerileri başlıklarından pek çoğunun AK Parti’nin 10 yıllık iktidarı döneminde demokratik hak olarak hayata geçirildiğini ‘Türkiye’nin Demokratik Dönüşümü’ adlı çalışmada  tespit eden Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) Başkanı ve AK Parti MKYK üyesi Prof. Dr. Yasin Aktay” diye gazetenin takdimiyle başlayan söyleşide vurgulanan “Kürt siyasi hareketi” bugünkü BDP’nin olan DEP’tir. Yani PKK’nın lagal görüntülü örgütüdür. Yasin Aktay, “DEP, MYK, Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’in ‘düşük yoğunluklu savaş’ konseptini hayata sokmasından sonra yükselen şiddete dikkat çekmek amacıyla 2 Ağustos 1993 günü Sultan Ahmet meydanında bir basın toplantısı düzenledi. DEP, Kürt halkına karşı yürütülen “topyekün savaşa karşı topyekün barış” kampanyası çerçevesinde bir deklarasyon…” dediği DEP/PKK’nın Barış Çağrısı ise şu maddelerden oluşmaktadır: “ ‘Ulusal mutabakat’ ve ‘vatanın bölünmesi tehlikesi’ yalanlarıyla hakkınız ve özgürlükleriniz elinizden alınmaktadır. Bu ağır bedeli ödemek zorunda değilsiniz. Bu savaşa hep birlikte dur diyelim. Savaşa karşı barışı savunmak insanlık görevidir. Topyekün savaşa karşı, topyekün barışı savunalım. Barış içinde, eşit ve özgür koşullarda yaşamak hepimizin hakkı. Kendi haklarımıza ve görevlerimize sahip çıkalım. Emeğimizi, özgürlüklerimizi, kardeşliğimizi barış içinde ve demokratik bir ortamda yaşama hakkımızı savaş yanlılarının insafına terk etmeyelim. Onlar bir avuçtur. Onları durdurabiliriz. Akan kana ve tüm acılara son verebiliriz. Birlikten doğan gücümüzle sorunları çözebiliriz. Bunun için öncelikle silahlar susmalıdır. PKK ve devlet ATEŞKES ilan etmeli ve kararlarına uymalıdırlar. Ateşkes tarafsız güçlerce denetlenmelidir. Sorunun köklü çözümü, barışçıl ve demokratik bir ortamda ve eşitlik temelinde siyasi yol ve yöntemler uygulanarak bulunacaktır. Kürt kimliğinin tüm sonuçlarıyla birlikte kabul edildiği, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün eksiksiz uygulandığı demokratik bir ortamda siyasi yolları birlikte kurabiliriz. Barışı kazanmak ve kalıcılaştırmak için;

1. Devlet, Kürtlerin her düzeyde seçilmiş meşru temsilcileriyle görüşme yolunu açmalıdır. 2. Türkiye’nin sosyolojik gerçeğine uygun olarak Kürt kimliği tüm sonuçlarıyla birlikte tanınmalı, Anayasa ve yasalarda garanti altına alınmalıdır. 3. Kürt kimliğinin kabulü temelinde, Türkiye’nin taraf olduğu tüm uluslararası anlaşmalara konulmuş çekinceler geri alınmalı ve sorunun AGİK süreci ve Paris Şartına uygun olarak çözümü için adımlar atılmalıdır. 4. Kürtler kendilerini çağdaş anlamda ifade edebilmek için dilini, kültürünü ve sanatını yazılı ve sözlü olarak kullanabilmeli ve geliştirebilmelidir. 5. Anadilde eğitim hakkı sağlanmalı, radyo ve TV’lerde Kürtçe yayın yapılmalı. 6. Kürt sorunu ve diğer tüm sorunların çözüm yollarının bütün boyutlarıyla ve özgürce tartışılabileceği demokratik bir ortam sağlanmalıdır. 7. Olağanüstü Hal Uygulaması, bütün kavramlarıyla birlikte kaldırılmalı. 8. Özel Tim Bölgeden çekilmeli. 9. Faili meçhul cinayetler aydınlatılmalı, kontrgerilla örgütü açığa çıkarılıp, dağıtılmalıdır. 10. Köy koruculuğu sistemine son verilmelidir. 11. Anti terör yasası yürürlükten kaldırılmalıdır. 12. 12 Eylül’ün sonuçlarını ortadan kaldıracak bir genel af ilan edilmelidir. 13. Adil bir seçim yasası çıkartılmalı ve her türlü düşüncenin serbestçe örgütlenmesi sağlanmalıdır. 14. Boşaltılan, yakılan ve yıkılan köyler yeniden inşa edilmeli, köylülerin uğradığı zararlar karşılanmalıdır. 15. Bölge ekonomisinin canlandırılması için gerekli tedbirler alınmalıdır. 16. İsmi değiştirilen yerleşim birimlerine eski isimleri iade edilmelidir. 17. Savaştan çıkarı olmayan geniş kesimleri, BARIŞ çağrımıza destek olmaya çağırıyoruz. Sesinizi yükseltin. Öncelikle barış ortamını sağlayalım. Barış ortamını kalıcı kılmak ve demokrasiyi kazanmak yaşamsaldır. İnsanca yaşama hakkımızı hep birlikte savunalım.’’ Bu maddeler için bkz:Hüseyin Yayman, “Demokratikleşmenin Yönetsel Açıdan Analizi”, Ed.:Murat YILMAZ-Hamit Emrah BERİŞ, Türkiye’nin Demokratik Dönüşümü 2002-2012,SDE, 2012, s. 83-85.

[7] Mümtaz’er Türköne, “Dağın yolunu kapatmak”, Zaman, 20. 12. 2012.

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları