Sevgilinin Kucağındaki Mehmet

Hüzünlü bir bayram geçiriyoruz…

Yüce Rabbimizden Gazi Antep’e sabır ve baş sağlığı,

Şehitlerimize rahmet diliyoruz.

İnşAllah  daha iyi bayramlar geçirmek  temennisi ile…

Elini alnına koyup ufka baktı. Zirveleri karlı ulu dağların eteklerinde idi.

Uğultulu rüzgârları sırlarını,  Ormanların hayata dair fısıltılarını, nehirlerin derinden derine gelen çağıltılarını, bülbüllerin nağmelerini, kumruların huhularını, koca kartalların, cesur şahinlerin, yiğit doğanların, şimşek gibi geçen atmacaların ötelerden gelen tiz çığlıklarını dinlemişti günlerce.

Ve… Bin bir renk, bin bir çeşit çiçeğin kokusunu içine çekerken hep şükretmişti.  Mevsim mevsim geçtiği her şehirde, her ovada, her dağda, her vadide  Yüce Allah’a hamd gönlünün baş köşesinde idi,  kalbinin en ince yerinde.

Huzurla düşündü: “Şu tepeyi aşınca şehre ulaşacağız İnşAllah”

Atının karnına  hafifçe değdi topuğu. Hisli hayvan hızlandı.

Gerçekten de epeyi aşınca şehir göründü. Sırtını dağlara vermiş  ünlü  şehir…

Şehrin kapılarına geldiğinde büyük bir kalabalığın onu heyecanla beklediğini gördü, onu ve ardından gelen atlıları…

Kalabalığa yanaşınca yavaşladı atlılar. İkiye bölünen halk gelenleri büyük bir merak ve saygı ile  selâmladılar.

En öndeki atlı yavaş yavaş insanların arasından geçerken ileride bir dalgalanma gördü. Dikkatle bakınca yaşlı bir adamın kendilerine doğru gelmekte olduğunu fark etti. Elini kaldırdı. Ardındakiler durdular.

Herkes büyük bir hürmetle ona yol verince yaşlı adam yavaş yavaş yanına yanaştı ve ihtiyar gözleriyle en öndeki atlıyı  beş on saniye süzdü.

Atlı sağ yanındakinin kulağına fısıldadı:

“-Kim bu yaşlı koca?”

Cevap fısıltısını duyunca yüzüne tatlı bir hayret ifadesi yerleşti önce. Sonra büyük bir memnuniyetle gülümsedi. Bir sıçrayışla attan indi. yaşlı adamın yanına varıp ellerini öptü.

Büyük bir dinginlikle, huzurla tekrar baktı yaşlı adam ona. Sonra tane tane ama neredeyse fısıltıyla sordu:

“- Ey  Türk!  Allah’ın halkına ne yapmak istiyorsun? “ (1)

Yere bakıp saygıyla gülümsedi el öpen adam. Kırk yaşlarında, sarkık bıyıklı, seyrek sakallı, kara, badem gözlü, buğday benizli, orta boylu, pek yakışıklı idi. Heybetli bir görünüşü vardı. Güzel sesiyle soruya  çok manalı bir cevap verdi:

“-Ne emredersen.” (2)

Yaşlı adam bir an gözlerini yumup  düşündü. Sonra dedi ki:

“-Bismillahirrahmanirrahim. “Muhakkak ki Allah adalet ve ihsan yapmayı buyurur.” Tanrının emrini yap!” (3 s.)

Gözleri yaşardı genç olanın. Mütevazi sesle  konuştu:

“-Öyle yapacağım.”

İhtiyar parmağından bir halka çıkardı. uzanıp karşısındakinin elini tuttu, yavaşça  halkayı  onun parmağına geçirdi. Yavaş yavaş konuştu:

“-Bunun gibi dünya ülkelerini senin  eline koydum; adalet üzre ol!” (4)

Evet…..

Yıl 1040 idi, yer ise Hamedan…

Zagros dağlarına sırtını dayamış olan  ünlü İbni Sina’nın şehri….

Yaşlı adam o dönemin çok saygı duyulan ermişi Tahir Baba….

Atlı kim miydi? Elbette bileceksiniz Selçuklu Tuğrul Bey, ardındaki atlılar ise Dandanakan savaşını kazanmış ordusu…

Şimdi soracaksınız Tahir Baba’nın Tuğrul Beyin parmağına geçirdiği halka bir gümüş yüzük müydü diye!

Olur mu, hiç olur mu!  Derviş meşrepli bir ermişin parmağında gümüş yüzük ne arasın! O halka abdest almak için kullandığı ibrik kapağından kopmuş bir halka idi…

Ve…. Tuğrul Bey bu hadiseden sonra  o aziz  halkayı savaşlarda mutlaka parmağına takardı…

Oğuz Hanın neslinden, Kınık mensubu olan Tuğrul Bey gözü yaşlı, ihlas sahibi bir Müslüman, peygamberine aşık   şanlı  bir Türk idi.

Hayatı bir destan… Halkın karşısında  boynu bükük bir hizmetkâr idi. Haddini nasıl da biliyordu. Haddini bilmek onun imtihan vadisi idi. Kibir ona hiç bulaşmamıştı.

Bir düşünelim: Oğuz neslinden gelen Tuğrul Bey’in ağzından “ulan ananı da al git” sözü çıkabilir miydi?

Eminim bana  Tahir Baba’nın söylediği “ Muhakkak ki Allah adalet ve ihsan yapmayı buyurur.” sözlerini soracaksınız. Bu sözler elbette insan sözü değil. Yüce Rabbin ayet- kerimesi. Nahl suresi 90. ayet. Buyurun, tamamını okuyalım:

“-Bismillahirrahmanirrahim.  Muhakkak ki Allah adalet ve ihsan yapmayı, yakınlarına yardım etmeyi buyurur. Hayasızlığı, fenalık ve  azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”(6)

Bu ayeti  Sultana söyleyen Tahir Baba korku bilmeyen, dünya nimetlerine tenezzül etmeyen bir yüce kişi idi.

Tahir Baba’dan sonra korumalarla dolu  jiplerle gezinip, zenginlik içinde yüzüp, yalancı dünya cennetlerinde yaşayıp, holdinglerin emrinde olduğu,  dinler arası diyalog hikayeleriyle, ılımlı islam masallarıyla mübarek dinimizi sulandıran ve kimileri tarafından  zamane evliyası ilan edilenleri sizlerin taktirlerinize bırakıyorum.

Hayasızlığı, fenalığı ve azgınlığı yapanları da  elbette…

Tuğrul Bey  de dahil olmak üzere adını tarihe yazdırmış olan o muhteşem insanlar savaşlara giderken kefen rengi beyazlara bürünür ve şehadet isterlerdi.

İşte ülkü buydu, ülküdaşlık da bu…

Bu gün de tarif budur, yarın da budur ülkünün ve ülküdaşlığın tarifi…

Şehadet sevgilinin kucağında uçmağa varmaktı onlar için. Nasıl mı, haydi tekrar tarihe dönelim:

Yıl 625…

Yer, Uhud…

Ünlü Uhud Muharebesi….

Savaşın en şiddetli anlarında kafirler dalgalar halinde saldırırlar. Hz Peygamber sorar:

“-Bunlara kim karşı çıkacak?”

Seke’nin  oğlu Ziyad şevkle cevap verir:

“-Ben çıkarım Ya Resulallah.”(5 )

Arkadaşlarıyla birlikte uçar keferenin üstüne ve neticede hepsi şehit olur…

Sevgili Resul Ziyad’ı yanına ister.  Hemen getirirler. Ziyad’ın son anlarıdır.  Onu kucağına alır Hz. Muhammed (SAV)

Ve…. Ziyad, gözleri Sevgili Nebi’nin gözlerinde, kendini şehadetin kollarına bırakır….

Yani Sevgili Muhammed Aleyhisselam’ın, yani Türkçeleşmiş hali ile Ahmed-i Mehmed’in kucağında bir şehitlik makamıdır o…

Bu güne gelirsek, her Mehmetçik için Sevgili Hz Muhammed’in yani bu günkü Türkçe ile en sevgili Mehmed’in kucağında şehitlik en büyük hedeftir…

Ol bu sebeple “birkaç Mehmet” deyip geçmek kimsenin haddi değildir, hele hele bu kişi müselman ise ve elbette Türk’ün başında bulunmak şerefine erişmiş bir devletlû ise…

Ama devletlûluk kolay değildir elbette. Çok uzak ufukları okuyarak, yüz yıllar ötesini düşünerek, devletin Âli menfaatlerini tespit ve tahlil ederek adım adım siyaset icrası gerekir.

Hele hele keferenin tayin ettiği hain ve emperyalist planları uygulamakla görevli  olmak devletlûların – asla ve kat’a- işi olmasa gerekir.

Bu hal devletini seven hiçbir devlet adamının yapamayacağı bir ihanettir. Tarihten bir misal getirelim mi: İşte size bir telgrafın son satırları:

“Pek ciddi ve samimi olarak arz ederim ki mütareke şartları arasında yanlış telakkileri de ortadan kaldıracak  tedbirler alınmadıkça  orduları terhis edecek  ve İngilizlerin  her dediğine  boyun eğecek olursak  İngilizlerin ihtiraslarının önüne geçmek için imkan kalmayacaktır.” (7s. 447)   imza: Mustafa  Kemal, tarih: 05.11.1918

Telgraf Adana’dan, Yıldırım Ordular Grubu Kumandanlığı adına çekilmiş. Uzun bir telgraf ve çok hüzünlü…

Mondros Ateşkesinden sonra çekilmiş… Yani… Yenildiği kabul edilen Osmanlı’dan sonra… Türk’ün en sevgili Muhammed Mustafa’sına (SAV) tabi olan Sevgili Mustafa Kemal Atatürk,  çok uzak ufukları görüyor ve İngiliz keferesinin ne tehlikeli bir emperyalist olduğunu  biliyor, tehlikeyi açık bir şekilde dile getiriyor!

Şimdi Baş Devletû’nun  Atatürk’ü güya aşağılayarak  “ neyi ördün?  Demir  ağları biz ördük “ deme kibriyle  övünme cesaretinde bulunmasını bir düşünelim, bir de  şanlı Tuğrul Bey’i, Tahir Baba’nın sözlerini ve elbette dile getirdiğimiz muhteşem ayet-i kerimeyi….

İbret ile seyretmek ne zor bir hal: O dönemin  o ağır şartlarından sonra ne zor hallerle kurulan devletimizin müesseselerini tek tek yabancılara satan, kutsal vatan topraklarını kefereye metre metre hediye eden bu devletlûları, şehadete uçmuş şehitlerimize, kucağındaki şehitleri cennetlere yolcu eden Sevgili Resule ve elbette, evvela Yüce Allah’a şikayet etmek hakkımız değil mi?

Kefere Hilary ile kolkola Suriye ve Orta Doğu’yu kana bulayan bu siyasiler  Türkiye’yi temellerinden sarstıklarını görmüyorlar mı?

Milletin vekili olarak her türlü imkândan faydalanan bölücü hainler bunların yüzünden azarken “bu ne muhabbet” diye sual etme garabetine karşı bizim “ devlet nerede?” sorusunu sormak hakkımız değil mi?

Her zamanki sorularımızı yine soralım mı:

Ne oldu Piri Reis?

Mülteci adı altında yerleştirdiğimiz polis döven çapulcular kim?

Bunlara eğitim veren CİA, MOSSAD, M15 ajanları şehirlerimizde cirit atarken ne oldu one munite?

Suriye’de kurulacak tampon bölge ikinci bir Barzani kukla devleti yaratmayacak mı?

Giderek hızla artan terör daha nerelere gidecek bu ufuksuz Suriye kavgasında doğrudan yer alınırsa?

Bağrımıza sokulu hançeri çıkarmadan Arap baharı palavrasıyla daha ne kadar savrulacağız?

Hey gidi Sevgili  Oğuz Han soyundanTuğrul Bey…. Ne yiğitmişsin sen…

Ne hikmetli bir ermişmişsin sen Tahir Baba…

Sevgili Mustafa Kemal Atatürk,  Orta Doğu’yu  ne güzel okumuşsun!

Bu mübarek bayram gününde Sevgili Peygamberim Muhammed Mustafa aşkına yardım eyle   Yüce Allah’ım!

 

KAYNAKLAR:

1-     Prof. Dr. Osman Turan: Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, Ötüken, İstanbul, s. 202

2-           Prof. Dr. Osman Turan, a.g.e. s. 202

3-           Prof. Dr. Osman Turan, a.g.e. s. 202

4-           Prof. Dr. Osman Turan, a.g.e. s. 202

5-     Ahmet CevdetÇ Kısas-ı Enbiya, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1985, s. 189

6-     Kur’an-ı Kerim, Nahl Suresi, 90. ayet, DİB yayını

7-     Mirliva Sedat: Filistin’e Veda, Yedi tepe yayını, 2009, s.447

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*