Seyahat – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______16 Eylül 2018_______

Seyahat

Oğuz Çetinoğlu
Paylaş:

Türkçemize Arapçadan gelen ‘seyahat’ kelimesinin aslı ‘siyâhat’dir. Günümüzde, seyahat kelimesinin yerine ‘gezi’ kelimesi kullanılıyor. Gerçekte ise uzak yerleri gezip dolaşma fiili için ‘seyahat’; dar bir çevredeki, meselâ park içindeki dolaşmaya ‘gezinti’; şehir içinde yapıldığında ise ‘gezi’ kelimelerinin kullanılması daha uygun olur.

Seyahat, çeşitli maksatlarla gerçekleştirilir. Tabiatı, şehirleri ve ülkeleri görmek, coğrafya ilmine hizmet ekmek, kültürel araştırmalar yapmak, ticârî maksatlar gütmek, keşif ve merak ile diğerleri, seyahatin önde gelen sebepleridir. Eskiler, ilme hizmet maksadıyla gerçekleştirilen seyahatler için ‘rıhlet’ kelimesini kullanırlarmış.

Seyahat, insanlara pek çok alanda sayısız faydalar sağlar. Bölgeye veya bölge insanlarına maddî ve manevî zenginlikler kazandırır. İnsanlar ve ülkeler arasında bağlar oluşturur. Bu bağlar, insanlar arasında dostluğun, milletler arasında barışın temellerini atar. Dostluk ve barış, insanları huzura kavuşturur.

Seyahat, öğrenmeyi ve hayatı kolaylaştırır. Bir yerde devamlı oturmaktan sıkılan insanlara ferahlık sağlar. Yeni dostlar kazandırır.

Seyahatlerde insanlar; alıştıkları rahatlıktan, kurulu düzen ve emre hazır konfordan, yaşadıkları ortamdan, sevdiklerinden uzak kalırlar. Bu uzaklık, mahrumiyetlere katlanma alışkanlığı kazandırır, sâhip olunan değerlerin kıymetini artırır. Böylece insana mücâdele azmi verir. Sabırlı olmayı, sevdiklerine sâhip çıkmayı öğretir. Özetle insanı olgunlaştırır.

Seyahat bir mihenk taşıdır. İnsanların dosta sadakatini artırır, yardımlaşma ve paylaşma hasletini geliştirir. Genel anlatımla seyahat, insandaki gizli cevherleri ve saklanmaya çalışılan kötülükleri ortaya çıkarır.

Seyahatnâme

Seyahat fiilini gerçekleştirenler ‘seyyah’; seyyahın, gezdiği yerleri anlattığı yazılı eserler ise ‘seyahatnâme’ olarak adlandırılır. Bu eserlerde yazarlar, gezip gördükleri yerlerden edindikleri intibaları anlatır, bilgileri naklederler. Temel maksat; gezilen-görülen yerlerin güzelliklerini, o bölgedeki insanların yaşayış, örf ve âdetlerini okuyucuya aktarmaktır. Seyahatnâmeler, tarihî belge özelliğine sahip olmakla birlikte; yazarın, intibalarını belli bir üslûpla anlattığı için aynı zamanda bir edebiyat türüdür.

Dünyanın en çok bilinen seyahatnamelerini: Marko Polo (İtalya, 1254-İtalya, 1324), İbn-i Battûta (Fas, 1304-Fas, 1369), Seydi Ali Reis (Galata, 1498-İstanbul, 1562)  Evliya Çelebi (İstanbul, 1611-İstanbul, 1682),  yazmışlardır. Seyahatnameler birer kültür ürünüdür. Yazarının da kültürlü olması gerekir ki, gördüğü kültürleri ve kültür eserlerini anlatabilsin. Zaman içerisinde, bir seyahat kültürü de oluşmuştur. O kültürle bütünleşemeyenler, seyahatlerden haz duymazlar Seyahat kültürünü, dünyanın ilk göçebe insanlarından olmaları ve çok göç etmeleri sebebiyle insanlığa Türkler kazandırmışlardır. İslamiyet’teki ‘sıla-ı rahim’ kavramı da seyahat fikrini geliştirmiştir.

Seyahatler, hayatın paylaşıldığı ortamlardır.

Hayatın kendisi de bir seyahattir. O’ndan gelip O’na giderken yaşadığımız hayat; ülkemizden şehrimizden, köyümüzden ve hatta evimizden dışarı çıkmasak bile bir seyahattir.

Seyahatler, her meslekten, her meşrepten insanları bir araya getirir. Yalnız insanlar; kendi iç dünyasından bulunduğu ortama, o ortamdan hayâl âlemine gidip gelirler. Bu gidiş-gelişler de birer seyahattir. Bu seyahatlerle insanlar, kendilerine yaklaşma, hakikate ulaşma imkânı bulurlar.

Gidemediğin yer, senin değildir!

Selçuklu ve Osmanlı Türklerinde seyahat ihtiyacı ve alışkanlığı, doruk noktalardaydı. Osmanlı vâli ve sadrâzamlarından Halil Rıfat Paşa (Selânik, 1827-Selânik 1901): ‘Gidemediğin yer senin değildir!’ diyordu.

O dönemlerde devlet yöneticileri, Anadolu’yu bir baştan bir başa geçen geniş veya duble yollar, otobanlar yapmadı. Çünkü ihtiyaç yoktu. Çünkü atlar, asfalt yolları sevmezler. Fakat tabîi yolların kenarlarına hanlar ve kervansaraylar, nehirler üzerine köprüler inşa ettirdiler. Bunların her biri birer sanat eseri idi. Bir kısmı, Mostar Köprüsü gibi…  vahşi batının vandalist saldırıları ile yok edildi.

Türk-İslâm kültürünün eseri olan kervansaraylar, birer külliye olarak inşa edilirdi.

Fâruk Nâfız Çamlıbel (İstanbul, 1889-İstanbul, 1973), ‘Han Duvarları’ isimli şiirinde o yollardan geçip o hanlarda konaklayan insanların sır dolu hayatını anlatır:

Maraşlı Şeyhoğlu Satılnış’ım ben,

Huduttan hududa atılmışın ben.

Nice Satılmış’ların ömrü seyahatlerde geçti. ‘Ömür biter, yol bitmez.’ Denildi.

Yahya Kemal Beyatlı’nın (Üsküp, 1884-Paris, 1958) Ak tolgalı beylerbeyi, Bir yaz günü Tuna’dan kafilelerle… geçmişti. Bin atlı o gün, çocuklar gibi şendi.

Genç Türkiye, demir ağlarla ördü Anayurdu dört baştan. Demek ki seyahat, Cumhuriyet döneminde de gözde idi.

Günümüzde Tuna’yı. Sirkeci’den kalkan trenlerle geçiyoruz. Yeşilköy’den havalanan uçakların altında Tuna, ince bir sicim görünümündedir. Her şey küçülmüştür. Küçülmüş ve hızlanmıştır: ‘Yüksek Hızlı Tren’lerle çağa ayak uyduruyoruz.

Dünya küçüldü. Yolları gurbete bağlayan dağlar… çelik kanatlı kuşların altında birer küçük tepecik oldu artık. Dağ ne kadar yüce olursa olsun, yollar onun üzerinden aşardı. Artık dağlar yüce değil. Yollar, dağları delip geçiyor. Delik-deşik olan dağların yüceliği kalmadı.

Zoraki seyahatler

Demokrasinin hiçbir kurum ve kuralının işlemediği totaliter rejimlerde insanlar, devletin belirlediği mekânlara çivilenmişlerdi. Komünist Rusya döneminde her ne sebeple olursa olsun, bir şehirden bir başka şehre gitmek, o iki şehrin yöneticilerinin iznine bağlı idi. Hele hele, komünizme yürekten bağlılığını ispatlayamamış olanların ülke dışına çıkmaları kesinlikle yasaktı.

O dönemlerde ve o coğrafyada seyahatler bazen ideolojik maksatlarla ve zoraki olarak yaptırılıyordu. Kırım, Karaçay, Ahıska, Dağıstan Türkleri, Çeçenistan Müslümanları; baba ocağından adetâ sökülerek alındılar, yük ve hayvan taşımaya mahsus vagonlarla Sibirya’ya ve Asya’nın doğusuna sürüldüler.

Yarım asır sonra aynı ideolojik seyahatler. Doğu Türkistan’da gerçekleştiriliyor. Milyonlarca Çin köylüsü, Turfan’a dolu gidip boş dönen trenlerle mecburî seyahate tâbi tutuluyor. Maksat Doğu Türkistan’da, vatan olmuş toprakların asıl sahibi olan Türkleri azınlığa düşürmek. Aynı trajedi Filistin’de de yaşanıyor.

Rejimin adı ve rengi ne olursa olsun… insanlar seyahat ediyorlar. Kimi kendi istekleriyle, kimileri de mecburen, mecburiyetten…

Vazgeçilmez tutku

Çağın teknolojisi mesâfeleri öldürdü. Sınırları geçirgen hâle getirdi. Artık kervansaraylar yok. Türk-İslâm kültürünün gereği olarak ücretsiz sunulan hizmetler de târihe karıştı. Yine de seyahat edenlerin sayısı her geçen gün artıyor. İletişim imkânlarının gelişmesi, görüntülü telefonların kullanıma girişi, ulaşım ihtiyacını ortadan kaldıramadı.

İstatistiklerden edinilen bilgilere göre 2016 yılında, telefon, televizyon, belgegeçer, elektronik posta ve internet gibi iletişim araçlarının sayısı yedi milyar adedin üzerinde. 1990’lı yıllarda, çapı bir milimetre olan kablo üzerinden aynı anda, yalnızca bir telefon görüşmesi yapılabiliyordu. Daha 1995’e gelmeden, fiber optik kablolar kullanıma alındı. Çapı yarım milimden daha ince kablolarla aynı anda 100 görüşme yapılabiliyordu. Günümüze gelindiğinde kuşlar, artık konabilecek telgraf ve telefon telleri bulamıyorlar. Haberleşme, uzaydaki uydularla gerçekleştiriliyor. Hem de konuşulan mekânların görüntüsünü karşı tarafa iletebilecek şekilde… Görev süresi biten uydular, boş bir gazoz kutusu gibi çöplüğe atılıveriliyor. Haberleşme ve iletişimin kolaylığına rağmen seyahat etme ihtiyâcı azalmadı, arttı. Dünya nüfusunun % 45’i, bir günde bir şehirden, yurt içinde veya yurt dışında bulunan bir başka şehre seyahat ediyor.

Âşık Veysel:

Uzun ince bir yoldayım,

Gidiyorum gündüz gece…’

Diyordu. Gittiği yolun adı ‘hayat’ idi.

Hayat bir seyahattir.

İyiye, güzele, doğruya, insana ve Hakk’a ulaşmak için yola çıkanlar: Seyahatiniz bereketli, yolunuz açık olsun!

 

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları