“UĞRAŞTA YENİCİ, BARIŞTA DÜZEN TUTUCULAR: TÜRK MİLLİYETÇİLERİ… *” – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

-
_______6 Ocak 2017_______

“UĞRAŞTA YENİCİ, BARIŞTA DÜZEN TUTUCULAR: TÜRK MİLLİYETÇİLERİ… *”

Hakan Paksoy
Paylaş:

Nerde o yiğitler ki gür / Sesleri ülkeyi bürür,

“Yürü!” dese dağlar yürür, / “Dur!” dese kalpler dururdu?

Benim, dedemle yan yana / Yazılı kalacak adım…

Yıldızların söneceği / Güne yıldızlar sakladım.

Arif Nihat Asya

 

İnsanlık tarihinin en önemli unsuru hatta başrol oyuncusu olan biz Türklerin devlet felsefesinde belirli aralıklarla kurultay toplanarak, milletin hayatına ait kararların ortak alınması geleneği, teamülü ya da kuralı vardır. Ancak bugün bu kural hiç işletilmez olmuş, özellikle de millet hayatının yönetilmesinin en önemli aracı olan siyasi partilerde, artık tek adam hegemonyası hâkim hale gelmiştir. Hâlbuki Türkiye’nin meseleleri bir kişinin omuzlarının taşıyamayacağı kadar büyümüştür.

Böyle bir dönemde, “küçük kurultay” da denebilecek bu kabil toplantılar çok büyük önem arz etmektedir.

Bu akşam burada Türk Milletinin dayanağı Türk milliyetçileri olarak toplandık. Gerek İstiklal Harbi gerekse ’80 öncesi yaşananlar gösterdi ki bu kuşak, bu inanç, bu inanmışlık: “uğraşta yenici, barışta düzen tutucu”dur.

Bugün yaşadıklarımıza bir bakacak olursak ilk olarak, Türk Milletinin egemenliğine yönelmiş olan tehdit karşımıza çıkmaktadır. Bu tehdit çok yakın tehlike halini almıştır.

Türk Milletinin egemenliğine yönelik tehdit, en son İstiklâl Harbinde defedilmiş, gücümüz ve varlığımız 24 Temmuz 1923’de Lozan’da Düvel-i Muazzama’ya tescil ettirilmiştir.

Lozan’ın sonucu: “Mütecanis, yeknesak bir vatan, … hakkı müdafaası mutlak, menabii [kaynakları] mebzul [pek çok] ve serbest bir vatan. Bu vatanın adı Türkiye’dir.”[1]

Ancak, bugün, Lozan’la kavga edenler Türk Milletinin istiklâlini tehlikeye düşürmüşler, bunu her fırsatta söylemekten de çekinmemektedirler.

***

Bir binanın statik projesi hazırlanırken, yapının ağırlık merkezi ile simetri merkezinin birbirine yakınlığı üzerine hesap yapılır. Bu iki merkez birbirine ne kadar yakın olursa, yapının depreme dayanıklılığı o kadar fazla olacak, uzaklaşmasıyla da dayanıklılığı o kadar azalacaktır.

Bunu devlete de uyarlayabiliriz. Bu durumda; devletin ağırlık merkezi milletin kendisi, simetri merkezi ise devletin yönetimidir.

Yani bir devleti yönetenlerin, yönettikleri devletin sahiplerinin millet tarifi ve anlayışı ile devlet felsefesi farklı olduğu takdirde, ağırlık merkezi ve simetri merkezi birbirinden oldukça uzak düşecektir.

Bu durumda sonuç tam da bugünkü gibi olur. Milletin tarihi ile ayrı düşerek, kendinden önce yaşananları yok sayarak yönetmek, Türk Milleti için 1923 yılında bitirilmiş olan tartışmalara 21. Yüzyılda geri dönmek nasıl izah edilebilir?

Peki, bu patinaj niye?

Bu sorunun cevabı için 2005 yılına uzanmak gerekir. Bu yılın sonunda, Şırnak Şemdinli’de bir kitapevine bomba atıldı. Ama gerçekte bomba Türk Devlet felsefesine atılmış gibidir. Sıradan bir adli vakada Türk Devletinin en üst düzey yetkililerine kadar uzanmaya çalışılan İddianame, çok önemli işaret fişeklerini içermektedir. III. Selim’den bu yana tarihi sorgulayan İddianamenin son kısmında;

“Bütün bu değerlendirmeler ışığında karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır.” Denilerek altı madde halinde hüküm kesilmektedir.

Bu altı maddenin 2. maddesi: “Temelde devlet denilen bürokratik aygıt ile seçilerek gelen hükümetler arasında bir gerilim mevcuttur. Bu gerilim zaman zaman gizli veya açık çatışmaya dönüşebilmektedir.”

  1. maddesi: “Devletin bekasını korumak ve temsil etmekle görevli olan bürokratik aygıt içerisine sızmalar olması halinde bürokrasinin kendisi devletin bekasını tehdit eder noktaya gelebilir.”
  2. maddesi: “Osmanlı’dan Cumhuriyete miras kalan ve Cumhuriyet’in ilanında da kabul edilerek devam ettirilen modernlik projesi Kürt milliyetçiliğinin ve siyasal İslam’ın devletin temel yaklaşımlarına hâkim olmasını temel tehdit unsurları olarak belirlemiştir. Bugün kimi çevrelere göre siyasetin gizli ajandası bu iki temel tehdidi içermektedir. (…) o halde devlet içerisinden kimi ideolojik gruplaşmanın çıkar çevreleri ile işbirliği içerisinde temel risk faktörü olarak gördükleri iktidara karşı tavır geliştirmesi beklenmeyen durum olmamalıdır.(…)

Manifesto niteliğindeki bu altı madenin sonuncusunda da: Devlete ve siyasi iktidara karşı yapılacak “(…) bu tür operasyonlar dünyada küreselleşen ancak dış tehdit unsurlarının amaçlarına hizmet eder. Bu operasyonların süratle deşifre edilmesi gerekmektedir. Üstelik bu tür olaylar uluslararası zeminde utanç tablosu olarak karşımıza çıkarılmakta ve ülkemiz tecrit edilmektedir.”

Denilmektedir. Şemdinli İddianamesi bir ibret vesikası olarak arşivlerde yerini almıştır. Merak edenlerin hemen ulaşabileceği bir belgedir.

Bu iddianame ile; “modernlik projesi” adı altında Türk Devlet Felsefesinin yargılandığı apaçık ortadadır ve bu kavga Türk Kimliğine karşı verilmektedir.

Ne acıdır ki 2005’den bu yana yazılanların aynısı yazanlar tarafından yapılmış ve bugün Türkiye gerek içeride gerekse dışarıda, hazan rüzgârı karşısındaki bir yaprak gibi savrulmaktadır.

***

Türk Milletinin karşı karşıya bulunduğu hususların bir kısmını kısaca özetleyecek olursak:

  • Cumhuriyet tarihinde uğruna savaşa girdiğimiz tek millî mesele olan Kıbrıs için 12 Ocak 2017’de, İsviçre’de beşli denilmekle birlikte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyelerinin de katılacağı (ne alakaysa) bir toplantı yapılacağı açıklanmıştır. Bu toplantıda garantörlüğün kalkacağı dolayısıyla Türk Askerinin Kıbrıs’tan çekileceği yazılmaktadır. Bu hiç kimse tarafından yalanlanmamıştır.
  • Ege’deki Türk mülkü olan adalara çekilmiş olan Yunan bayrağı gözümüze sokulmuş vaziyettedir ve hiçbir yetkili bu durumu ağzına bile almamaktadır.
  • Suriye ve Irak politikaları ortadadır.
  • Cennet Vatanımızın farklı köşelerinde bombalar patlamakta, her defasında onlarca can kaybı yaşanmaktadır.
  • Kahraman Askerlerimiz sınır ötesinde Vatan müdafaası yapmaktadır.
  • Habur çadır mahkemelerini kurduran, Oslo görüşmelerine ve İmralı Mutabakatına zemin oluşturan ve en son Dolmabahçe Açıklamalarını yaptıran; anlayış, düşünce ve özellikle “ideolojik kesin inançlılık”tan vazgeçildiğine dair herhangi bir emare görülmemektedir.
  • Hatta; bir mecburiyetmiş gibi gösterilerek Türk milliyetçilerinin ikna edilmeye çalışıldığı anayasa değişiklikleri ile çok ama çok tehlikeli sulara yelken açılmaktadır.

Bu durum karşısında…

Peki, Türk Milliyetçilerinin çok büyük kısmı için malum olan bu konular bizi ürkütebilir, yıldırabilir ya da korkutabilir mi?

Hayır, bin kere yüz bin kere hayır…

Bakın büyük şair Mehmet Emin Yurdakul Bey, İzmir’in Yunanistan tarafından işgali üzerine düzenlenmiş olan Sultanahmet Mitinglerinin birinde ne diyor:

“Demir ve ateş, kardeşler bunlarla hiçbir vatan ve milletin öldüğünü işitmedim. Şerefli bir tarih ve medeniyete, sağlam bir fazilet ve ahlaka, zengin bir şiire ve edebiyata, dinî ve millî ananelere, millî ve vatanî hatıralara malik olan bir milletin mahvolduğunu tarih göstermiyor.”

Türk Milletinin büyük evladı, fikir adamı Ziya Gökalp, Malta’dan sürgünden yazdıklarında;

“Felaket içinde ah vah etmek Türk’e yakışmaz.

Bizim saadet ve felaketimiz, milletimizin saadet ve felaketine bağlıdır.

Yaşamak için, evvela insanın bir mefkûresi olmalı! Mefkûre tükenmez vecdlerin, ümitlerin membaıdır. Mefkûreler, millî felaketler zamanında doğar. Bugün Türklerin en ziyade mefkûreli olacakları zamandır.”

Diye seslenmektedir.

Büyük vatansever, yiğit Türk kadını Halide Edip Hanım (Adıvar), 23 Mayıs 1919’daki ilk büyük Sultanahmet Mitinginde:

“Fatihlerin, Yavuzların, Kanunîlerin ülkesi istiklâlsiz kalamaz. Birbirimize ellerimizi uzatalım. Tek bir hedefe, yalnız Türk istiklâl ve hürriyeti gayesine doğru yürüyelim. Vatan behemehâl kurtulacaktır. Milyonlarca kahraman evladının omuzlarında yaşayan aziz ve mübarek Vatan, bu eşsiz ve sayısız evlatlarınla övün. Sahibi bulunduğun ateşli, mefkûreli Türk gençliği senin fedakâr koruyucularındır.

Bu eşsiz kahramanların gölgesinde sen, ebediyyen payidâr olacaksın.

Şeklinde haykırır ve ardından o büyük kalabalığa yemin ettirir;

“Türkiye’nin istiklâl ve hayat hakkını alacağı güne kadar hiçbir korku, hiçbir meşakkat önünden kaçmayacağız. 700 senelik tarihin ağlatan minareleri önünde yemin ediniz.”

Son sözler “Türk’ün unutulmuş yüksek medeniyeti bir gün, gelişen dünyada bir güneş gibi parlayacaktır” diyen ve TBMM’nde “Kayseri’ye taşınalım” teklifine sert bir şekilde;

“Asker Mustafa Kemal mavzerini eline alır, fişeklerini göğsüne dizer, bir eline de bayrağı alır, bu şekilde Elmadağı’na çıkar, orada tek kurşunum kalana kadar vatanı müdafaa ederim. Kurşunlarım bitince bu aciz vücudumu bayrağıma sarar, düşman kurşunlarıyla yaralanır, temiz kanımı, kutsal bayrağıma içire içire tek başıma can veririm. Ben buna and içtim.”

Sözleriyle karşı çıkan 20. Yüzyılın Bilge Kağanı, büyük dahi Atatürk’e aittir:

 “Bir gün ressamlar Türk’ün simasını unutuverirlerse, bir yıldırım yapıversinler.”

Bunu gerek Türkiye’de gerekse dünyada kimse ama hiç kimse aklından çıkarmamalıdır.


* Bu satırlar Konya’da, Ahde Vefa Turan Birliği Derneği tarafından 23 Aralık 2016 tarihinde düzenlenmiş olan “78’liler Buluşuyor…” toplantısında yapmak üzere hazırladığım konuşma metnidir. “Günün meselelerini konuşmak üzere toplanıyoruz” mealinde yapılan davet üzerine bu hazırlık yapılmış olmakla birlikte geçmişi yâd etmek üzerine güzel bir toplantı gerçekleşmiştir. Dolayısıyla bu konuşma yapılamamıştır.

 

[1] İsmet İnönü, Lozan Antlaşmasının TBMM’ne Sunuş Konuşmasından,

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları