UYUTMA VE ALDATMA SİYASETİ – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

-
_______4 Mart 2017_______

UYUTMA VE ALDATMA SİYASETİ

Sadi Somuncuoğlu
Paylaş:

Bu siyaset Özallı yıllarda başlamıştı. Esası, gerçekleri Türk Milletinden ve devletinden gizlemeye dayanıyordu. Bunun için yapacaklarınızın tam tersini güçlü bir şekilde söylemeniz gerekiyordu. Bilinen iki örneği hatırlatalım. Özal’ın yakınlarından Ekrem Pakdemirli şöyle diyor; IMF heyeti ile görüşüyorduk. Verecekleri kredinin şartlarını saydılar. Özal sonuna kadar dinledi ve “Bunları siz bize değil, biz size söylemiş, siz de kabul etmiş olacaksınız” dedi. Anlaşma sağlandı, açıklama böyle yapıldı. Halk da, IMF bizim şartlarımızı kabul etti sandı. Meşhur, “Çekiç güç” meselesi de aynen böyleydi. Birinci Körfez savaşından sonra 1991’de Türkiye ABD’den istemiş, ABD de kabul etmişti. Buna göre, ABD Silopi’ye getireceği kara ve İncirlik’teki hava gücü ile Irak’ın giremeyeceği bir güvenli bölge (36. paralelin kuzeyi) oluşturacaktı.  Türk Milleti gerçeği bilmesin diye 36. Paralel söylemi de bir aldatmacaydı.  Zira Barzani ve Talabani aşiretlerini içine alan bir grafik eğrisi vardı, ama coğrafyadaki gibi düz bir çizgi varmış gibi gösterildi. Nitekim paralelin dışında kalan Süleymaniye içeride, paralelin içinde kalan Musul dışarıda tutuldu. Maalesef  bu gerçek uzun yıllar fark edilemedi, bu günün Türkiye dostu gibi gösterilen “Irak Kürt Bölgesel Yönetimi, (IKBY)”’nin temelleri böylece atılmış oldu.

Aynı siyaseti 2003’den sonra çok gördük. Meselâ; Erdoğan diyor ki: Ey Kılıçdaroğlu, ey Bahçeli, bizim masaya oturduğumuzu söylüyorsanız, bu iddianızı siz ispatlayın… yoksa müfterisiniz….  4 kez bunlarla bir araya oturduğumuzu söyleme şerefsizliğini yapanlar, bu alçakça iftirada bulunanlar, bunun hesabını her yerde verecekledir. Biz bu güne kadar, AK Parti hükümeti olarak terör örgütü ile hiçbir zaman masaya oturmadık, hiçbir zaman da oturmayacağız. Yüksek sesle yapılan bu “güçlü yalanlamadan” sonra devreye Arınç girerek, “Biz teröristle, örgütle pazarlık yapacak namussuz ve ahlaksızlardan değiliz” şeklinde konuşuyor.

Başbakan ve Yardımcısı “terör örgüyle görüşmedik ve görüşmeyeceğiz” diyor, ama su yüzüne çıkan gerçekler tersini söylüyor. Erdoğan’ın “iftihar etmek gerekir” dediği  “Habur rezaleti”,  5’inci Oslo pazarlıkları ve İmralı’da, “devlet heyeti”nin 5 defa giderek teröristbaşı ile vardığı mutabakat basına sızdı. Buna karşı Erdoğan;  “Biz İmralı olsun, Oslo olsun bu görüşmeleri, çok açık, net, bu adımları da attık. Oslo’da olacaksa Oslo’yla bunu yapalım. MİT Müsteşarı Emre bey zamanından itibaren başlattık görüşmeyi. Sonra Hakan bey geldi, Hakan beyle de aynı şekilde devam ettik.”

Bugün, 2002’de dibe vuran PKK terörünün ülkeyi kan gölüne çevirmesi, Irak ve Suriye’den kuşatması, Türk Milletinden ve devletinden gizlenen siyasetin sonucu değilse nedir? Yine IKBY  flamasının, sanki bağımsız devletmiş gibi hava alanımızda  ve Başbakanlıktaki resmi görüşmelerde göndere çekilmesi nasıl bir hesabın sonucudur? Sevr’e atıfta bulunarak hak iddiasına kalkışan, haritalarında topraklarımızın  bir kısmını kendilerine aitmiş gibi gösterme cüretinde bulunan; Kerkük, Musul ve Telafer gibi Türkmen şehirlerine silahla el koyan, elinde Türkmen kanı bulunan; ABD, İngiliz ve İsrail maşası saldırgan Barzani’nin BOP çerçevesinde görevlerinin ne olduğu belli değil mi? Son olarak da, ileri sürüldüğü gibi Barzani’den bir kısım vatandaşımızın referandumda “EVET” demesi için destek istenmişse, bu tehlikeli bir tutumdur. Zira, Barzani’nin vatandaşlarımız üzerinde tasarruf  yetkisinin ve  içişlerimize karışma hakkının tanınması anlamına gelir ki, asla kabul edilemez. Bütün bunlara rağmen Barzani’yi Türkiye’nin dostuymuş gibi göstermeye çalışmak, bir de mali yardımda bulunmak, Türk Milletini aldatmak olmuyor mu?

Kıbrıs ve Ege adalarına dair siyaset de bundan çok farklı değildir.

Simdi de MHP’nin “EVET” için belirlediği 17 maddenin önemlilerine açıklık getirelim:

-Anayasanın ilk dört maddesi ile kimliğimizi belirleyen maddeleri şöyle değişiyor:

– Eğer yüksek yargı üyelerinin tamamını tek adam ve çoğunluğa sahip Partisi belirliyorsa hukuk devletinden,

-Seçimle gelen tek adamın görevde bulunamadığı zamanda, ülkeyi atamayla belirlenen başkan yardımcıları ve başkan sekreterleri yönetiyorsa, aralarında millete karşı sorumlu olan tek kişi yoksa demokrasiden,

-Meclis çalışmalarının %80’ni teşkil eden kanunları (KHK) tek adam yapıyorsa, Mecliste ekseriyete sahip partinin başı da tek adam ise, istemediği kanun teklifleri de yapılamayacağı ve temsil yetkisini kaybeden meclis sebebiyle parlamenter rejimden,

-Tek adam, KHK ile devlet kurumlarını kurabiliyor, etnik kimliğe sahip eyalet/özerk yönetimler oluşturabiliyorsa, milli ve üniter devletten,

-Eğer tek adam tek başına; milli güvenlik siyasetini belirliyor,  TBMM’yi feshediyor, devlet bütçesini hazırlıyor, KHK çıkarıyor, OHAL ilan ediyor, savaşa karar verebiliyor; Irak, Suriye ve Türkiye’de federasyon istiyorsa; Milletim Türk, dinim İslâm demek yerine, millet-i İbrahim’denim diyebiliyorsa, sığınmacılara Arapça eğitim yaptırıyorsa, Türk Milletinin kurucusu ve sahibi olduğu egemenlikten bahsedilemez. Ancak keyfilikten, çok ortaklı (Irak modeli gibi) egemenliğin bölüşülmesiyle iç savaşı kaçınılmaz kılan bir yapıdan bahsedilebilir.

Arkadaşlar, bağırıp çağırmayı, ona buna hakaret etmeyi bırakın; abesle uğraşmayın, kiminle EVET ortaklığı yaptığınıza bakın, evinize dönün.

 

Paylaş:

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları