TÜRK’E DÖNÜŞ… – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______29 Nisan 2017_______

TÜRK’E DÖNÜŞ…

Sadi Somuncuoğlu
Paylaş:

Ülkemizde, Türk Milletinin ve devletinin temelleri dahil olmak üzere her şey tartışılıyor. Hem de ölçüsüzce… Tarihe malolmuş, neticeleri alınmış ne varsa günümüzün konusuymuş gibi öfke ve kinle tartışılıyor. 200 yıl önceye; bazıları da insaflı 100, 90, 70yıl önceye gidiyor. Miladı kendisiyle başlatıyor, 15 yılın “mucizelerinden” bahsediyor. Doğru-yanlış, ahlaklı-ahlaksız, dürüst-sahtekar,  helal-haram, vatansever-vatan haini, namuslu-namussuz, sadakat-ihanet gibi değerler birbirine karışmış vaziyette.  Hasılı tam bir keşmekeş içindeyiz. Toz dumandan ferman görülmüyor. Dünyada böyle başka bir ülke var mı? Bilmiyoruz, belki de vardır.

Bu tablo bize, Patrik Gregorius’un Rus Çarı Alekxandr’a yazdığı meşhur mektubu hatırlattı. 1821’de ihaneti sabit olup asılan Patrik mektubunda biz Türkler için şunları yazmaktadır: “Türkler zekidirler. Kendilerini; doğru yola sevk edecek liderleri olduğunda da daha da çalışkandırlar. Gayet kanaatkardırlar. Onların bütün meziyetleri: hatta kahramanlık ve bağlılık duyguları, geleneklerine olan bağlılıklarından ve ahlaklarının kuvvetinden gelir.

Türkleri yıkmak için: önce bağlılık duygularını kırmak ve manevi bağlarını parçalamak gerekir. Bunun da, en kısa yolu: milli ve manevi değerlerine uymayan, yabancı fikir ve davranışlara, onları alıştırmaktır.

Türkler; dış yardım kabul etmezler. Haysiyet duyguları, buna engeldir. Türk’ler mutlaka dış yardıma alıştırılmalıdırlar. Maneviyatları sarsıldığı gün; Türkleri kendilerinden şeklen çok kuvvetli, kalabalık ve güçlü kuvvetler önünde zafere götüren; asıl kudretleri sarsılacak ve o zaman Türkleri yıkmak, mümkün olabilecektir.

Bu nedenle; Osmanlı Devletini yıkmak için, yalnızca savaş meydanlarındaki zaferler yeterli değildir. Yapılacak iş, Türklere bir şey hissettirmeden, bünyelerindeki tahribatı tamamlamaktır.”

Tarih, kavga etmek için değil, ders almak için vardır. Günümüzün meselelerine çözüm ararken tarihteki tecrübelerden, elbette yararlanacağız. Günümüze ve yarınımıza bu açıdan bakacağız. Böyle olunca da, karşımıza, acil çözüm bekleyen, her biri devasa boyutta sorunlar çıkıyor. Sadece sıcak gündemden iki örnek verelim:

1)Referandum: Seçmen evet veya hayır diyecek, anayasa değişecek Türkiye’yi kurtaracaktık (!) Ama öyle olmadı, başımıza gelmedik kalmadı.  Zira, evet diyeceklere her yol açık, hayır diyeceklere kapalıydı. Kuvvet bende, ben ne yaparsam o doğru denildi. Göz göre göre; engelleme, hile, sahtecilik, yalan – dolan, haksızlık, hırsızlık, hukuksuzluk; iletişim araçları, maliyesi, hukuku, yetkisi ve siyasi gücüyle devleti kullanma vb. her şey vardı. Sonuçta kazanan, kaybeden kim veya kimler? Oldu? Herhalde kazanan olmadı. Çünkü meşruiyet tartışmaları aldı başını gitti, birbirimize girdik.

Bitmedi, üyesi olduğumuz AGİT ve AKPM devreye girdi, “olmaz” dedi ve yaptırımlar uygulanacağını açıkladı. Sırada, yargılama yetkisini 1987’den itibaren tanıdığımız Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) var. Dava, AYM ve  AİHM’e götürülür, Mahkeme, “referandum adil yapılmadı, kanun ihlali var” derse, ne olacak? Meşruiyet sorunu uluslararası boyut kazanıp kabul görmeyecektir. Bu arada Türkiye’de“ Mahkemelere yapılacak atamalar, Cumhurbaşkanının yetkileri ve diğer icraatları için meşru değil“ tavrı gösterilmeyecek mi? Böylece iç ve dış tartışmalar derinleşecek, Türkiye’nin temsili sorunu ortaya çıkabilecek; Ülkemiz içine kapanan, kuşatılıp yalnızlaştırılan bir ülke konumuna gelebilecektir. Adeta haçlıların tuzağına düşeceğiz.

Bu ciddi gelişmelere karşı Cumhurbaşkanının “tanımıyoruz” tavrı ile  Bahçeli’nin “MHP, hükümetin  Avrupa ile ilişkilerimizin her yönüyle değerlendirilmesi sonucunda alacağı kararları ve uygulayacağı tedbirleri bütünüyle destekleyecektir” şeklindeki açık çeki, çözüm olamaz.

2) Zarrab davası: New York Times gazetesi, Zarrab’ın avukatları Giuliani (eski New York Belediye Başkanı) ve Mukasey’in (eski Amerikan Adalet Bakanı) geçen ay Türkiye’ye giderek, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la görüştüklerini yazdı. Gazete, görüşmenin “ABD ulusal çıkarlarına uygun bazı anlaşmaların parçası olabileceği” görüşünü öne sürdü. Öte yandan Guiliani ve Mukasey, davadaki rollerine ilişkin verdikleri ifadede “Zarrab lehine çözersek, Ankara ABD ulusal çıkarlarını savunur” beyanında bulundu. Guiliani, ABD’nin ulusal güvenlik çıkarları nedeniyle iki ülkenin de davanın diplomatik çözülmesine yakın durduklarını belirtiyor. Mukasey de Zarrab davasındaki rolünü mahkemede, “ABD’nin ulusal güvenlik çıkarları doğrultusunda Türkiye ile bir uzlaşma sağlamak” olarak açıkladı.

 

Zarrab’ın, kimliği çok öneli bu iki avukatının Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesi, şantaj konusu olabilir mi? Görüşme için, “ABD’nin ulusal güvenlik çıkarları doğrultusunda uzlaşmadan” bahsedilmesinin anlamı nedir? Peki ABD’nin Türkiye ve bölgemizle ilgili ulusal çıkarları neler olabilir? Irak ve Suriye’nin bölünerek kurulacak “Kürt devleti”nin koridorla İskenderun’dan Akdeniz’e bağlanması; İran ile çatışmamız; Türkiye’de “çözüm süreci”nin başlatılması; Kıbrıs, Ege, Patrikhane ve Ermeni iddialarından başka ne olabilir?

 

Manzaramız böyle. Bu durumda; ihlasla Türk Milletine ve devletine dönmekten başka çıkış yolu yoktur.

 

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları