Türkçülüğün niçinleri? – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______16 Mayıs 2011_______

Türkçülüğün niçinleri?

İskender Öksüz
Paylaş:

 
28.04.2011 
 
Prof. Dr. İskender Öksüz, İkbal Vurucu’nun eleştirilerine bir makale ile cevap veriyor.
Türkçülüğün devalüe edilmesini, hatta bizzat Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı tarafından kötülenmesini hazmedemiyorum.

Bu hazmedemeyiştendir, hangi konuyu yazmaya başlarsam başlayayım, söz dönüp dolaşıp, akıp o mecraya giriyor. Türk Ocağı’nın tepkisizliğine öfkemi Türk Ocağı’nın Web sayfasında[1] dile getirdim. Başbakan’a tepkimi de Star Gazetesi’nin Açık Görüş ekinde[2].

 

Taş yerinde ağırdır inşallah.

 
Türk Ocağı yazımda, Türkçülüğe 1944 ve 1980 yıllarında devlet gücü kullanılarak saldırıldığını; hareketin birinci saldırıdan güçlenerek çıktığını, ikinci saldırı ertesinde ise zayıfladığını anlatmıştım. 1944 sonrasına patlama, 1980 sonrasına çökme dedim.  Çökmenin semptomlarını sayarken şöyle yazdım:  “Birinci tek parti diktatörlüğünün 1940lı yıllarında da, 60ların, 70lerin şehir ve kır gerillasının ve onların medyadaki, siyasetteki militanlarının bize saldırısında da, biz hep kavramları tartıştık. Evet, zulme karşı ağıt yazdık, şehitlerimizi, kaybettiğimiz büyüklerimizi andık ama önde fikirler, kavramlar, ilkeler vardı. Kalemlere bakın: Atsız Bey’den Türk Ülküsü ve Türk Tarihinde Meseleler. Mümtaz Turhan’ın Kültür Değişmeleri ve Garplılaşmanın Neresindeyiz’i. Dündar Taşer’in Mesele’si. Erol Güngör’ün kitapları, Hacıeminoğlu’nun, Eröz’ün eserleri, Galip Erdem’in fıkraları ve kitapları…

 

Sanatta da buna paralel bir bir sayım yapılabilir. İsterseniz Arif Nihat Asya’dan başlayalım… Peki, 1980 sonrasında kaç kitap, kaç milliyetçi ilim, fikir ve sanat eseri sayabilirsiniz? Hiç yok mu? Var… Var da 80 öncesi bir fikir tufanı ise 80 sonrası yaz yağmuru gibidir. Ne yukarıdaki paragraftaki sayım tamdır, ne de 1980 sonrasında hiç yazan çizen olmadı demek doğrudur. Ama 80 öncesinin lehine, 80 sonrasının aleyhine büyük fark barizdir.”

 

Genç Bilim adamı İkbal Vurucu, makalemi ard arda iki yazısıyla eleştirdi[3].  Birinci yazıda, Vurucu’nun iki ciddî sorusu vardı. Birincisi: “Bugün de dergiler var, yayınlar var. Bunlar öncekilerin yerini tutmuyor mu?” Bu soruyla sıkıca bağlantılı ikincisi de fikir üretenlerle ilgiliydi:  “Bugün de yazarlarımız, bilim adamlarımız var. Onlar öncekilerin yerini tutmuyor mu?”

Vurucu, ikinci yazısında, kendi sorularına cevap verdi: “Hayır tutmuyor. Çünkü 1980 öncesinde, ortak meselelere odaklanmış bir camia vardı. O dönemin yazarı, çizeri; o dönemin yayını bu camiaya hitap ediyor, bu camiadan etkileniyor, bu camiayı kuvvetle etkiliyordu.[4]“ 

Vurucu’nun kendi kalemi bu sonucu şöyle ifade ediyor: “Geçmişle bugünün kıyaslanmasındaki isimler üzerinden gitmektense bilginin işlevselliği ve toplumsallığından hareket etmek daha isabetli olur. Mümtaz Turhanların, Erol Güngörlerin, Arif Nihat Asyaların varlığı ve etkililiği hitap ettikleri cemaatten kaynaklanmaktaydı. Bilgi, anlam kazandığı ve işlevselleştiği bir cemaatle ‘düşünce’ olmaktadır. Üretilen her bir bilgi sistem içerisinde yani okuyan bir kitlenin yanında bilgi yayıcı dergiler, gazeteler, kitaplar ve ekonomik dayanışma ile işlevsel hale gelmekteydi. Mesela sivil toplum örgütleri yazarları konferanslara çağırır, kitapları satın alır, dağıtırdı. Burada vurgulamak istediğim bütünsel yapı ve bu sistem içindeki ‘doğal’ dayanışmadır.”

 

Ben üretenlere ve ürünlere dair hükümler vermişim. Vurucu, ürünler ve üretenlere değil, o ürünleri talep edenlere bakmak lâzımdır diyor. Bu tartışma, ekonomide arz tarafına ağırlık verenlerle talep tarafına ağırlık verenlerin tartışmasını hatırlattı.

 

Ekonomide arz ve talep bir madalyonun iki yüzü gibidir; biliyoruz. Hatta arz yanlıları son on yıllarda daha ağır basıyorlar. Ekonomide öyle… Tartıştığımız konuda ise bence Vurucu haklı.

Fikir adamları ve yayınlar mı, fikir hareketi ve onun camiası mı?

 

Tavuk- yumurta sorusu gibi mi? Benziyor ama değil. Camianın “asabiyesi[5]” kesinlikle tayin edici unsur.  Fikirler yazıldığı için camia teşekkül etmiyor. Müşterek değerleri, müşterek heyecanları, müşterek ülkü ve tehlike duyuşlarını paylaşan; yekdiğerini “biz” olarak gören insanlardan teşekkül eden camia… Bu camiadır ki fikir adamlarının yetişmesine, fikirlerin üretilmesine sebep oluyor. Camia sebeptir. O camianın fikir hareketi sebeptir. O camianın siyasi hareketi sebeptir. Yayınlar ve fikirler ise sonuç.

 

Bu tespitlerde Vurucu’ya katıldığımı tekrarlayayım. Sebep-sonuç-sebep-sonuç diye giden uzun zincirde Vurucu nehrin kaynağına doğru sebep yönünde benden bir adım fazla atmış: Seksen öncesinde asabiyesi yüksek bir camia vardı. Şimdi yok. Yayınların, fikirlerin, fikir adamlarının sesi bu yüzden daha cılız çıkıyor. Ben bir sonucu yazmışım. Vurucu onun sebebini yazdı. Peki şimdi bu sebebin sebebini sorgulayalım: Eskiden camia daha geniş, asabiyesi daha yüksekti de şimdi niçin daha dar ve asabiyesi daha zayıf?

 

Sıra bu sorunun cevabını bulmaktadır İkbal.

Bu sebep-sonuç-sebep-sonuç zincirinin bir sonu vardır ama birkaç adım ötede… Beşinci Disiplin’de Peter Senge, “beş defa sorunuz” diyor[6].  Bunun sebebi ne? Şu. Peki “şu”nun sebebi?  Öbürü. Peki “öbürü”nün sebebi?… En az beş defa…

 

Niçin, niçin diye sorarak kök sebebe ulaşırız ve en sonunda “Ne yapmalı?”nın cevabını buluruz. O zaman Osman Çakır’ı da teselli edebiliriz. Bana yazdığı mektupta şöyle demiş: “Sevgili ağabey, Türkocağı sayfasında yayınlanan Türkçülük yazınızı çok büyük bir zevk ve üzüntü ile okudum. Zevkle okudum: Çünkü, halimizi daha iyi ifade edebilecek bir kalem tanımıyorum. Üzüntü ile okudum çünkü, geleceğe ait hiçbir ümit göremedim. Hani sizin ‘ülkü’ yü bir tarifiniz vardı ya! ‘Onlar göklerdeki yıldızlara benzer ulaşamazsınız ama, onlara bakarak yol ve yönünüzü bulabilirsiniz’ diye…”

Hiç umutsuz kalır mıyız be Osman! “Gökyüzü kurşunla örtülü” olsa da yıldızlar hâlâ orada. Bulutların hemen ardında. Üstelik biz yıldızların söneceği güne yıldızlar saklamamış mıydık?

Herkes hatırlasın diye tekrarlayayım Arif Hoca’yı:

“Benim dedemle yan yana yazılı kalacak adım

Yıldızların söneceği güne yıldızlar sakladım”

O günlerde sönecek yıldız bana göre Sovyet bayrağındaki idi. Öyle de oldu ama hani bizim yıldızlarımız?

———————————————————————————————————————————————————————————————–
 [1] http://www.turkocagi.org.tr/modules.php?name=Yorumlar&pa=showpage&pid=711

[2] http://www.stargazete.com/acikgorus/milletsiz-milliyetcilik-aman-ne-guzel-haber-344838.htm

[3] http://haberiniz.com/yazilar/koseyazisi29234-Milliyetci_Dusuncenin_Imkanlari1.html  ve
  http://haberiniz.com/yazilar/koseyazisi29394-Milliyetci_Dusuncenin_Imkanlari2.html

[4] Tırnak içinde vermeme rağmen kendi kelimelerimdir. Vurucu camia değil, cemaat diyor. Ben camiayı daha uygun buluyorum.

[5] İbni Haldun’un temel kavramlarından asabiye, bir topluluk mensuplarının topluluğa bağlılık duygusu ve bu duygunun yol açtığı dinamizm. İbni Haldu’da asabiye tarihin hareket ettirici gücüdür.

[6] Peter Senge, “Beşinci Disiplin”, Ayşegül İldeniz ve Ahmet Doğukan tercümesi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1993.

 
 

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları