Turan YAZGAN HOCANIN VASİYET NİTELİĞİNDEKİ BİR KONFERANSI – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______30 Kasım 2012_______

Turan YAZGAN HOCANIN VASİYET NİTELİĞİNDEKİ BİR KONFERANSI

Milli Düşünce Merkezi
Paylaş:
  • Âlimin ölümü âlemin helaki gibidir.
  • İlim ve âlimlere saygı gösteren bana saygı göstermiş olur.
  • Başkalarına bilmediklerini öğretmek Allah’a yaklaşmaktır.

                                                                 HADİS-İ ŞERİF

***

Türk Dünyası Dede Korkut’unu,  Korkut Atasını,  kaybetti. Başı sağ olsun.

Turan YAZGAN adını ilk 1993 de Bakü’de duymuştum. Elçibey merhumun onu devlet töreni ile karşıladığı anlatılıyordu. Türk Dünyası Araştırma Vakfı okullarında görev yapan öğretmenlerden de dinlemiştim. Kendisiyle Azerbaycan’da karşılaşmak nasip olmadı. 2006 yılında Burdur Türk ocağında “Türk Dünyası” konulu bir konferans için davet etmiştik. Burdur’da en ilgi gören konferans olmuştu. Vali, Belediye başkanı, Tugay komutanı ilin önde gelenleri hepsi oradaydılar. Tarihimizi anlatırken askerlik hatıralarını anlatıyordu sanki. Yaşıyormuş gibi. Isparta’da verdiği iki konferansın ardından bu üçüncüsüydü. Kendi de yorulmadı dinlemeye gelenler de. Kimse salondan ayrılmadı konuşma bitene kadar. İkincisi için de söz istemiştik. “Ölmez sağ kalırsak” demişti. Takdiri ilahi. Emr- hak vaki oldu. O günkü konferansını yayınlamak zorunda kaldık.  Kendisini takdim etmeden evvel  Bahtiyar Vahapzade’nin “Utanıram” şiirini okumuştum. Uzunca bir şiir…

 

Şehitlerin gaçgınların 

Üstümüzde min ahı var

 Çattığımız bu nögtede

 Hamımızın günahı var

 

Düşmenimiz arhalandı

Silahıne, öz gücüne.

Zora teslim olan torpag

Gaytarılmaz söz gücüne

 

Elden getti yurt yuvamız.

Nece dözdük bu derde biz.

Gaytarmagçın haggımızı

El açmayag namerde biz

 

Düzü budur bu dünyada

Gücün varsa sözün hagdır

Gücün yohsa son elacın

Helçalettir(mahcubiyet)utanmakdır.

                       ……

Güzel okuduğumu söylemişti daha sonra. Bugün de o gücü arkama alırımım aynı şiiri okurken. Konferansı videoya kaydettik. Burdur televizyonu (Kanal 15) yayınladı. 2 CD halinde Azerbaycan’a kadar ulaştırdık. Ne çare ki Türk dünyasında yaprak dökümü devam ediyor.  Ebulfeyz Elçibey, Bahtiyar Vahapzade, Turan YAZGAN, Denktaş, sadık Ahmet, Barat Hacı v.b. hepsi hakka yürüdüler, uçmağa vardılar bir bir. Mekânları cennet olsun.

 Onlarınki kuru nutuk değildi şiirde anlatıldığı gibi. Türk Dünyası sevdasıydı katıksız. Bu millet gerçek sevdalılarını unutmayacak.

İşte 30 Nisan 2006 günü Burdur öğretmenevinde yaptığı “Türk Dünyası” konulu vasiyet niteliğindeki konuşmasını(2.bölüm)

Baki kalan bir hoş seda imiş. Ruhunun şad olması dileği ile

***

…“Kalite” deyince bunu mesela bir Avusturyalı tarihçinin Türk kılıcını tarifi vardır.  Der ki: “Türk kılıcı öyle bir kılıçtır ki, öyle bir çeliktir ki, bunu ancak Türkler yapabilir bu çeliği.  Çeliğin kalitesi inceltilme derecisi ile ölçülür. O derece inceltilebilir ki, düşman kellesine değdği zaman kelle kesilir, yere düşmez”. Tabi askerin de iki gücü var.  Bir, maddi gücü… Çok iyi yetiştiriliyor. Her gün çamur yoğurtuluyor askere. Parmakları kuvvetlensin, bileği kuvvetlensin diye. Kılıç talimi yapıyor. At yarışı yapıyor. Ok yarışı yapıyor. Yani maddi olarak yetişiyor, beden gücü itibariyle eğitim görüyor. Ama diğer taraftan iman gücü, mana gücü itibariyle yetiştiriliyor.  İmanlı bir asker. İmanlı bir askerin elinde o kılıç düşman kellesine değerse kelle kesilir, yere düşmez. Yere düşmezse ne olur?  Kan donar. Ölü ayakta kalır.  Avrupa’nın işte asırlar boyu sırrını çözemediği husus budur. Ancak 17. asırda bir Avusturyalı tarihçi bu sırrı çözmüştür. Derki:  “Türk çeliğidir bunun sebebi”.  Ve Türk askerinin imanıdır. Madde ile manayı birleştirmiş olmasıdır. Demin nasıl bol üretimle madde, kaliteli üretimle manayı birleştirmişse,  askerde de aynısı var.

Maddeyle mana. Bunlar tek başına hiçbir şey ifade etmezler.  Türkiye’ye bugün 200 milyon dolar daha borç verseler Türkiye’de madde bolluğu olur. Nitekim var şimdi. İsterseniz Amerikan muzu yiyin, isterseniz bilmem ne yiyin. Hepsi var. Bolluk içinde. Madde bol. Ama mana var mı? Hayır.  Ahlaken Türkiye en çöküntülü dönemini yaşıyor. Çelik deyince  “İsveç çeliği” hatırlarsınız. Kumaş deyince “İngiliz yünlü kumaşı” dersiniz,  bilmem ne, her neyse. O gün her şey Türk damgasıyla damgalanmıştır. Çünkü dünyanın en kaliteli malları Türkiye’de üretilir. O zaman dünyanın en güçlü devleti Türkiye olacaktır.

Şimdi bu 16. asır sonuna kadar, hatta 1699 a gelelim.  17. asrın sonuna kadar kayıtsız şartsız devam ettirdiğimizi bir meziyet, bir durum, bir tutum. Ondan sonra ne oldu?  

Arkadaşlar, biliyorsunuz Avrupalılar bizim çocuklarımıza hep öğretirler. Dünyanın yuvarlak olduğunu ispatlamak için gemiler denize açıldı falan diye. Dünyanın yuvarlak olduğunu biz 11. asırda yazılı olarak biliyorduk. Dünyanın çevresini, bugünkü ekvator dediğimiz çevreyi, bugünkünden ancak 40 m hatalı olarak ölçmüştük, hesaplamıştık. Ayla dünya arasındaki en uzun mesafeyi belki onbinde bir hatayla hesaplamıştık. Bunların hepsi Türkler tarafından biliniyordu. Ve Avrupalılar da biliyorlardı.  Tercüme ediyorlardı uyanış döneminde. Türkiye’den tercüme ediyorlardı.

Onların maksatları dünyanın yuvarlak olduğu falan değil. Türk’lerin baharat yolları dışından,  Türklere görünmeden vergi vermeden Hindistan’a gidebilir miyiz? Baharat elde edebilir miyiz?  Aramızdaki maliyet farkını ortadan kaldırabilir miyiz?  Türkler gibi üretim yapabilir miyiz? Bütün hesap buydu.

Ama ne oldu o gemiler? Amerika’ya çıktı. Orda gördükleri insanları görür görmez çok sevindiler. Hintli zannettiler. “Hintli” dediler. “Kızıl Hintli” dediler. Hindistan falan değildi orası. Bambaşka bir kıtaydı. Ama onların verdikleri isim gösteriyor ki onların hedefleri Amerika,  ya da dünyanın yuvarlaklığı falan değil.  Hindistan’dı. Sonra Afrika’nın, çölün Büyük Sahra’nın güneyinde, batısında bir sahile ayakbastı bu gemiler. Oraya da “Altın Sahili” dediler. Altın, kumların içinde kürekle toplanıyordu. Siyah derili insanı keşfettiler. 

Avrupalının dünyada bugüne kadar yaptığı keşifler içinde en büyüğü, daha doğrusu en kıymetlisi hangisidir?  derseniz. Buna atom bombası da dâhil. Hepsiyle mukayese ediyorum. Siyah derili insanın yumuşak huylu oluşunu keşfetmesidir. Avrupa’nın en büyük keşfi budur.

 Neden?

 Çünkü o insanı keşfettikten sonra Afrika’da ona altını ürettirmiştir. Ona gümüşü ürettirmiştir. Ona bakırı, pamuğu üretmiştir. Neyle? Kırbaçla.  Ve o insanı koyun seçer gibi seçip, Amerika’ya taşımıştır. Amerika’da her şey var. Domates, patates, tütün. O günkü dünyanın bilmediği koyunlar uçsuz bucaksız bir ülke domates patates tütün her çeşit maden özellikle altın gümüş var. Orada da kırbaçla her şeyi hepsini bu siyah deriliye ürettirmiştir.  Ürettirdiğini onun sırtında bu siyah deriliyle sahillere taşıtmıştır.  Orada da gemiye onun sırtında yükletmiş, sonrada gemiye oturtmuş, zincirleyip sırtına kırbacı vura vura kendi ülkesine bu kıymetli maddeleri taşıtmıştır.

Artık Türkiye’den baharatın gelmesine Avrupalı için gerek yoktur. Avrupalı baharatı bedavaya elde etmektedir. Çünkü siyah deriliyi keşfetmiştir. Siyah derilinin ülkesini keşfetmiştir. Ve ondan sonra Avrupalı devamlı olarak bir mirasa konmuş gibi zenginleştikçe zenginler.

 Biz bunları haber alınca önlemeye çalışır, Hint Okyanusuna donanma göndeririz. Sudan’a Türk ordusu gider. İngilizleri oradan dışarı çıkarır. Ta batıya kadar kovalar. Atlas Okyanusuna donanma çıkarırız. Murat Bey ta Amerika’ya kadar gider. Hatta İsveç sahillerini bombalar. Grönland’a bayrak çeker. Bunların hepsi doğrudur ama arkadan gelen kaynak yoktur. Yani artık baharatın önemi kalmamıştır. Avrupalı onu onda bir fiyatına, yüzde bir fiyatına temin edebilmektedir. Ve bunun için de Türkiye’de üretim gittikçe azalır. Ve Avrupalı maliyetinin yanında bizim maliyetler daha yüksek olmaya başlar.             Sonra bu zenginlik Avrupa’da biliyorsunuz işte buhar gücü, makine pres v.s. ile peş peşe yeni icatlara yol açar ve makineli üretim başlar.

Şimdi işte bizim meselemiz ortaya çıkıyor. Yani “Türk Dünyası…”  Şimdiye kadar anlattığım “Türk Dünyası” bitti.  Ve 17. asırla 20. asır arasında üç asır yoktur.  

Ama şimdi yeniden ortaya çıkıyor.  Çünkü bugünkü kritik madde petrol, gaz gibi enerji maddeleri. Diğer madenler de var ama  esas bu ikisi. Şu anda dünyanın bütün şartlarını, savaşlarını, barışlarını tayin eden önemli maddeler bunlar.

Bugün bu maddeler Türk coğrafyasında dünya rezevllerinin aşağı yukarı yüzde altmışı nispetinde mevcut. Ve bunlar bizim tarafımızdan kontrol edilme tehlikesiyle karşı karşıya. Ne zamandan beri?  20. asrın başından beri.

 20. asrın başında, yani Balkan Harbinden önce bunu Avrupalılar tespit ettiler. Onlar bu coğrafyanın haşmetlik bir enerji maddesi deposu olduğunu tespit ettiler.  Ve onun için de Türkiye’ye karşı özel politikalar ürettiler. Devamlı olarak Türkiye’yi bu maddelerden uzak tutmaya ve kendilerinin de mümkün olduğu kadar o maddelere yaklaşmaları için Türkiye’yle münasebetler kurmaya çalıştılar.

Sonuç şu;  20. asrın başından itibaren Türk coğrafyası önemli şekilde işgal edildi.

Zaten 19.asırda işgal edilmeye başlanmıştı. Ama 20. asrın başında işgal edilmeyen Türk toprağı kalmadı.

Ve arkadaşlar, Dünya bu kritik maddeleri paylaşma savaşına girdi. İkiye ayrıldı. Bir tarafta komünist blok, bir tarafa kapitalist blok. Ve ikisi 1. Dünya Harbinden sonra anlaştılar. 2. Dünya Harbinden sonra bu anlaşmayı iyice pekiştirdiler. Ve Türk coğrafyası Ruslar’ın eline kaldı.

1917 de Sovyetler ittifakına dâhil olan Türkiye dışındaki Türklerin tamamı 30 milyondu. 1989 sayımında Sovyetlerden biz beş Cumhuriyet ve diğer Türkler olarak 50 milyon civarında Türk teslim aldık. Yani Türkler 50 milyondu.  Türkiye dışındaki Sovyet topraklarına dâhil olan Türkler. Diğerleri hariç. Yani İran falan hariç.  

Dünyanın 1917 ile 1990 arasında nüfusu 6 misli artı. Biz de altı misli arttık. Diyelim ki 5 misli artsın. Beş misli artsaydı Sovyetler ittifakındaki Türklerin 150 milyon olması gerekiyordu. 30 milyondan 150 milyona çıkması gerekiyordu. 50 milyon olduklarına göre sadece Sovyetler ittifakında komünist sistem eliyle 100 milyon Türk kaybettik. 

Nasıl kaybettik? 100 milyon Türk’ü Sovyetler savaşlarda öne sürerek kaybettirdiler.

Türkiye’nin etrafında ne kadar Türk varsa tehcir ettiler. Yani, etrafımızı boşalttılar.

Kırım Türklerini Karacayları Balkarları Kumukları Nogayları Ahıskalıları bir tane Türk bırakmamacasına etrafımızdan hepsini sürdüler. Bu sürgünde bunların yarısı kırıldı. Hayvan vagonlarında giderken ve gelişigüzel serpilirken yarısı kırıldı.

Ve bir kısmı da asimilasyon dediğimiz “temessülle” yani Ruslaştırılarak Hiristiyanlaştırılarak yok edildi. Bir kısmı ise Türk’lere uygulanan özel politikalarla yok edildi.

Mesela 1938’e kadar Azerbaycan’da nüfus cüzdanlarında milliyet karşılığında Türk yazıyordu. Dil karşılığında Türkçe yazılıyordu. 1938 de bir emirle Stalin milliyet karşılığında “Azerbaycanlı”, dil karşılığında da “Azerbaycan’ca” yaptı. Ve buna itiraz eden 400 bin Azerbaycan münevveri katledildi, sürüldü, hapsedildi, tımarhanelere konuldu.

400 bin civarında. Bu hadise yalnız Azerbaycan’da değil nerede Türk kelimesi kullanıldıysa onlar halk düşmanı, Sovyet düşmanı, ilan edildi ve bu şekilde yok edildi. Bu şekilde 100 binlerce insanımızı kaybettik. Sonuç toplam 100 milyon insan eksik aldık. Komünizmden çektiğimiz budur.

Tabi bu 100 milyon insanı kaybı çok önemli ama, bu arada neler oldu? Bunu kaybederken asıl kaybettiğimiz başka şeyler vardı.

Türkiye dışındaki Türk coğrafyasının iktisadi kritik kaynaklarının tamamı Rusya’ya aktı.  Tamamı. Bunun için özel politikalar uyguladılar.

Bir kere Türklerin siyasi idareden, iktisadi idareden, askeri idareden, uzak kalması için Lenin’in yazılı özel emriyle Türkler sadece ve sadece kültür ve sanat dallarında eğitime tabi tutuldular. Yani şarkıcı oldular, tiyatrocu oldular, dansöz oldular, ressam oldular, romancı, şair, opera artisti, hikâyeci oldular.

Yüz binlerce insan, milyonlarla insan sanat dallarında çalıştı.  Siyasi idareye sokulmadılar.

 İktisadi idareye katiyen yanaştırılmadılar. Rütbeli asker asla yapılmadılar.

 Ha hiç mi yapılmadılar? Hayır. Eğer Ermenilerle ya da Ruslarla evlenmişlerse ve beyinleri de Türklükten uzaklaşmışsa onlara çeşitli görevler verildi. Bir de beyin gücü yüksek olan çocuklar küçük yaşta alındı. Moskova’da özel eğitime tabi tutuldular. Onlar ilim adamı oldular.

 Rusya’nın Amerika’yla yaptığı teknolojik yarışmanın hemen hemen yüzde seksenini bizim beyinlerimiz başarmıştır. Uçaklardan füzelere kadar silahların her çeşidini de ürettiler, yeni maddelerde özellikle kompozit maddelerin üretilmesinde de hep Türk beyinleri çalışmış, hep Türk beyinlerinin başarılarıyla Sovyetler Amerika’yla yarışmıştır.

Uzaya da ilk giden bir Çuvaş Türküdür. Masa üstü bilgisayarı icat eden Azerbaycanlı bir Türk âlimidir.

Sovyetler içinde çalışan Türk âlimlerinin her birinin gerçekten çok büyük başarıları vardır. Bunların dışındaki Türkler hep sanatçı oldu. Onun için herkes çalıyor, söylüyor orada biliyorsunuz.

Bakü’ye bir gittim ben. Sadece maaşlı 7500 ressam vardı. Birinci sınıf.  Diğer şeyler ayrı. Hepsine bakarsanız Sadece Bakü’de 50 binden fazla ressam vardı. Ne iş yapar bu kadar ressam? Türkiye’de sadece resimle geçinen olsa olsa sadece 60 kişi, ya vardır ya yoktur. Dünyada da yoktur.

Türkiye Türkleri ile Sovyet Türklerinin münasebetlerinin devamlı kesilmesi için bu kültür faaliyetleri yapılırken ve etrafımız boşaltılırken bir başka şey daha yapıldı.

  Onlar Latin alfabesi kullanıyordu. Biz Arap harfleri kullanıyorduk. Atatürk Latin alfabesine geçti. O zaman Sovyetler Türkleri kanla, kiril alfabesine geçirtti. Ama nasıl Kiril alfabesi? Kırgızistan’da bir sese tekabül eden harf Kazakistan’da başka sese tekabül etti. Altay’da başka sese tekabül etti. Özbekistan’da başka sese… Kırk çeşit Kiril çıkarıldı ortaya.  Birbirlerini okuyamadılar, anlayamadılar. Yazışamadılar. Haberleşmeleri mümkün olmadı. Bir şehirden bir şehre gidiş de vizeyle olduğu için birbirleriyle temasları kesildi. 

Böylece Otuz çeşit Türk yarattılar. Özbek ayrı millet oldu. Kazak ayrı millet oldu. Azerbaycan millet oldu.  Hepsi ayrı millet haline getirildi.  Hâlbuki Özbekler Özbek Hanın tebaasıdır. Tıpkı Osman Gazinin tebaası gibi. Osman Gazinin tebaası Türklerdir. Özbek Hanın tebaası da Türklerdir ama Özbek Hanının tebaasına Özbekler denildi. Kazak Han’ın tebaasına Kazaklar denildi. Ve onlar ayrı millet gibi muamele gördüler.

Ve bunlar çok iyi teşvik edildi. Onlara ona göre sınırlar yapıldı.  İhtilaf daima çıkacak şekilde sınırlar çizildi. Ve birbirleriyle anlaşamamaları için her türlü tedbir alındı.

Ve Türk coğrafyası hammadde kaynağı ilan edildi. Ne demek bu?

Özbekistan pamuk tarlası ilan edildi. Özbekistan’da yalnız pamuk üretildi. 5 milyon ton…! Ancak ABD de üretilir bu kadar pamuk. 5 milyon ton pamuk üretilen Özbekistan’da bir tane iplik fabrikası yapılmadı. Bir dokuma atölyesi yoktur. Bir tane tekstil fabrikası yoktur.  Özbekistan’ın vazifesi sadece pamuk üretmek ve pamuğu göndermekti. Nereye?  Urallar’ın batısına. Yani Rusların bol olduğu yerlere. Nihai üretim orada yapıldı. Biz hammadde üreticisi olduk. Hangi fiyatlarla aldılar bunları?  Kazakistan bütün petrolünü Rusya’ya akıttı. Buna karşılık. Kazaklara Sovyetler ittifakı 252  bin ruble borçlandı. Bütün petrolün karşılığı olarak. Yüzde yedisini mamul olarak geri aldı. Kullanacağı petrol olarak. Yüzde yedisine 872 milyon ruble ödedi.  Veya borçlandı.

 Düşünün 252 ye alıyor 872 ye satıyor. Bu nedir biliyor musunuz?   

Bu dünyada görülmüş soygunun sömürünün en dehşetidir. En korkuncudur.

İngilizler Hindistan’ı sömürmüştür. Bu doğrudur. Bu soygundan dolayı Hindistan’ın iki yakasının bir araya gelmesi de mümkün değildir. Ama Rusların Türkleri sömürmesi soyması İngilizlerinkinin yanında çok daha fecidir. Şu söylediğim fiyatlara göre.

Aynı fiyatlarla Azerbaycan’ın bütün ham mallarını almıştır. Ve buna rağmen Azerbaycan 70 yıl boyunca Rusya’dan yılda ortalama 1,5 milyar ruble veya dolar alacaklı olmuştur. Sovyetler ittifakında 500 milyon dolar yılda ortalama. Tabi Sovyetler diye bir şeyi kabul etmemek lazım. Hepsi Rusya’dır. Azerbaycan 1990 da Rusya’dan 2 milyar dolar yıllık, yani 70 yılda 140 milyar dolar alacaklıydı.  Hangi fiyatlarla? Demin söylediğim Kazakistan’da tatbik edilen fiyatlarla.  

 Fiyatlar cari fiyatlar olsa ne olurdu? Dünya fiyatları olsa ne olurdu?

Arkadaşlar..!

 Azerbaycan’daki her insanın fert başına geliri en az İsviçre’deki insanların fert başına gelirine eşit olurdu. Ve Azerbaycan’daki binaların üstündeki kiremitlerin tamamı yarım cm kalınlığında altından yapılabilirdi.

Tekrar ediyorum Azerbaycan’daki bütün binaların üstündeki kiremitlerin tamamı yarım cm kalınlığında altından olurdu.  Yani Azerbaycan o derece sermaye biriktirebilirdi. Öylesine müreffeh bir ülke olabilirdi. Eğer kaynakların dünya fiyatlarıyla satabilseydi.

Bunlar da yeterli değil. Ruslar’ın Türklere karşı uyguladığı politikalar içinde arkadaşlar atom denemeleri var.

Yalnız Türklerin olduğu yerde atom denemesi yaptı. Dünya zaten öyle yaptı. Çinliler de öyle yaptı. Amerikalılar da öyle yaptı. ABD Nevada’da yani Tuva Türkleri ile aynı genleri taşıyan Kızılderililerin üstünde atom denemeleri yaptı. Ruslar Kazakistan’da Semey bölgesinde sadece Kazak Türklerinin yaşadığı bölgede atom denemeleri yaptı.  Çinliler de Uygur Türklerinin yüzde yüz olarak bulunduğu bir bölgede atom denemelerini yaptı.

Sonuç nedir biliyor musunuz?

Sonuç, Kazakistan’daki şu anda Semey bölgesinde yaşayan Türk kadınların tamamı daha önümüzdeki 50 yıl süreyle yüzde elli ihtimalle sakat çocuk doğuracaklarını bilerek yaşamaktadırlar.

Aynı şey Uygur Türkleri için de geçerlidir.

Ve Nevada’daki o hanımlar için de geçerlidir.

Bu da yetmez.  Türklere uygulanan istihdam şartları o derece ağır ve alçakça olmuştur ki, komünizm eşitlik demektir. Ama bırakın eşitliği insanlığı, “alçakça” tabirini bilerek kullanıyorum. Ve tekrar tekrar söylüyorum;

Özbekistan’da pamuk tarlalarında çalışan kadınlar dünyada en fazla ölü çocuk doğuran kadınlar unvanına sahiptir. Son beş yıla kadar dünyada en fazla ölü çocuk doğuran kadınlar Özbekistan’daki analarımızdır. Neden? Çünkü pamuk tarlalarında yalnız onlar çalıştırıldı. Ve dünyada eşi görülmemiş bir gaddarlıkla korkunç istihdam şartları altında çalıştırıldı.

Komünizm eşitlik demektir. Ama Türk topraklarında uygulanan asgari ücretliler, toplam ücretliler içinde en az yüzde 75 nispetinde pay işgal ediyordu. Ama Beyaz Rusya’da bu pay yüzde 5’i bile bulmuyordu. Ne ücrette eşitlik, ne de insanı muamelede eşitlik. Asla yapılmadı.

Ve sonuç: Daha söyleyeceğim çok şey var ama bunlar sadece misal olarak yeterli.

Arkadaşlar…! Bütün bunları yapmasının nedeni neydi? Sovyetler ve onu yöneten Ruslar Rus ırkçıları çok iyi biliyorlardı ki, aynı Atatürk’ün dediği gibi “Bir gün Ruslar dağılabilir. Türkler ellerinden kaçabilir”. Kaçarlarsa bir araya gelemesinler. Ve asla Türkiye’yle beraber olmasınlar. Onun için Türkiye’yle Azerbaycan arasında Azerbaycan’ın malı olan Zangezur dediğimiz bölgeyi, Azerbaycan parlamentosunun kararıyla Ermenistan’a verdirdi Stalin. Böylece Türkiye’yle Azerbaycan arasında kara bağlantısını kesti. Aynı bağlantıyı kuzeyde Samara bölgesini, yani Orenburg bölgesini, doğrudan Moskova’ya bağlamak suretiyle, Kazakistan Türkleri ile Ural Türklerini, yani Çuvaş Başkurt ve Tatar Türklerinin arasını da kesti. Aynı kesintiyi Altay Türkleri ile Yakut Türkleri arasındaki o Baykal Gölü dediğimiz ki doğum yerimiz sayılır orası bizim.  O bölgeyi de doğrudan Moskova’ya bağlamak suretiyle onlarında arasını kesti.

 Yani Türkleri bölük bölük etmek için ne gerekirse yaptı.

Ha bu karayolundan gidiş gelişin olmayışının bugünkü önemi nedir?  Çok büyüktür.

Arkadaşlar petrolü havadan getirmezsiniz. Pamuğu da getiremezsiniz. Kömürü de getiremezsiniz. Demiri de getiremezsiniz. Emniyetli bir karayolu şarttır.  Osmanlı devleti güçlüydü. Kervansaraylarla bu işi yaptı. Güçlü ordusuyla kim yolu kestiyse gitti kardeşi de olsa başını kesti. Ama Türkiye Cumhuriyeti bugün bunu yapamıyor. Dünya kritik kaynaklarının yüzde altmışına sahip olan Türklerin zaten bir araya gelmelerini de mümkün kılmayacak tedbirler alınmış, Türkiye’yle de karadan münasebetleri kesilmiş.

Biz Bakü Ceyhan diye 16 yıldır çırpınıp duruyoruz. Sonuç ne?

Bakü Ceyhan açılacak, doğru. Gürcistan üzerinden geçecek, yanlış. Ermenistan üzerinden geçmeliydi. Zengezur’u delmeliydi. Ve biz Zengezur’u geri almasak bile kontrol etmeliydik. Ve Ermeniler üstünde kılıcımız asılı durmalıydı. Onu eğer keserlerse Türk ordusu başını ezmeliydi. Tıpkı eskiden olduğu gibi.

Ve daha önemlisi tabi, yol kısalmalıydı.  Toprak bizim mal bizim. Burada bizim Türkiye’nin hissesi Elçibey’in tayin ettiği gibi olmalıydı. Yani yüzde 35 (otuz beş) olmalıydı. Yüzde otuz beşi de Azerbaycan’ın olmalıydı. Geriye kalan yüzde otuzda Amerika ve iki Batı devletinin olmalıydı. Ama ne yaptılar?  Yüzde 1,75.  Sonra lütfedip yüzde 5 (beş) daha verdiler. Yüzde 6,75. Yani bu yol Türkiye’nin istediği gayeye giden yol olmadı.

Ne istiyoruz?  Türk Dünyasının kritik kaynaklarının eskiden olduğu gibi Türkiye üzerinden geçerek ve Türkiye’nin ihtiyacı karşılandıktan sonra, artan kısmının dünya fiyatlarıyla dünyaya çıkmasını istiyoruz. Bu bize neyi getirir?   Dünyanın en güçlü devleti olma imkânını getirir. Eskiden olduğu gibi. Kritik maddelerin kontrol imkânını getirir eskiden olduğu gibi. Ve dünyanın en müreffeh milleti olma imkânını getirir, eskiden olduğu gibi. İşte bunu bildikleri için bir taraftan Amerika bunu engelliyor. Bir taraftan Avrupa ABD’ye alabildiğine destek oluyor.  Amerika da AB ye destek oluyor.

Ve ne yapıyorlar?  Sovyetlere akış devam ediyor. Rusya’ya akış devam ediyor. Öbür taraftan ABD Azerbaycan petrollerinin kendi şirketleri vasıtasıyla dünyaya çıkışını sağladı. Bize 6.75 lik hisseyi verdi. Bu da bizim ekonomimize hiçbir zaman müspet tesir yapmayacaktır.

Diğer taraftan ne yaptı?  Geldi Irak’a el koydu. Irak’ta Amerikalılarla Araplar çarpışmıyor.  Kiminle çarpışıyor? Türklerle çarpışıyor.  Türkiye’yle çarpışıyor.

Yani Amerika’yla Türkiye asanda devam ediyor. Gizli görünmeyen bir savaş devam ediyor.

 Neyin savaşı?  Kritik madde savaşı.

Iraktaki kritik madde kimindir?  Benimdir.

Kerkük Musul benimdir. Türk toprağıdır. Ve kritik kaynaklar oradadır.

Atatürk orayı biliyorsunuz “misak-ı mili” hudutları içinde ilan etmiştir. Ve onun için onlara “misak-ı milli” bayrağı vermiştir. Yani paralel çizgili gök bayrak. Tıpkı Kıbrıs’a verdiği gibi. Ve Atatürk sekiz defa  da çizme giymiştir Kerkük ve Musul için. Her defasında İngilizler sandıklar dolusu altınlarla Doğu Anadolu’daki aşiret reislerini isyana sevk etmişlerdir.

Ve bu isyanı bugün de devam ettiriyorlar. Kim besliyor?  Gene Avrupa ve Amerika besliyor.  Bize karşı savaşan PKK’nın kritik kaynakları, iktisadi kaynakları tamamen Avrupa’nın ve Amerika’nın eliyle sağlanıyor.

Sonra ne yaptı? Gitti Afganistan’a yerleşti. Afganistan’da 15 milyon insan Türkçe konuşur. Sekiz milyonu kayıtsız şartsız doğma Türk’tür.

Ve Afganistan’a diğerlerini de yanına alarak biz dâhil gitmekle ABD’nin yaptığı şey nedir?  Bin Ladini yakalamak mı?   Bin Ladini Amerika isterse 100 milyon dolara yılanın deliğinden çıkartıp Bush’un önüne getirtebilir. Eğer bütün mesele ıraktaki Saddam idiyse Saddam’ı 50 milyon dolara canlı veya cansız Bush’un önüne getirebilirlerdi.  

Ama Irakta 100 milyarlarca dolar para harcıyor. Ama değer mi? değer. Bir trilyon dolar harcasa değer. Afganistan’a Bir trilyon dolar harcasa değer mi? değer.  Çünkü Afganistan’a yerleşmekle Türk kaynaklarına daha yakınlaşmış olmaktadır.  Türk kaynakları üzerindeki kontrolünü kökleştirmiş olmaktadır. Kökleştirmek istemektedir.  Ve kökleştirecektir.

Sonra ne olacak? Sonra Rusya’ya akış duracak. O zaman belki ABD ile Rusya arasında bir kapışma olacaktır. Veya Rusya’yla başka türlü bir paylaşma yapılacaktır. Mesela “Kazakistan senin ama Azerbaycan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan benim” diyecektir. Bir paylaşma yoluyla anlaşacaktır.

Fakat neticede 200 yıldır bize karşı yürüttükleri savaş 1990lar da bizim lehimize doğmuşken, bizim aleyhimize dönmüştür. AB ve ABD Türk kaynaklarına el koyma imkânının arifesinde bulunmaktadırlar, koyacaklardır.  Hiç şüphe olmasın. Ve biz bu kaynaklardan mahrum olarak borç içinde yüzen ve dolayısıyla emir alan bir devlet olmaya devam edeceğiz.

Şimdi arkadaşlar görülüyor ki Türk Dünyası dediğimiz husus bir ütopya değildir. Bir his meselesi değildir. Allah onlarla bizi kardeş yarattığı için, onlarla birleşelim meselesi değildir.

Nedir?  Akıl meselesidir. Bu akıl Osmanlı devletinde vardı. Bu akıl Selçuklu devletinde vardı.  Bu akıl Mustafa Kemal Atatürk’te de vardı. Abdulhamit Han da vardı.

Abdülhamit  Han Türkistan’a yüzlerce Türk subayı göndermiştir. Atatürk de göndermiştir. Oradan da buraya getirmiştir. Subay yapmıştır, yetiştirmiştir. Ve Nahcıvan üzerinde özellikle durmuştur. Arkadaşımızın açılış konuşmasında söylediği nutku söylemiştir. (1) Yani Bize “hazırlanın” diye vasiyet etmiştir, emir vermiştir.

Ama bu emri ondan önce Atatürk’ten önce İsmail Gaspıralı vermiştir. Daha doğrusu vasiyet etmiştir, nasihat etmiştir.  “Dil birliğine gidin, fikir birliğine gidin, iş birliğini gidin” demiştir. Niçin?  İktisadi önemi dolayısıyla.

Hiç bir zaman bir bayrak dememişlerdir. Bir devlet dememişlerdir. Bir vatan dememişlerdir.  

Ne demişlerdir? Bir dil, bir fikir ve iş birliliği.

Bir dil belli. Hangisi?  Türkçe. Türkiye Türkçesi olacak. Nerede?  Yazı dilinde.

Konuşma dilinde her şive kendisini elbette kayıtsız şartsız devam ettirecek. Ama Yakutistan’da basılan kitap İstanbul’da okunacaktır. Anlayamazsanız lügate bakıp okuyacaksınız. Bu, dil birliği demektir.

Fikir birliği eğer bir yerde bir Türk’ün burnu kanıyorsa bütün Türkler aynı anda aynı sesi çıkaracak demektir.  Yani Kıbrıs meselesi var hepimiz ayağa kalkacağız.  Veya Azerbaycan’da bir milyondan fazla kaçkın denilen evsiz, yersiz, yurtsuz insan, aç biilaç yaşıyorsa, bundan dolayı hepimiz gereken fedakârlığı yapacağız demektir.

İşbirliği ise; Allahın Türk coğrafyasına bahşettiği kritik kaynakların tamamının Türkler tarafından Türkler için, Türklerle birlikte kullanılması demektir. Yoksa oraya domates satmak, oradan deri almak değil. Onu Yunan da yapıyor.  Bulgar da yapar.  Fransa da yapar.

Bizim işbirliğimiz Allahın Türk coğrafyasına bahşettiği kritik kaynakların tamamının Türkler tarafından, Türkler için kullanılması demektir. Artan kısmının da eskiden olduğu gibi dünya fiyatlarıyla dünyaya satılması demektir.  Yani bizim 16. asırdaki durumumuza gelmezsek bile, hiç değilse dik başlı, hür, emir almayan bir devlet haline gelmemiz ve bugünkü gibi değil, daha müreffeh bir millet haline gelmemiz demektir. İşte Türk Dünyası ile bunun için uğraşıyoruz. Yoksa ütopya için değil. Kardeşlik için, dostluk için, arkadaşlık için değil. Onlar zaten Allahın emri. Çünkü Allah bizi de Türk yaratmış. Onları da Türk yaratmış. Allah’a hürmetimiz Allah’a saygımız varsa zaten mecburuz onların derdiyle dertlenmeye. Onların ıstıraplarıyla ıstıraplanmaya. Gerekiyorsa onlara yardım etmeye. Veya onların da bize yardım etmesine. Bu Allahın emridir. Bu değil söylediğimiz. Aklın gereği olan dil birliği, fikir birliği ve iş birliğidir.

Evet, benim söyleyeceğim bu kadar. Ama tabi ben sivri noktalarıyla cevaplamaya çalıştım.  Eğer sualiniz, sorularınız varsa onları da cevaplamaya gayret ederim bildiğim kadarıyla. Hepinize teşekkür ederim.

            -Sayın Hocam bizi köklerimizle dertlerimizle hedeflerimizle tanıştırdınız. Bu konferansı kayda aldık izlemek isteyip de izleyemeyenlere de ulaştıracağız. Ama Türk Dünyası bir konferanslık iş değil. Sizden ikinci bir konferans için söz istiyoruz.

-Ölmez sağ kalırsam inşallah.

 (Burdur valisi Sayın Can DİREKÇİ’nin plaket takdimi ) Sorulara geçiliyor.

Çok güzel üç tane sual var. Üçü de aynı.

Birinci gurup sualler. AB ye alternatif…? Şanghay (2) işbirliği olabilir mi?  

Türk Dünyasına girmemiz daha iyi olmaz mı? Bu gurup sual tabi çok yerinde.

Arkadaşlar!

Türkiye’nin ilk 1988- 1989’lardan itibaren yapması gereken şeyler vardı yapmadı, yapamadı. Türkiye’nin “Türk Birliği” istikametinde çalışmaları olabilirdi, olmadı. Bunun alt yapısı yapılabilirdi, yapılmadı.  Bunları açıklayacağım.   AB’nin alternatifi Şanghay işbirliği olabilir. Ama benim fikrim bu konuda ki 15 yıl evvel yazdım. Harp akademisinde de bir tebliğ olarak verdim.

Şöyle bir birlik olabilir. “Ural Altay dil gurubuna dâhil ülkeler arasında bir ipek kuşak” meydana getirmek.  İpek Yolu diyorlar ya, ben onu kesinlikle kesinlikle kabul etmiyorum.

İpek Yolu hiç önemli değil. Çünkü Arap yolu.   Ama bir “İpek kuşak” meydana getirebiliriz. Nereden başlar? Japonya’da başlar. Balkanlardaki Türk devletlerinde biter.  Japonya Ural Altay dil gurubuna dâhil bir devlettir. Kore aynı şekilde. Ve orada Doğu Türkistan var. Türk Cumhuriyetleri var. İran var. Irak var.  Ve Türkiye ve Balkanlar var. Tabi kuzey Türkleri de dâhil buna. Çuvaşlar, Başkurtlar, Tatarlar. Kafkas Türklerinin hepsi dahil.  Nogaylar, Karaçaylar, Balkarlar.  Kumuklar, Tümen Türkleri,  Topol Türkleri ve Hakas, Altay, Tuva Türkleri ve Saka Türkleri. Tüm bunların hepsi Ural Altay dil gurubuna dahil.  Moğollar da dahil buna.  Dil gurubuna dahil ülkeler hepsi. Bunlarla birlikte bir kuşak teşkil edilir.  Bu ipek kuşak meydana getirilebilir.

Bu ipek kuşağın meydana getirilmesi bir kere aynı temeldeki dil gurubuna dâhil olmak bakımından manalıdır. Ama diğer taraftan iktisadi olarak da bir bütünlük arz eder. Teknoloji özellikle Japonya’da geliştirilmiştir. İşgücü Türkistan’da mevcuttur. Pazarlama gücü ve yakınlığı da Avrupa’ya yoğun nüfuslu ülkelere yakınlık itibariyle Türkiye’de mevcuttur. Dolayısıyla böyle bir ipek kuşak meydana getirilmesi Halinde gerçekten çok büyük bir güç elde edilebilir. Bu güç iktisadi olarak elde edeceği faydanın yanında, güneyde Çin’in Kuzeyde de Rus’un tekrar Türkler üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışmasını da engelleyebilir. Çünkü o zaman Çin Japonya’yla, Kore’yle, Endonezya’yla, Pakistan’la ve bütün Türk Cumhuriyetleri ve Türkiye’yle çatışmak zorunda kalacaktır.  Rusya da aynı şekilde.

Yarın Çin’deki nüfus artışı Türklere doğru bir basınç meydana getirecektir. Bu basıncı bizim şimdiden düşünmemiz lazım. Bu elli yıl sonra meydana gelebilir. Yirmi yıl sonra meydana gelebilir. Şu anda Doğu Türkistan üzerinde bu basınç uygulanmaktadır.  Ve Doğu Türkistan Türk nüfusu yüzde doksan yediden yüzde ellilere kadar inmiştir. Nispet olarak ve bu daha da aşağı doğru gitmektedir. Bunun manası şudur. Çin nüfus baskısını Doğu Türkistan üzerinde kullanmakta ve bütün dünyanın gözü önünde on bin yıllık Türk vatanı olan Doğu Türkistan’ı bir Çin vatanı haline getirmektedir. Bu yirmi yıl, otuz yıl sonra bitecektir. Yani bu işi başaracaktır.  Bunu durdurmanın yolu “İpek kuşaktan” geçer.

Bu tabi Doğu Türkistan’la sınırlı kalmayacak. Yarın Batı Türkistan’a doğru da Kırgızlar başta olmak üzere bu basınç devam edecektir. En zayıf yerinden başlamak üzere. Onlara doğru da bu basınç devam edecek.  Bu basıncı biz ancak öyle ortada bir kuşak, askeri kuşak siyasi kuşak ve iktisadi kuşak meydana getirerek engelleyebiliriz.

Öbür taraftan Ruslar da gittikçe tırnaklı hale gelecekler ve tekrar eski güçlerini elde etmek için elbette çırpınacaklar çalışacaklar, çalışmaktadırlar.  Ve bugün bir hayli de mesafe almış durumdadırlar. Ve bu aldıkları mesafe ilerledikçe onlar da kuzeyden tekrar Türklere saldırmaya başlayacaktır.  Daha doğrusu Türkler üzerinde hâkimiyet kurmanın yollarını arayacaklardır. Bunu engellemenin yolu da işte bu kuşaktan meydana gelir.

Bu kuşak iktisadi kuşak olmalıdır. Teknolojisiyle, iş gücüyle, pazarlama imkânlarıyla, insan gücüyle bu kuşakta bir bütünlük vardır.  Bu kuşak askeri güç olmalıdır. Türkiye’siyle, Japonya’sıyla Pakistan’ıyla, bütün Türk devletleriyle güçlü ve hatta tek merkezden idare edilen NATO gibi bir orduya sahip olmalı. Ve bu ordu hem Kuzeyden hem güneyden gelecek baskılara, yani hem Çin’in, hem Rus’un baskılarına direnebilecek güçte olmalıdır.

Siyasi olmalıdır. Ve nerede bu bizim gücümüze, bizim menfaatlerimize karşı bir manevra varsa, o manevrayı BM de engelleyecek oy sayısına sahip olmalıdır. Olabilir. Onun için eğer AB ye alternatif aranacaksa Şanghay Birliği veya bu AVRASYA diye bir şey çıkardılar son zamanlara ortaya. O kesinlikle beni hiç ilgilendirmiyor. Hiç de aklım almıyor. Avrasya benim coğrafyam değil. Ve benim menfaatlerimle de uyuşan bir coğrafya değil. Ruslar Türkler üzerinde oynamaya devam ediyor. Mesela en açık delilini size söyleyim. Kırgızistan’la Kazakistan’la, Rusların arasındaki anlaşma dolayısıyla ben Kazakistan’a giremiyorum. Kırgızistan’a giremiyorum. Bütün gümrüklerdeki bilgisayarlarında tehlikeli şahıs olarak yasaklıyım. Neden?  Rusya bunlarla oynamaya devam ediyor. Nasıl kabul ettiriyor bunu? Bu anlaşmayı nasıl yapıyor? Şöyle yapıyor. Şu anda Kazakistan bütün petrolünü Rusya’ya akıtıyor. Akıtmaya da mecbur. Neden mecbur? Petrol depo edilemez. Ne kadarını edersin?  Akacak… Akmazsa ne olur? Heba olur. Mutlaka akacak. Başka yol yok. Nereye akacak. Hazar’ı delip Bakü’yle birleşemediğine göre- ki onu engelliyorlar, şimdilik Amerika da engelliyor- ne yapacak?  Rusya’ya akmaya devam edecek.

Türkmenistan gazı depo edilemez. Akmaya mecbur.

Nereye akacak? Rusya’ya.

Neden? Yollar oraya doğru.  Hep öyle yapılmış.

Akmazsa ne olur. İflas eder. Gaz telef olur.

Peki, nasıl akacak? Rusya’nın istediği fiyatla akacak. Rusya’nın istediği fiyatla akıyor. Yani Petrol 18 dolara gidiyor. Petrolün bugünkü fiyatı 70 dolar. Canın isterse al. Ben fiyatı arttırayım dese Kazakistan, “almıyorum” diyecek. Almazsa Rusya’ya bir zarar gelir mi?  gelmez. Gelmez. Neden gelmez? Kendi kaynakları kendine yetiyor. Sibirya petrolleri yetiyor. Onlar da bizim ama kendi kontrolünde. O halde Rusya istediği fiyatla alabilir. Ve onlar da satma mecburdur.

Biz ne yapıyoruz? Türkmenistan’dan gaz gidiyor Rusya’ ya. Biz Karadeniz’i delen boru hatlarıyla Türkiye’ye getirip oradan gaz alıyoruz. Hangi fiyatla?  Rusya’nın istediği fiyatla.  Rusya istediği fiyatla Türkmenistan’dan alıyor. Ben de Rus’un istediği fiyatla Rusya’dan, benim gazımı Türkmen gazını, satın  alıyorum düşünün.

Şimdiki durum bu. İşte burada Ruslar bu sebeple her şeyi kabul ettirebilecek durumda. Kazaklarla da oynuyor. Kırgızlarla da oynuyor. Yarın bu oynamayı daha ileriye götürecek. Eğer Türkiye bu enayiliğini devam ettirirse. Ve Amerika da bir an evvel kaynakları kendi tarafına doğru akıtmazsa. Yani Hazar üzerinden Türkiye’ye veya aşağıya indirerek Okyanusya üzerinden kendi dev küresel şirketlerine devretmezse, devredemezse biran evvel. Rusya bu işe daha büyük çapta hâkim olacaktır. İşte bunları engellememin yolu benim söylediğim bir “İpek kuşak” projesinden geçer. İpek kuşak barışı sağlar ipek kuşak huzuru sağlar. İpek kuşak, yalnız Türklerin değil,  Ural Altay dil gurubuna dâhil olan ve o çevrede Müslüman olan bütün ülkelerin zenginliğini sağlar, refahını sağlar, emniyetini sağlar. Çin’in hücumundan. Tasallutundan. Rus’un hücumundan Rus’un tasallutundan bu ülkeleri kurtarır diye düşünüyorum. Benim görüşüm bu, bu konuda.

 Öbür taraftan Türkiye’nin bu birlik için daha doğrusu Türkler arası birlik için yapması gerekenler nedir?  Yapıldı mı? İkinci gurup sualler. Dil birliği, fikir birliği, iş birliği, bakımından Türkiye ne gibi adımlar attı?   Bu konuda arkadaşlar Türkiye maalesef Atatürk’ün vasiyetini hiçbir zaman kale almadı. Emrini diyelim hatta. Ne diyordu Atatürk?

Dil bir köprüdür. Dil çalışmaları yapın diyordu. 

Yaptık mı?  Hayır.

Aksine onlardan dilimizi uzaklaştıracak çalışmalar yaptık.

Din bir köprüdür diyordu.

Yaptık mı?  Hayır.

Onlar dinsizlik eğitimi gördüler. Biz onlara dini yeniden öğretmek varken, yapmadık kalktık gittik matematik öğretmeye. Hâlbuki onların matematikçilerinin eline su dökecek matematikçi Türkiye’de çok nadirdir. Tekrar söylüyorum. Fen alanında Rusya’da yetişmiş beyinler bakımından Türk coğrafyası matematik, fizik kimya gibi alanlarda, çok üstün iyi yetişmiş beyinlere, öğretim üyelerine ve öğretmenlere sahiptir.

Benim orada gidip Üniversite kurarak fizik bölümü, matematik bölümü, fizik bölümü, kimya bölümü gibi bölümler açmam çok ahmakça, çok aptalca, yani daha kötü kelimeler kullanılabilir. Manasız bir şeydir. Ama gittik yaptık.

Üniversite yaptık. Dört yüz milyon dolar harcadık Rus diliyle eğitim yapılıyor. Yarıda kazakça eğitim yapılıyor.  Üç beş bölümde de Türk diliyle eğitim yapılıyor,  Türkçe eğitim yapılıyor.

Ve tabi bize Ruslar da gülüyor. İngilizler da gülüyor. Amerikalılar da Çinliler de gülüyor.

Hele İranlılar kahkahalarla gülüyor. “Allah akıl fikir versin” diyorlar.

Düşünün Türk devleti dört yüz milyon dolar harcıyor Rus diliyle eğitim yaptırıyor.  Lise kuruyor, liseler İngiliz diliyle eğitim yapıyor. Azerbaycan’da Kırgızistan’da Türkmenistan’da Kazakistan’da. Yani buna da  herkes güler. Oraya Türk devleti gidiyorsa-hadi ticari şirket gidiyor. Para kazanacağı şekilde ha fırın açar ha okul açar İngilizce de yapar tamam. Almanca da yapar ona kimse karışmaz- ama devlet gidiyorsa İngiliz diliyle eğitim yapabilir mi?  varoluş sebebine aykırıdır. Ama bunu da yaptık. Ve yapıyoruz yapmaya devam ediyoruz hala da.

Gösteriş kurultayları yaptık.

İşte cumhurbaşkanları bir araya geldi.

Bilmem Makedonya’dan bilmem nereye, şu denizden bu denize, kadar falan…

Ama bunlar hep gösterişte kaldı. Hiçbir zaman bir netice vermesi mümkün olan toplantılar değildi. Netice vermesi mümkün olan toplantılar nasıl olur?  Küçük olur ve uygun vasıtalar üzerinde yapılır. Nedir? Dil birliği sağlamak için, alfabe birliği sağlamak için, bu iş sessiz sedasız yapılır işbirliği sağlamak için. Ve adım adım ileriye götürülür.  Tatbikata geçirilir ve günümüze gelinirdi.

Bunun için Türkiye’nin elinde imkânlar vardı. Mesela TİKA’yı kurduk. Mesela Exımbankı kurduk. Exımbank gitti Kazakistan’ın en büyük projelerini finanse etti. Ne işin var senin?  Bu geri de dönmez.

Gitti Bulgaristan’a kaç yüz milyarlık kaç milyon dalarlık projelere kredi verdi. Bulgaristan’a gidiyorsan Bulgaristan’daki Türkleri adam edersin. Küçük küçük paralarla onları esnaf yaparsın, sanatkâr iş adamı yaparsın fırıncı yaparsın. İş sahibi yaparsın. Veya onları birleştirir kısmi sermayeyi sen verirsin. Onların beraber işlettiği işçilerinin de Türklerden teşekkül ettiği fabrikaları kurarsın. Bunlar hep mümkündü. Bunların hiçbirisini yapmadık.

Daha da önemlisi “ne biz onlara gönülden canlı baktık. Ne onlar bize”. Bakmaları için biz de bakmamız için onlar da hiçbir sebep yaratmadık.

Kıbrıs’ta problem var. Hiçbir Türk devleti Kıbrıs’ı tanımaya yanaşmadı. Ben Kazakistan’a 400 milyon dolar sadece üniversite için para harcayacağım. Kazakistan benim Kıbrıs Cumhuriyetimi tanımayacak. Bunu hangi akılla izah ederisiniz?  Mümkün değil. Ama öbür taraftan bir milyondan fazla Azerbaycan’da kaçkın var. Evsiz, yersiz, yurtsuz aç biilaç… Karda, kışta, açıkta 10 yıldır, hatta 12 yıldır, 13 yıldır. Ne Türkiye’nin aklına geliyor, Ne Azerbaycan’ın devletinin aklına geliyor, ne de o insan sever Avrupa’lıların veya Amerikalıların aklına geliyor.  Ve ben bunlar için hiçbir şey yapmıyorum. Yani Allahın emrettiği kardeşlik vazifeleri içinde taraflar hiçbir şey yapmadı. Yapılması için adım atılmadı.

 

Gösteriş toplantılarında alfabe kabul edildi.  29+5 diye. İlkokul çocuğuna da sorsanız 29+5 ten kaç tane alfabe çıkar?  Yahu biz “bir alfabe istiyoruz”. Dünyada hiçbir dilin iki alfabesi yoktur.Hiçbir dilin… Yalnız Türkçenin 30 dan fazla alfabesi vardır.

Dünyanın en ahmak milleti biz miyiz?  

Deminden beri anlattım. En akıllı devletlerini kuran millet biziz. Ama son elli, altmış yıldır en akılsız idare edilen devlet biziz. En ahmakça idare edilen devlet biziz. 40 tan fazla 30’dan fazla alfabe… İngilizlerin bir tek alfabesi vardır. Hindistan’daki İngilizce başkadır. Avustralya’daki, Kanada’daki, İngiltere’deki başka… Ama alfabesinin noktası bile değişmez.  Fransızca da aynı şekilde.  İtalyanca da aynı şekilde. Peki Türkçe? Zavallı Türkçenin 30 dan fazla alfabesi var. Latinceye geçtik. Yedi alfabe, yedisi de değişik. Yani 37 alfabemiz oldu. “Allah akıl fikir versin” demezler mi. Gülmezler mi?  Kim yaptı bunu? Biz yaptık. Türkiye’deki yöneticiler Türkiye’deki aydınlar yaptı.  Diğer sahalarda da yapmamız gereken yatırımları maalesef yapmadık.

 Mesela biz Osmanlı Devleti olarak yıkılırken Bakü’ye asker çıkardık, biliyorsunuz. Ve İngilizlerin oradaki petrollerimize el koymasını engelledik. Ermeni’lerin Azerbaycanlıları kesmesini engelledik. Yıkılırken yaptık bunu. Peki, Azerbaycan’la Ermenistan tutuştuğu zaman Türk ordusu neredeydi?  Yani 10 tane jet uçursa Ermenistan üzerinde, her şey dururdu. Kaldı ki Türk ordusu o zaman daha önce yapılan anlaşmalara göre hak sahibiydi. Nahcivan’a da saldırdılar çünkü Zengezur’a girebilirdi. Ve Zengezur’u delebilirdi. Bu toprağı delmek zorundayız.

Ne pahasına olursa olsun. Kılıçla demlemiyorsak parayla delmek zorundayız.

Yani Ermenistan’dan eni 500 m,  boyu 30 km olan bir yolu satın almak zorundayız.

 

                                                            30 Nisan 2006

                                                         Burdur, Türk ocağı.

(Öğretmenevi konferans salonu)

           

***

(1)“Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, özü bir, inancı bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır?  Manevi köprülerini sağlam tutarak.

 Dil bir köprüdür….İnanç bir köprüdür….Tarih bir köprüdür….”

            “…Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların (Dış Türklerin) bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli.. “29 Ekim 1933.   

                                                                                             Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

***

(2) İsmini örgütün ilk toplantısını yaptığı Çin’in en büyük kenti Şanghay’dan alan Şanghay İşbirliği Örgütü ya da Şanghay Altılısı, 1996 yılında kurulmuş bir uluslararası kuruluştur. Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın katılımıyla 1996 yılında Şanghay Beşlisi adıyla kurulan örgüt, 2001 yılında Özbekistan’ın katılımıyla Şanghay Altılısı adını almıştır. Hindistan, İran, Moğolistan ve Pakistan da Şanghay İşbirliği Örgütü’nde gözlemci statüsündedirler.

***

            Turan YAZGAN Hakkında:

             Isparta’nın Eğirdir ilçesinde 1938 yılında doğan Turan YAZGAN, ilk ve orta öğreniminin ardından 1959 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni tamamladı. İmar ve İskân Bakanlığı Bölge Planlama Daire Başkanlığı’nda ”İktisadi Araştırmacı” ve ”Bölge Plancısı” unvanlarıyla beş yıl görev yapan YAZGAN, 1963 yılında İtalya’ya, Güney İtalya Bölge Planlaması konusunda staj yapmak üzere gitti. 1966 yılında İktisat Fakültesi’ne asistan olarak girdi. 1967 yılında ”Şehirleşme Açısından Türkiye’de İş Gücünün Demografik ve Sosyo-Ekonomik Bünyesi” adlı tezle doktorasını tamamladı. 1971 yılında ”Gelir Dağılımı Açısından Sosyal Güvenlik” konulu tezi vererek doçent oldu. 1977 ve 1978 yıllarında Güneydoğu Anadolu Bölgesi Planının Genel Koordinatörlüğü görevini üstlendi. Bölgede yapılan araştırmaları müteakip ortaya çıkan yedi ciltlik Güneydoğu Anadolu Gelişme Planını, Başbakanlık Tarım ve Toprak Reformu Müsteşarlığı’na sundu. 1979 yılında İktisat Fakültesi profesörlüğüne yükseltildi. Üniversite senato üyeliği, üniversite yönetim kurulu üyeliği ve anabilim dalı başkanlığı yaptı. 2000 yılında istifa ederek, üniversiteden emekliye ayrılan Prof. Dr. Turan Yazgan, 1980 yılında kurduğu Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nın genel başkanlığını yürütüyordu. Evli olan Yazgan, üç çocuk babasıydı.

***

Kurucusu olduğu Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı resmi internet sitesinin notu

Prof. Dr. Turan YAZGAN 1938…

 
 

TÜRK DÜNYASI kavramını ilk kullanan,

TÜRK DÜNYASI ARAŞTIRMALARI VAKFI’nın kurucusu

Hayatını TÜRK DÜNYASI’na adayan

Son anına kadar TÜRK DÜNYASI için yaşayan, çalışan, düşünen

Yüreği TÜRK DÜNYASI, TÜRK DÜNYASI diye çarpan

Akıl, gönül ve dava adamı

TÜRK DÜNYASI’nın bilicisi

TÜRK DÜNYASI’nın boy boylayıcısı, soy soylayıcısı

TÜRK DÜNYASI’nın ad koyucusu, yaşayan son Korkut Atası

TÜRK DÜNYASI’nın aksakalı

GÜLEN Hanımefendi’nin sevgili eşi, KARAHAN, KORHAN ve KÖZHAN’ın babası,

 Hepimizin hocası,TURAN’ın yol göstericisi,Adı ile müsemma Prof. Dr. TURAN YAZGAN Hocamız Hakkın rahmetine yürümüştür.24 Kasım 2012 Cumartesi günü, İstanbul Üniversitesi Rektörlük Binasındaki tören saat 11:00’de, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı önündeki tören saat: 12:30’da yapılmış ve Fatih Camisi’nde ikindi namazına müteakip kılınan cenaze namazının ardından Kozlu Mezarlığı’ndaki aile kabristanında ebedi istirahatgâhına defnedilmiştir.

 

 

                Ruhu şad olsun.

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları