Türkiye’min başı sağ olsun…. – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

-
_______21 Mayıs 2012_______

Türkiye’min başı sağ olsun….

Suzan Çataloluk
Paylaş:

 

Cennetlerin şehadet bahçesinde yine kan kırmızı güller açtı….Bu nazlı güllere , bu kınalı kuzular selam olsun…. Türkiye’min başı sağ olsun….

Suzan ÇATALOLUK

Tepelere  çarparak yankılanan silah sesleri durmak bilmiyordu. Sanki ölümün  yavaş yavaş  yaklaşan  ayak seslerinde çok farklı bir sır, elinde cennet tadında şehadet şerbeti  taşan bir Firdevs kadehi vardı…

Hain, tuzak kurmuş, yükseklerden  alçakça ateş edip dururken  askerlerini korumaya çalışıyordu. Düşündüğü  tekşey, kendine emanet edilen vatan evlatları idi.

Kurşunlar etrafında sekerken o,  Mehmetçiklerini bu amansız badireden sağ salim kurtarmanın derdinde idi.  Yurdun çok farklı yerlerden gelen bu kınalı kuzularının  vatan görevlerini bitirip  sağ salim eve dönmesi için elinden geleni yapıyordu.

Sarp  ve dik tepede sıkışmışlardı. Bütün şiddetiyle süren  acımasız ateş altında gereken bütün tedbirleri almaya çalışıyordu.

Ama…

Ama   sağ tarafında  o güne yaşamadığı   yabancı, çok yabancı bir  şey hissetti.  Acı gibi de değildi. İnce ince  yayılan garip bir sıkıntı  vücudunu hızla sarıyordu sanki. Acele ile sağ yanına baktı.  Gömleğinin ıslatan kanı gördü. Vurulmuştu.

Tuhaf bir şekilde korkmadığını  çok sevinerek fark etti. Acele ile  kanayan kolunu sımsıkı sarıp bağladı.  Yaralandığını önemsemeden emanetlerini korumaya devam etti.

Ama sanki çok terlemişti. Özellikle sağ baldırından süzülen ter sıcak sıcak akıyor, kendini rahatsız ediyordu.

Tam altı saat sürdü çatışma.  Acımasız kurşun yağmuru altında  kaldılar. Yardım yetiştiğinde, hain bölücü püskürtüldüğünde   sağlam durmaya,  askerini  korumaya devam ediyordu.

Hastanede ameliyata alındığında hekimler hayretle ve dehşetle fark ettiler ki  bu yiğit komutanın sağ bacağında da bir kurşun vardı. Sıcak  sıcak akan ve ter zannettiği  kendi  kanı idi ve tam altı saat ılık ılık akmıştı…

Evet….

Dışarıda  yeşilin bahar renkleri ve kır çiçekleri vardı. Bir açıp bir kapanan, bir küsüp bir barışan dostlar misali bir hava vardı.

Karşımda o genç komutan vardı.   Bana çay ısmarlamıştı. Beraber çay içiyorduk.

Sadece üç beş kelime ile anlattı bu elim hadiseyi. Çok fazla konuşmadı.  Ama vurguladığı  kelime “askerlerim”di! Yani milletin kendisine teslim ettikleri emanetleri, yani kınalı kuzuları…

Düşündüm, vatan sevgisi bu idi. Vatan aşkı böyle olmalı idi.

Ardından farkında olmadan  yanımda bulunan tandır ekmeğinden  ikram ettim kendisine. Çok uzaklardan gelmişti bu ekmek…  Genç gazinin hain pusuda yaralandığı yerden biraz öteden.

Komutan hiç yüksünmedi, uzandı, o tandır ekmeğinden bir parça kopardı ve gülümsedi.  Dedi ki:

“-İşte bizim insanımız böyledir. İşte biz buyuz!”

O yiğit komutana bakıp düşündüm: Millet sevgisi buydu. Böyle olmalıydı. Hainden insanımızı ayırd eden,  gerçek, sımsıcacık gönüller dolusu, okyanuslar kadar engin  sevgi hazineleri  idi millet sevgisi  ve böyle tarif edilmeliydi.

Ben de tandır ekmeğinin hikâyesini anlattım o yiğit komutana. Birkaç gün evvel  çok uzaklardan gelen bu ekmeğin çok hüzünlü bir öyküsüvardı: Sevgili Türkiye’min  bir köşesinden okumak için büyük şehre koşan delikanlı  benim gencecik arkadaşlarımdandı.  On beş – yirmi haneli bir köyde yaşıyorlardı. Özellikle ablası okumasını çok istiyordu. Evlenmemiş, o küçük şehirde bir işe girmiş, ayda kazandığı 300 lirayı,  kuruşuna dokunmadan uzaklarda okuyan kardeşine gönderiyordu!

İçim acımıştı. İstanbul’a gittiğimde  tıp profesörü bir arkadaşıma anlattım. Çok üzülüp cebindeki bütün parayı delikanlıya iletmem için bana verdi.

İstanbul dönüşü delikanlıyı aradım. Yoktu. Destek olan ablası ağır hasta olarak hastaneye kaldırılmış,  o da  çok uzaklardaki hastaneye  hemen gitmek istemişti ama yer bulamamıştı.  Yirmi saati aşkın süre ayakta durmayı göze alıp yollara düşmüştü.

Telefonla buldum ve bilgi aldım. Abla ağır hastaydı,  durumu da çok kötü idi. Bizim delikanlı bütün engelleri aşıp ablasına ulaşmış, baş ucunda nöbete başlamıştı!

Dehşete kapıldım!  Bu hastalık! Bu çağda!…

Ya delikanlı, ya ailesi, ya köyü, ya yaşadığı her yer…

Derhal yetkililere gittim. Ama o gün bir çare bulamadım.  Akşam çok mutsuz bir şekilde eve döndüm.  Kapıda yan komşumla karşılaştım. Çok önemli bir sağlık kurulunun yetkililerindendi. Bana çok yardımı oldu, fikir verdi.  Kendisine olan şükranlarım hep baki. O doğrultuda hizmet veren o derneğe ulaşım.

O gün asla unutmayacağım bir ilgi ile karşılaştım.   Durumu anlattım o harika Hanım yetkiliye. Kendisine yıldızlar sayısınca teşekkürlerim var!

Sonra delikanlı memleketinden döner dönmez o dernek tarafından bütün tetkikleri yapıldı. Ailesine de uzanacaklarına dair bilgi de geldi.

Meğer hastalık yeniden hortlamış!  Köy kasaba kol atmaya başlamış.

Sonra ağır bir çelişki gelip yüreğime oturdu. Bu nasıl bir hal idi, bu nasıl bir mesele idi?

Bir yanda pusuya düşürülen o yiğit komutan, öte yanda  ağır hasta kızın kardeşi olan,  büyük şehirde üniversite okuyan ve çok yetenekli o delikanlı…

Küçük bir vesileye karşılık  bana  hediye gönderen anneciği.  Hediyeler benim için ne kadar da kıymetli, tahmin edersiniz.

Hediyeler mi neler,  hemen söyleyeyim: Kenarları harika oyalı bir baş örtü, nefis motiflerle süslü sıcacık patikler ve iki tandır ekmeği…

Ve….

Türk Milletinin askeri, komutanı dedirten ve övüneceğimiz komutanın sözleri:

“-İşte bizim insanımız!”

Nasıl da birleştirici, bütünleştirici sözler ve nasıl da güzel bir hülasa!

Sonra memleket meselelerini  konuştuk. Sonra bana dostlukla ilgili bir şiir okudu, ebediyete uzanıyordu sanki…

Sonra düşündüm: Biz buyduk. Tarih sahnesine çıkışımızdan bu dakikaya kadar biz hep bu idik, temiz, saf ve sevgi dolu gönüllü, sağlam ve yiğit… Koruyan, kollayan, kin tutmayan… Oğuz Kağan’dan Alp Arslan’a,  muhteşem Osman Gazi’den  sevgili  fedakâr Atatürk’e…

Türk ,bir şemsiye misali, kolunun kanadının altındaki bütün insanı koruyup kollayan büyük bir millet…

Ama devran hüzünlü, an kasvetli, dem hıçkırıklı idi işte!

Ve….

Tuhaf bir gündü o gün! Akşam  televizyonda  ağzı kalabalık,  kerameti kendinden menkul bir zat Ümit Özdağ Hocaya hesap soruyordu aklınca:

“-Başka ilahiyatçı bulamadınız mı da general aldınız ? Bakın nasıl da itiraf ediyor!”

Hedeflerine  hızla ulaşmanın verdiği fütursuzlukla saldırıyor da saldırıyordu.  Sanki islam dini sadece onlara gelmişti ve Türk ordusu  düşman ordusu idi…

İnsanın yüreği daralıyor doğrusu, uykuları kaçıyor… Bu hal aymazlık mıdır yoksa başka bir durum mu, kararı siz verin artık!

Bu gün mü….

Ah… Şehrimde şiddetli bir yağmur var şua an. Şimşekler çakıyor, gök gürültüsü yankılanıyor. Gökler ağlıyor, biliyorum!

Evet, gökler ağlıyor… Zira bu gün…. Evet, bu gün  o aymaz adamın  Ümit Özdağ  Hocayı vesile ederek saldırdığı ordunun mensubu bir binbaşı bir teğmen ve iki kınalı kuzuyu daha toprağa veriyoruz… Şehit teğmen Ahmet’in eşi Neslihan dört aylık hamile…

Allah bu komutanların ve kınalı kuzularının ailesi başta olmak üzere Milletimize sabr-ı cemil ihsan etsin…

İmdi…. Gelelim esas konuya:

Suriye’ye  yabancı emperyalist projeleri gerçekleştirmek için can atıp  savaş açmaya ve başka devletlerin iç işlerine alenen müdahale etmeye çalışan Devletlular, bir ayda kaç şehit verdik, bunu biliyorsunuz,  bu yabancı projelere kul olacağınıza kendi milli menfaatlerimiz doğrultusunda ne yapacağınızı düşündünüz mü on yıldır?

Bu kadar şehit verilirken neden asıl tehlike görülmez ve birileri palazlandırılır, kanımızı emerek, ekonomimizden beslenerek elimizle devlet haline getirmek istediğimiz ile sonra hesaplaşmayacak mıyız?

Kerkük ve Musul böyle gitmedi mi?

İran’a karşı Kürecik’te  yabancıların kalkanını kuran Devletlular, önce postal yalayıcısı dediğiniz, Erbil’e çocuklarımızı götüren Yahudi asıllı Barzani’ye bir destur çeksenize…

Bu çocuklar Erbil’de sözüm ona Üniversite okutuluyor, hocaları da ya Yahudiler ya sınır komşumuz (!) stratejik dostumuz(!) ABD..

Bu çocuklar yarın belli kesimin entellektüeli olma iddiasıyla Türkiye’nin  önüne çıkmayacaklar mı?

Gözümüzün önümde bizden çalınan bu çocuklar bize hain bir yabancı strateji doğrultusunda silah çekmeyecek mi ve aslında çektirilmiyor mu?

Önce fakirlik ve bakımsızlık neticesinde ortaya çıkan hastalıkları halletsenize!

Böylesi büyük ve vahim tehlikeyi nasıl görmüyorsunuz??

 

Ama… Eğer Devletluların önüne konan emperyalist projede Türkiye bir konfederasyona dönüştürülmek isteniyorsa, bu sebeple eğitim en az iki dilli olması hedeflenmişse,

Bu bölünme ve yıkım projesinin adını da cilalayarak “yeni Osmanlılık”  koymuşlarsa…

Bu acı gerçek karşısında Osmanlı’nın son dönemleri aklınıza gelmiyor mu?

Sahi uykularınız kaçmıyor mu muhterem Devletlûlar?

Sahi sizin çocuğunuz ağır hasta olsaydı ne yapardınız Ey sağlıkla ilgili akademisyen hekim Devletlû?

Sahi siz bu kızın sonunu merak ettiniz mi?

Sahi  onu bana sorar mısınız, var mı yüreğiniz???

Ya o yiğit komutan yerinde olsaydınız, evde sizi yürek ağrılarıyla bekleyen sevgili evdeşiniz ve balalarınız da varsa, sahi siz ne halde olurdunuz Suriye’ye hemen müdahale için can atan  akademisyen, dış işlerinden sorumlu bulunan Devletlû?

Sahi siz  kanlı bölücü örgütle çarpışırken  ağır yaralar alsaydınız, kanınızı akıtıp, canınızı ortaya koysaydınız ey bizi idare eden Devletlûlar, sizin başınızdakiler yabancı emperyalist projeler uğruna devletinizi  uçuruma götürseydi, uyuyabilir miydiniz?

Sahi Suriye ile savaşta hangi devletin silahlarını kullanacaksınız? Ne oldu oneminute?

Nerede Piri Reis adlı ihtiyar gemimiz?

 

Ne diyelim bu vahim hakikatler  karşısında, bir  şiir söyleyelim mi  Mehmet Akif’ten:

“Sus Ey bülbül…..

 

 

 

 

 

 

 

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları