Türkiye “Rubikon’u Geçmek*” üzere mi? – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______5 Ekim 2018_______

Türkiye “Rubikon’u Geçmek*” üzere mi?

Fuat Yılmazer
Paylaş:

Türkiye "Rubikon'u geçti" mi?

5 Ekim 2018

“Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri varsa o yerde güneş batıyor demektir”

Ayrık Otu başlıklı yazımda Galip Erdem büyüğümüzün “Ayrık Otu ve Çınar” başlıklı yazısından örnek vererek Emperyalist güçlerin Türkiye üzerindeki emellerinden ve emellerine yanlış politika ile yardımcı olunduğundan bahsetmiş ve 2002’ye kadar olan bölümde geçenleri yazmıştım. 2002’den sonraki dönemi ise ayrı bir yazıda ele alacağımı belirtmiştim.

İşbu yazı 2002’den sonraki gelişmeleri konu almaktadır.

2002’den bu tarafa gelişen olayları ayrı bir yazı konusu yapmamın amacı Türkiye Cumhuriyeti siyasi tarihinde bir partinin kesintisiz 16 sene iktidarda kalmasıdır. Nitekim AKP 16 senedir kesintisiz iktidardadır. Cumhurbaşkanı ve Başbakan, Meclis Başkanı gibi devletin en ön sıraları onlara aittir.

Coğrafyası bir devletin, bir milletin kaderidir. Türkiye’nin üç tarafının denizlerle çevrili olması bir artı getiridir ama bunun bir başka karşılığı da, özelliklerinden dolayı düşmanlıkları üzerine çekme gerçeğidir.

Önemli bir coğrafyaya sahip olan milletler bu gerçeklerden haberdar olmalı ve her zaman uyanık olmalıdır.

Bu nedenle ülkelerini, hele Türkiye’yi yönetenler ve yönetmeye aday olanlar belli bir eğitimden geçtikten sonra ülke sorumluluğunu alma ehliyetine sahip olmalıdır.

Prof. İlber Ortaylı “Büyük devletlerin kadrolarının nerelerden yetiştirmesi gerektiği anlaşılıyor. Türkiye’de Tanzimat’ın padişahı ve devlet adamları bunu mülkiyeyi kurmakla gerçekleştirmişlerdi. Stalin de bu ihtiyacı hissetmiş ki İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında MGIMO (Moskova Uluslararası İlişkiler Devlet Enstitüsü- State İnstitute İnternational Relations) 1943’ten beri Rusya’yı ve Sovyetler Birliği’nin diğer ülkelerini idare edecek insanları yetiştirdi.”[1] Diyor.

Buradaki mânâ sadece bir okuldan mezuniyet olmak anlamında değildir. Ülkenin gerçeklerini ve dünyanın durumunu öğrenerek yetişmek ve devletinin ebed müddet olmasını temin etmektir.

Ülkenin gerçeklerine bilinçli olarak hâkim olunmaması ülkenin önemli sıkıntılara düşmesine neden olmaktadır.

Bu bilgileri verdikten sonra 2002 yılına yani AKP’nin iktidar olmasına zemin hazırlayan yıllara dönmekte yarar vardır.

1998-1999 krizi

1996 yılında Erbakan Hükümeti tarafından 7’inci 5 yıllık kalkınma planı hazırlandı. Bu dönemde Çiller’in gayretleriyle Gümrük Birliğine girildi. Gümrük Birliğine giriş ekonominin geleceğinde etkili oldu. Olanlardan sonra 1995 yılında %65,5 olan enflasyon 1996 yılı sonlarında %84,9’a yükseldi. Avrupa ülkeleriyle gümrüğün sıfır olması nedeniyle toplam harcamalar arttı.

Sonra Erbakan-Çiller Hükümeti yerine Mesut Yılmaz- Bülent Ecevit Hükümeti iş başına geldi. Türk Ticaret Bankasının özelleştirilmesi ihalesinde Başbakan Mesut Yılmaz’ın bilgisi dâhilinde mafya işe karışınca hükümet düşürüldü. Yerine seçime götürmek üzere Bülent Ecevit azınlık iktidarı kuruldu.

18 Nisan’da yapılan seçimler sonucu DSP-MHP-ANAP koalisyon iktidarı kuruldu. Bu iktidar zamanında iki büyük acı olay yaşandı. 17 Ağustos 1999’ da Marmara Bölgesinde 7,4 şiddetinde deprem meydana geldi. Ekonomiye olumsuz etkisi oldu. Kasım ayında Düzce’de meydana gelen 2. deprem ekonomiye yük getirdi. Ve bu olaylardan sonra ekonominin dengesi bozuldu ve esnaf, memur, işçi, köylü kısaca varlıklı olanlar hariç diğer kesimlerin hepsi de olumsuz etkilendi. Gecelik repo faizi %200’lere çıktı.

Bu kriz ülkeyi yaşanmaz noktalara taşıdı. Ekonomide önemli kararlar alındı, kemer sıkma politikası uygulandı halk daha fazla olumsuz etkilendi. Ekonomik kararlar ekonomiyi toparlama sürecine girmişken hiç beklenmeyen olaylar gelişti. MGK’ da Cumhurbaşkanı ve Başbakan arasında kitap fırlatma meselesi yüzünden ülke yine karıştı ekonomi çalkalanmaya başladı.

O tarihe kadar Türkiye basınında el üstünde tutulan önemli bir tenkide uğramayan, kollanan Ecevit birden kötü oldu ve herkes aleyhinde bulunmaya başladı. Bunların içinde “dava arkadaşlarım” dediği önemli isimler de vardı. Ecevit hasta diye hastaneye yatırıldı, canı ile ilgili endişeler pompalandı, ortalık karıştı, partisi bölündü.

Yeni hükümet kurulması gerekiyordu. Parlamento aritmetiği nedeniyle bütün yollar MHP’de toplanıyordu. Başbakanlığa en yakın aday MHP Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli idi. Herkes bu doğrultuda bir hükümet beklerken Bahçeli’den beklenmeyen bir açıklama geldi ve erken seçime gidilmesini istedi.

Seçim 3 Kasım 2002’de yapıldı ve %34,42 oyla 365 milletvekili çıkararak AKP çoğunlukla iktidar oldu. O tarihten bu tarihe kadar AKP iktidarı elinde bulundurmaktadır.

AKP iktidara gelirken “Üç Y” formülünden bahsediyorlardı. YOLSUZLUK-YOKSULLUK-YASAKLAR.

“Üç Y” formülü AKP’yi iktidara taşıyan en önemli vaatlerdi.

Bu “ÜÇ Y” formülünü de aklımızın bir kenarında tutun, başarılı olup olmadıklarına siz karar verin.

AKP iktidarı 16 yıl boyunca değişik icraatlar yaptı. Bunların içinde iyi yaptıkları da kötü yaptıkları da olduğu gibi normal gelişme gereği olan icraatlar da var.

Bir konuda yapılan her icraat herkes tarafından sevilecek veya kabul görecek değildir. İnsanların hepsi değerlendirmelerde objektif olmayabilir. Düşünceleri, iradeleri, inançları ve kabulleri doğrultusunda olaylara bakarlar.  Bu da normaldir. Çünkü her insan her konuda aynı düşünmez. Öyle olması insanların makineleşmesini getirir. Bundan da Allah korusun.

AKP iktidarının 2002’den 2018’e kadar olan icraatlarına bu mantıkla bakmak gerekir. Yazımız da bu çizgide olacaktır.

Değerlendirmelerde her ne kadar “Dış politika” ve “Güvenlik” konularına ağırlık vererek hareket edecek olsam da ekonomiden, sosyal ve kültürel olaylardan da kısa kısa bilgiler vermek gereğine inanıyorum.

AKP Hükümeti sıkı bir özelleştirme hamlesiyle işe başladı. Cumhuriyet döneminde elde edilen cümle yatırım, içinde Türk Telekom, Tüpraş, Petkim, Tekel gibi önemli stratejik kuruluşlarda dâhil olmak üzere hepsi satıldı. Özelleştirmeden 62 milyar dolar gelir elde edildi. Gelirin 23,5 milyar doları ile İMF’nin borcu kapatıldı. Geriye 38,5 milyar dolar kaldı. Şimdi ki durumumuz iç açıcı değildir. Ekonomik kriz içindeyiz.  O tarihten bu tarihe kadar devletin bütün gelirlerini toplayıp üzerine de özelleştirmeden kalan 38,5 milyar doları eklersen, şimdiki içinde bulunduğumuz krizin anlamı daha net ortaya çıkar.

Şimdi ise Hazine ve Maliye Bakanı’nın açıklamalarına göre maliyemiz Amerikan McKinsey şirketinin denetimine bırakıldı. Bu durumumuzun bir başka acı yönü.

Diğer yönüyle toplumda infial uyandıracak uygulamalar yapıldı. Bu da kamuoyu vicdanında derin yaralar bıraktı. Neydi bu yapılanlar; okullarda “Andımızın” okunması yasaklandı. Andımızda Türklük, doğruluk, çalışkanlık ve Atatürk’ten bahsediyordu. Kurumların isimleri önündeki Türkiye Cumhuriyetini simgeleyen T.C. harflerinin kullanılması engellendi. Atatürk ve Cumhuriyete ve cumhuriyet değerlerine bakış şaşılaştı. Türkiye içinde 36 etnik gruptan bahsederek Türklük de etnik bir grup olarak görüldü ve ayrıca bölünme tohumlarının da yeşermesi sağlandı.

Peygamber Ocağı diye bildiğimiz ve kabul ettiğimiz ordu içindeki milliyetçi, Atatürk çizgisinde olan personeline FETÖ çetelerince kumpas kuruldu buna iktidar da destek verdi ve ordu çok büyük yara aldı.

Cemaatler devletin içine sızdı başta FETÖ olmak üzere pek çoğu devletin köşebaşlarına yerleşti. Bunlardan sadece FETÖ devletin yönetiminde söz sahibi olmak isteyince AKP iktidarı ile arası açıldı mücadele ve kavga başladı. Bu kavga önce zamanın Başbakanı Erdoğan tarafında “ne istediniz de vermedik” serzenişine, sonradan da kalkışmaya kadar gitti.

Adalet, hukuk sistemi, ordu, Türklük, Atatürk tartışılır duruma geldi. Din, din tüccarlarının eline geçti, bunlar da iktidar tarafından korundu.

İlim ve bilim adamları değil, memleket sever aydınlar değil yağcılar ve yandaşlar korundu kollandı. Ahlaki yozlaşma ve sosyal bozulma nedeniyle yalan, dolandırıcılık, hırsızlık, cinayet, yolsuzluk gibi toplumun bünyesini kemiren hastalıklar arttı.

Daha üzüntü verici bir başka olay da “şahsi çıkar sağlamakla” suçlanan İktidarın 4 Bakanı adalet huzurunda yargılanması yerine, korunarak yargının işini yapması engellendi ve bu olay üzerlerinde bir yük olarak kaldı.

Dış Politika ve Güvenlik

AKP’nin dış politikası ve güvenlik politikası da hayli maceralıdır.

Zamanın Başbakanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan BOP’un (Büyük Ortadoğu Projesi) eş başkanı olduğunu açıklayarak icraatlarına başladı. Ortadoğu’daki devletlerin parçalanması, kontrol edilir duruma gelmesi ve İsrail’e kardeş yeni bir devlet kurdurarak İsrail’in rahatlaması ve kendilerinin de rahatça bu bölgede istediklerini yapması amaçlanıyordu.

2010 yılında Ortadoğu’da bu isteklerine kavuşmak için “Arap Baharı” adıyla bu bölgedeki devletlere demokrasi ve özgürlük getirme söylemli bir hareket başlattılar. Tunus’ta başlayıp Mısır ve Libya’da devam etti. Ve sonra Suriye’de karışıklık başladı. Bu bölgede şimdiye kadar on binlerce insan öldü, milyonlarca insan vatanından ayrılmak zorunda kaldı.

AKP iktidarı burada da hata yaptı, dış politikayı ülke çıkarları açısından düşünmeden sadece kendi düşüncelerine yakın diye yanlış tarafta yer aldılar. Orta Doğu ve Türkiye için önemli bir konuma sahip olan Mısır ve Suriye yönetimleri ile irtibat kurmadılar, kurmuyorlar.

Kıbrıs gibi milli meselemizde kurucu lider Türk Milliyetçisi Rauf Denktaş’a karşı Annan Planını savundular ve Annan Planına evet denilmesi çizgisinde Rauf Denktaş’a ve Türkiye’nin çıkarlarına ters olan politika takip ettiler.

FETÖ ile 10 yıllık bir yol arkadaşlığı, yönetim arkadaşlığı yaşadılar. Kardeş olarak gördükleri bu örgütle çıkarları çakışınca kavgalar başladı en son FETÖ kalkışması ile 248 vatandaşımızın hayatını kaybetmesi 2196 kişinin de yaralanmasıyla sonuçlandı.

Bir başka üzüntü verici hadise de 18 adamızın Yunanistan’ın kontrolüne geçmesine sessiz kalınmasıdır.

Unutulmayacak bir başka olay da devletin namusu sayılan Genelkurmay’daki kozmik odaya zorla bir hâkimin girdirilmesi ve devlet sırlarının ifşa olmasına sebep olunmasıdır. Çünkü Kozmik Odayı arayan hâkim daha sonra FETÖ’cü bir hain çıkmıştır. Basında kozmik odadan alınan bilgilerden sonra 800’den fazla görevli, vatan evladının şehit edildiği yer almıştır. Eğer doğru ise bu olayın vahametini, daha da artırmaktadır.

Bir başka büyük yanlış da 2012 yılında başlatılan bölücü Kürtlere karşı açılım politikasıdır. 1984 yılından bu tarafa devam eden binlerce sivil, asker, korucu vatandaşımızın hayatına kast edip şehit eden bölücü hainlere karşı yapılan bu politika da istedikleri gibi sonuçlanmamıştır.

Boş bir hayal uğruna bölücülerin rahat etmeleri sağlandı. 18 Nisan 2013 tarihinde İçişleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı arasında yapılan protokolle ve iller idaresi kanununda yapılan değişiklikle “Askerlerin operasyona çıkışı” Valilik iznine bağlandı. Valilerde uygulanan politika gereği izin vermekte cimri davrandılar. Bu konuda o kadar ileri gidildi ki teröristler dağdan getirtildi, Habur’da davullu zurnalı kahraman gibi karşılama yapıldı, ayaklarına seyyar mahkemeler kurduruldu ve devletin söylemesini istediği şeyleri söylemekte direnen teröristlerin ifadesi söylenmiş gibi alındı ve serbest bırakıldılar.

Açılım sürecinde Habur rezaleti, Oslo görüşmesi, İmralı’da ki cani ile kurulan bağlantı ve en son Dolmabahçe’de Hükümet temsilcileri ile terör yandaşları olan bir partinin görevlilerinin görüşme yapması bardağı taşıran damladır. Yine orada Allah Türk milletinin yanında olmuş ve teröristler bu anlaşmayı bozarak Türkiye’yi bölünmekten kurtarmışlardır.

Bunun böyle olacağını herkesin bilmesine rağmen bu politikanın uygulanması da cevaplanması gereken bir sorudur. Çünkü bu Türkiye’yi bölme, Kürt devleti kurdurma planı yüz yıllık bir projedir.

Orta Doğu ve Türkiye üzerinde araştırmaları ve planlarıyla ünlü, ABD’nin derinlerinden G. Fuller ve eski CIA Başkan Yardımcısı Henry Jak Barkey açılımın ilk kodlamasını yapanlardır. Amacı İsrail’in dünyada etkin bir güç olmasını sağlamaktır. Barkey ile Habertürk.com bir röportaj yaptı. Röportajın kısa bir bölümünü buraya alıyorum.

“S- Demokratik açılım projesi başlatılmasından bu yana bir yıldan fazla bir süre geçti. Bir açılım oldu mu sizce?

C- Açılımı niye yapıyorsun, çünkü ortada ciddi bir problem var. Tabi önce bunu konuşmak lazım, Başbakanın, İçişleri Bakanının önemli beyanları oldu. Söylem çok önemliydi. Şimdiye kadar dışlanmış bir topluluk vardı orada. Hor görülen, terörist diye bakılan, tam vatandaş sayılmayan bir topluluk. Sonra bir Başbakan kalktı “Ben sizin acınızı paylaşıyorum” dedi. Bu simgesel olarak önemli bir beyandı. Muhatap alındılar. Dolayısıyla bir heyecan doğdu. Ben o sırada bu işten bir dönüş olmadığını düşünüyordum. Sezar’ın Rubikon’u geçmesi yani “geri dönüşü olmayan noktayı geçmek” manasına geldiği kanaatindeyim.”

Hür bir ülkede, bir başka ülkenin eski de olsa istihbaratçısı nasıl içişlerine karışır ve cesaretle teröriste destek verir anlamakta zorlanmaktayım.

Bu sayılanlar olumsuzlukların bir kaçıdır. Bu sayı daha da fazlalaştırılabilir.

Bu iktidarın doğruları olmamış mıdır? Elbette vardır. Başörtüsünün serbest bırakılması ve konut yapımındaki gayretleri, şehirlerarası yol yapımındaki çabaları, Silah sanayiinde yeni yapılan bir kısmı da olsa yerli silah ve malzemeler, dünyada biz de varız gibi kendine güvenli hamleler sayılabilir.

Yazımın başında belirttiğim gibi devleti yönetecek kadrolar mutlaka sıkı bir eğitimden geçmelidir. Milleti ve dünya hakkında derinlemesine bilgi sahibi olmalı ayrıca daha önemlisi kendi milletine iman etmelidir. Yoksa aramıza çok ama çok ayrık otu yerleştirilir, Ahrarcılar da fazlaca çıkabilir.

* “Rubicon’u geçmek” deyimi, geri dönüşü olmayan noktadan ileri gitmek anlamında kullanılır ve Julius Caesar’ın MÖ: 49 yılında Lejyonu ile nehri geçmesine atıfta bulunur.

[1] İlber Ortaylı- Hürriyet Gazetesi- 25 Şubat 2018

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları