Türk Medeniyeti, Batı Medeniyeti ve Ötekileştirme – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______19 Ekim 2012_______

Türk Medeniyeti, Batı Medeniyeti ve Ötekileştirme

Hakan Paksoy
Paylaş:


Millet tanımı, milletin adı ve milliyetçilik üzerine çok yazılıp söylendi, hatta öyle söylenmedik bir şey kalmadı gibi ama içinde bulunduğumuz şartlar da tartışmaları hız kesmeksizin devam ettiriyor. Şimdiye kadar bu konularla ilgili olarak Türk fikir hayatında verilen eserlerin hemen hemen hepsinde de “millet, milliyet ve milliyetçilik” kavramları, -genellikle- Batıyı nirengi alarak ve Batıya nispetle açıklamaya çalışılmıştır. Dolayısıyla bu açıklamaların ardından yapılan tespitler de bu çizgi üzere devam etmiştir.

Çok itirazım da yok, fakat, hem “hiçbir millet çıkış noktası halinde evvela kendisine dönmekle işe başlayarak dünyayı anlayamaz; ancak milli medeniyetin büyük örneklerini anlayarak ve anladığı nispette kendisini bulabilir ve kendine dönebilir”[1] cümleleri ışığında hem de bir takım ayrıntılar göz önüne alınarak ve bu ayrıntılar zemininde fikir serdetmek doğru olacaktır.

Kısaca,“milliyetçilik milletini sevmektir” ve “Her insan kendi milletini az ya da çok sever” ifadeleri genel anlamda doğrudur. Milletlerin üslupları ya da aynı olay karşısındaki birbirinden farklı davranış zaman zaman tartışma konusu olmaktadır. Her toplumun milli karakterleri, kendi medeniyet ve kültür dairesi içerisindeki kabulleri ile gelişmeler karşısındaki özel yaklaşımları davranışlarında belirleyicidir.

Irkçılık temelli bir terör hareketini Türk milletinin başına bela edenler hiç de yüzleri kızarmadan “milliyetçilik kötüdür” avazeleri ile medyayı işgal etmiş vaziyetteler. Hani hem kel hem fodul derler ya aynen öyleler.

Ve mütemadiyen, önce, “hep sizin yüzünüzden ‘ötekileştirmeseydiniz’ böyle olmayacaktı” suçlaması ardından da “sakın milliyetçilik yapmayın maazallah ülkeyi bölersiniz sonra” uyarısı, geliyor.

Peki, öteki var mıdır? Nedir? Kimdir? Türk milleti ötekileştirmiş midir? Tarihte nasıldı? Şimdi nasıldır?

Evet, öteki vardır olmaması da insanın fıtratına aykırıdır. Mesela Fenerbahçe taraftarlarına göre Galatasaraylılar ötekidir. Bizim partiye oy verenlere göre de rakip partiden olanlar, iktidara göre muhalefet ötekidir. Bu kabil ötekileştirmelerde sınır ihlali yapılmadığı müddetçe doğallık vardır, gelişmeyi tahrik eder ve tatlı bir rekabetle hayatı renklendirir.

Ancak, insanların birbirleriyle ve devletin vatandaşıyla ilişkilerini ayırarak düşünmek daha doğru olacaktır. Sanıyorum işin can alıcı noktası da burasıdır. Eğer iki ayrı zeminde düşünülecekse kavramı da iki alt bölüme ayırarak incelemek daha işimizi kolaylaştıracaktır. Bu şekilde tartışmaları daha dar bir zemine çekerek daha anlaşılabilir hale getirmek mümkün olacaktır. Buna “arıza sıkıştırmak” da denilebilir.

Bu düşünceden hareketle iki alt kavram ortaya koymak mümkündür. Bunlar:

1. İnsani öteki,

2. Siyasi öteki’dir.

İnsani ötekileştirme tartışılmaz bir biçimde; vicdana, evrensel hukuka, hakka, adalete ve özellikle insanın yaradılışına aykırıdır. Ancak siyasi öteki; birtakım insani şartları ve temeli olmak şartı ile “kılıç hakkı”dır. Fakat bu şartlar oluşmadığı takdirde bu ötekilik de insanın yaradılışına ters düşecektir.

Gerileme ve dağılma döneminde bile insanlığını kaybetmeyen ve toplumsal kabullerini titizlikle uygulayan Türkler aslında insanlık için çok önemli bir örnek, Türk tarihi ise çok önemli bir laboratuvardır. Milli karakter olarak taşınmaya devam edilen bu özellikler –sanıyorum- halen de çok büyük bir kıskançlığı üzerimize çekmektedir.

1839 yılında Türkiye’ye gelerek Robert Koleji kuran ve tam 37 yıl ülkemizde yaşayan Amerikan misyoneri Robert Hamlin hatıralarında şöyle yazmaktadır:

“19.yüzyılın ilk yarısına kadar Osmanlı’da reaya:

1. Kendi kilise ve sinagogu olabilir ama yenisini yapamazlar,

2. Kendilerine mahsus giysileri vardır, Müslüman sarığını ve türbanını takmazlar,

3. Bir Müslüman varken ata binilmez ya da gördüklerinde attan inerler ki böylece mevkileri belli olur, (burada “olur mu böyle şey” homurtularını duyar gibiyim ama öncelikle olayları kendi tarihi şartları içinde değerlendirmek gerekmektedir ve ayrıca biraz sabır rica ediyorum. H.P)

4. Fes taktıkları dönemde hem Hristiyanlar hem de Yahudiler üzeri örtülemeyecek şekilde siyah bir kurdele bağlamaları veya giysilerine siyah bir kumaş parçası dikmeleri gerekir,

5. Dinini değiştirip Müslüman olan bir kimse devletin en yüksek makamlarına kadar yükselebilirler,

6. Kölelerin nikâhı kendi dinlerine uygun yapılır,

7. Bir Müslüman; dinini değiştirmeye mecbur bırakmadan bir Hristiyan ya da Yahudi hanımla evlenebilir ancak çocuklar Müslüman olur.”

Yukarıdakiler, bir kısmını aldığım ve ilgilisinin çok daha fazlasını, kısa zamanda bulabileceği hususlar. Bugünden bakınca “insan haklarına aykırı” yaklaşımları hemen öne çıkabilecek konular ama mükemmellik ayrıntıda gizli galiba… İlk dört husus –kabaca- farklı dine inancından ötürü yaşantısı ve özellikle devletle ilişkisi farklı kişilerin (siyasi ÖTEKİ’nin) ayırt edilmesi için konulmuş kurallardır. Beşinci husus ki can alıcı noktadır. Bu husus farkın ortadan kalkma şartıdır. Bu şart yerine getirildiğinde -ki bu değişiklik o kişinin özgür iradesine bağlıdır- ötekilik ortadan kalkmaktadır. Altıncı ve yedinci hususlar Öteki’nin insani haklarına aittir. Batı’nın Afrika’dan, hayvan avlarcasına tuzağa düşürüp gemilerle taşırken, milyonlarcasının ölümüne sebep olduğu zencilerin, “otobüste öne oturma hakkı” tartışmaları ile mukayese kabul eder mi dersiniz?

Benzer örnekler de 1830 yılında Türkiye’ye gelen Bayan Julia Pardoe’den. Bayan Pardoe seyahatnamesinden[2]:

“Türkler, Avrupa sosyetesini, aralarına kendilerinden olmayan birini almama konusunda sürekli bir didişmeye sürükleyen morgue’dan [kendini beğenmişlikten) tamamen uzaklar. Türkiye’de her fert “münasip” sayılıyor; hiç kimse, alt tabakadan insanlarla temas kurduğu için caste‘ını [zümresini] kaybetmiyor. İş saatleri sona erdiğinde herkes aynı seviyeye geliyor; Bey kayıkçının yanında oturuyor, Efendi balıkçının yanma yerleşiyor; sanki aynı imkânlarla doğmuşçasına, mevkilerindeki farklılıklardan hiç tesir altında kalmıyor. (sh 374)

.….

Bir erkek olsaydım ve mevcudiyetim başkalarına hizmet etmeme bağlı olsaydı, hiç düşünmeden bir Türk ailesinde köle olmayı seçerdim, çünkü “acı ilaç”ın yutulabilir olduğu bir yer varsa, o da burasıdır. Osmanlı’nın kölesi evlat edindiği bir çocuk gibi; himaye edeceği, bakacağı ve destekleyeceği bir canlı varlığı altın vererek satın alıyor ve hemen her defasında, bütün akınlarıyla satın alamayacağı bir şey kazanıyor -onun hizmetinde bütün ümitlerini ve insiyaklarını feda etmeye hazır, kendini ona adamış ve seven bir yürek. (sh 86)

O tarihlerde kölelik müessesesi dünyanın tamamının bir gerçekliğidir. Başka ülkelerde neredeyse kendi vatandaşları köle iken Türkler arasında kölenin, köle olmakla birlikte birtakım hakları vardır. Bir köle; satılmak isteğini efendisine iletebilir ve istediği birisi varken istemediği başkasına satılmayı ret edebilir ve bu istekleri tayin edici rol oynardı[3].

Türkiye için tartışılan öteki tanımlaması, davranışı ya da ötekinin varlığı aslında Batı değerleri içindedir. Çünkü onların medeniyet telakkisinde ırk (beyaz ırk) ve din belirleyicidir. Kendisi gibi olmayan “öteki”dir ve -hatta- insan değildir. Çörçil’in “Türkler insan değildir, barbardır dolayısıyla zehirli gaz kullanılmalıdır” şeklindeki mektubu tarihin sayfalarında durmaktadır.

Peki, Batı’nın dışındakiler, diğerleri? Onlar, Batıya hizmet etmek için yaratılmışlardır.   Dolayısıyla kendilerine hizmet etmekle görevlidirler. Yani kendileri istisna diğerleri geneldirler.

İkinci Dünya Savaşında Japonya ile savaşa girince Amerika’nın; Japon asıllı Amerikanları toplama kamplarına toplamaları insanlık tarihinin trajedilerinden birisidir*. “Amerika, Niçin Alman ya da İtalyan asıllı Amerikanları da toplamadı da sadece Japon asılları topladı? sorusuna verilebilecek cevaplardan birisi: “onlar beyaz değildi”dir. Çünkü beyaz olmayanlar aynı zamanda güvenilmezdirler de.

Tarih, bugün ırkçı ve siyasi taleplerini insani değerler arkasına saklayarak, Türk milletini ve medeniyetini “ötekileştirme” ile suçlamasıyla iftira edenlere en güzel cevabı verecek kudrettedir.

Zaten insani ötekisi olmayan bu medeniyetin temsilcileri, Cumhuriyet’i kurarken tek devlet, tek millet ve eşit birey formülü ile insanlık zeminini daha da sağlamlaştırarak net ve adil bir sistem oluşturmuşlardır.

Ötekileştirildikleri iddiaları ile hak talep edenler aslında tamamen siyasi öteki yaratmak peşindedirler. Dolayısıyla bu iddia sahipleri; şartları ve alacakları cevapları bu sınırlar içerisinde değerlendirmesi gerekmektedir. Bu değerlendirme yapılırken hiç akıldan çıkarılmamalıdır ki bu tür siyasi taleplerin karşılığı ya da faturası hiç kimse tarafından önceden tam olarak bilinebilecek bir şey değildir.

Son sözler iki değerli ilim ve fikir adamından:

“Biz insanlar varlığı ve kâinatı insanın lehine istismarını meşru buluruz. Ancak insanın istismarını gayrı meşru bulur ve önlemeye çalışırız. Davamız insan haysiyetini korumak ve insanca yaşamasını, yeni, orijinal kalmasını madde ve mana planında bir eşya, bitki ve hayvan derekesine indirilmemesini temindir.[4]

“Galiba en iyisi milliyetçiliği nasyonalizm olarak tercüme etmemek.[5]




[1] ÜLKEN H. Ziya, (2008). Hilmi Ziya Ülken Seçme Eserleri II Millet Ve Tarih Şuuru, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.


[2] Pardoe Julia, Sultanlar Şehri İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

[3] Pardoe Julia, a.g.e s 87.


*2012’de Remzi Kitapevi’nden çıkan Tavan Arasındaki Buda Japon asıllı Amerikanların yaşadıklarını çok çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır.

[4] Arvasi S. Ahmet, Kendini Arayan insan, s 26, Bilgeoğuz Yayınları 2009.

[5] ÖKSÜZ İskender, İyi-Kötü, Güzel- Çirkin Milliyetçilik.

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları